Bölüm 8: KİRLİ PARA
Deponun boğucu havası, her seferinde olduğu gibi ciğerlerini yakıyordu Yağmur'un. Ancak bu gece, haftalardır süren bir gerginlik daha ağır basıyordu üzerinde. Kral lakaplı dövüşçü, son birkaç maçtır giderek artan bir cüretkarlıkla yanaşıyordu ona. İlk başlarda laf atmalar, sözde şakalar şeklindeydi. Yağmur, aldırmaz bir tavır takınarak, işini yapıp gitmeye çalışıyordu. Ama Kral, bu umursamazlığın onu daha da cezbettiğini düşünüyor olmalıydı.
O gece, Kral'ın maçından önceki küçük çaplı bir dövüşte, bir dövüşçünün burun kanamasını tedavi ediyordu. Yağmur, başı önünde, dikkatle tampon uygularken, ensesinde pis bir sıcaklık hissetti. Kral, arkadaşlarıyla gülüşerek yanına gelmiş, ona fazlasıyla yakın duruyordu.
"Vay canına, doktor hanım işinde çok ciddi," diye sırıttı, sesi yapışkan ve iticiydi. "Bu kadar güzel eller kanla uğraşmasın. Bana gelsin, ben onları daha güzel şeylerle meşgul edeyim."
Yağmur, hiç tepki vermedi. Sadece işine odaklandı, yutkundu. İçi gıcırdayarak geriliyordu. Diğer dövüşçüler kahkahalarla gülüyordu.
Kral, cesaretini artırarak, elini Yağmur'un omzuna atmaya çalıştı. "Duymadın mı güzelim? Sana söylüyorum. Bu pis işi bırak. Benimle takılsana. Hayatında görmediğin parayı görürsün."
O anda, birkaç metre ötede, knuçlarını saran Ali, olan biteni izliyordu. Gözleri, Kral'ın Yağmur'un omzuna uzanan elinde odaklanmıştı. Çenesi o kadar sıkılmıştı ki, kasları seğiriyordu. İçinde ilkel bir öfke kaynıyordu. Her seferinde biraz daha ileri gidiyordu bu şerefsiz. Ama müdahale etmek, dikkat çekmek, Yağmur'u daha da hedef haline getirebilirdi. Dişlerini sıktı, içinden bir şeyler mırıldanarak uzaklaştı. Sinirini maça saklamalıydı.
Nihayet, onların maçı anons edildi. Kral, ringe çıkarken bile Yağmur'a anlamlı, iğrenç bir bakış attı. Ali ise kafese adımını atarken, gözlerinde buz gibi bir intikam hırsı vardı. Bu, sadece bir dövüş değil, onurunun temizleneceği bir sahne olacaktı.
Zil çaldı. Ali, o gece bir fırtına gibi esiyordu. Her yumruğu, Kral'ın Yağmur'a söylediği her pis sözün cevabı gibiydi. Hızlı, teknik ve acımasızdı. Kral, Ali'nin bu ölümcül ciddiyeti karşısında şaşkına dönmüştü. Savunma yapmakta zorlanıyor, Ali'nin jab'ları yüzünü parçalıyordu.
İkinci raundun ortasında, Ali, Kral'ı iyice köşeye sıkıştırmıştı. Seyirci çılgına dönmüştü. Kral, çaresizce, "Ne oldu boksör? Aklına baban mı geldi? Ona layık evlat olamazsın sen!" diye hırladı, umutsuzca Ali'yi provoke etmeye çalışarak.
Ama bu sefer Ali tuzağa düşmedi. Sadece gözlerindeki buzullar biraz daha derinleşti. Gardını açan Kral'ın çenesine, kusursuz bir şekilde zamanlanmış, tüm gücünü koyduğu bir sağ yumruk indirdi.
ŞAK!
Ses, depoda yankılandı. Kral'ın gözleri devrildi, vücudu lastik gibi sallandı ve olduğu yere yığıldı. Nakavt!
Seyirci ayaktaydı. Ali, nefes nefese, rakibinin baygın bedenine baktı. İçindeki öfke hâlâ dinmemişti. Yardımcılar Kral'ı kafesten çıkarırken, Ali de dışarı adım attı. Gözleri hemen Yağmur'u aradı. Onun, ilk yardım çantasıyla Kral'a doğru ilerlediğini gördü.
O an, bir şey Ali'nin içinde koptu. O pis herifin yaralarına dokunmasını, ona yardım etmesini istemiyordu. Hiç düşünmeden, Yağmur'a doğru yürüdü ve kolundan sertçe tuttu.
"Gel," diye gürledi, sesi öfke ve bir o kadar da başka bir duyguyla boğuk çıkmıştı.
Yağmur, şaşkınlıkla döndü. "Ne yapıyorsun? Bırak beni! İşimi yapmam lazım!"
"O herife dokunmana gerek yok! Bırak başkaları halletsin," diye çıkıştı Ali, onu kalabalığın içinden çekmeye başlayarak.
Yağmur, direndi. "Bırak dedim! Ben doktorum! O benim hastam! Ayrıca o işe ihtiyacım var, unuttun mu?" Mecburiyetini yüzüne vurması, içindeki acıyı daha da artırmıştı.
Bu sözler, Ali'de yanlış anlaşıldı. Onun sadece para için orada olduğunu, hiçbir şeyi umursamadığını düşündü. Gözleri hiddetle parlarken, cebinden, az önce kazandığı maçın parasıyla dolu kalın zarfı çıkardı ve Yağmur'un göğsüne doğru sertçe fırlattı.
"Al o zaman! İşte paran! Bu kadar yetmez mi?! Al ve çık git bu lanet yerden! O herifin yanına gitmene gerek yok!"
Zarf, Yağmur'un göğsüne çarpıp yere düştü. Yağmur, bir an donakaldı. Gözlerinde önce şaşkınlık, sonra derin bir hayal kırıklığı ve nihayetinde kör bir öfke belirdi. Yüzü bembeyaz olmuştu. Yere eğilip zarfi aldı ve tekrar Ali'ye doğru fırlattı, bu sefer daha bir hışımla.
"Sen beni ne zannediyorsun?" diye bağırdı, sesi titreyerek. "Bir… bir fahişe mi? Senin kirli parana ihtiyacım yok! Ben burada, kendi emeğimin, mesleğimin karşılığını alıyorum! Senin gibi para için dövüşmüyorum! Senin gibi onurumu satmıyorum!"
Her kelime, Ali'ye bir bıçak gibi saplanıyordu. "Onurumu satmıyorum" sözü, onu en hassas yerinden vurmuştu. Şaşkınlık ve pişmanlık içinde, Yağmur'un arkasından bakakaldı.
Yağmur, arkasını döndü ve dimdik yürüyerek deponun arka tarafına, Kral'ın baygın yattığı odaya girdi. Gözlerinden yaşlar boşanmak üzereydi, ama onları tuttu. Odaya girdiğinde, yüzünde profesyonel bir maske takmıştı. Kral'ın yaralarını temizlerken, elleri titriyordu. Ali'nin ona zarfla para fırlatışı, Kral'ın tüm tacizlerinden daha çok incitmişti onu.
Dışarıda ise Ali, yerdeki parayı topladı. Yağmur'un sözleri kafasında yankılanıyordu. Kirli para. Onurumu satmıyorum. Haklı mıydı? Belki de evet. Ama onu korumak istemişti sadece. İçi allak bulluk olmuştu.
O gece, iki kişi de aynı çatı altında, ayrı odalarda, birbirlerine söyledikleri o acımasız sözlerle uykuya daldı. Aralarındaki buzul çatlağı, bir uçuruma dönüşmüştü. Ve bu uçurumu kimin, nasıl kapatacağı ise belirsizdi.
ÇATIDAKİ SIRLAR
Üniversite kampüsünün kalabalık merkez avlusunda, kafası alacağı kitaplarla dolu, bir sonraki dersine yetişmeye çalışan Kaan, gözünü bir anlığına kaldırdığında tanıdık bir siluet gördü. Kumral saçları güneşte ışıldayan, sırtında beyaz bir doktor önlüğü olan İpek, bir grup arkadaşıyla sohbet ediyordu. İçinde anlamsız bir sevinçle, yönünü değiştirip ona doğru yürüdü.
"İpek?"
İpek, sesin geldiği yöne döndü. Kaan'ı görünce şaşırdı, ardından yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi. "Vay, ufaklık! Sen de bu okulda mıydın? Seni daha önce hiç görmemiştim buralarda."
"Ufaklık" lafı Kaan'ın kaşlarını hafifçe çatmasına neden oldu. Kendini ispatlama ihtiyacı hissetti. "Merhaba İpek. Normalde İstanbul'daydım. Bu dönem yatay geçiş yapıp ailemin yanına döndüm."
İpek'in gözlerinde bir anlık anlayış ve şefkat parladı. "İyi yapmışsın," dedi samimiyetle. "Aile her şeyden önemli. Hem, bu kampüsün de kendine has bir güzelliği var." Sonra, enerjik bir tavırla Kaan'ın koluna girdi. "Gel o zaman! Ablan seni kampüsün en güzel, en gizli yerine götürsün. Yeni öğrenci turlarından ben sorumluyum!"
Kaan, İpek'in bu ani samimiyeti ve "ablan" lafı karşısında biraz şaşırdı ama itiraz etmedi. Onun koluna girmiş olması, içini garip bir sıcaklıkla doldurmuştu. İpek, onu kampüsün arka taraflarına, bakımsız görünen, eski taş binalardan birine götürdü. "Korkma, güvenli yer," diye güldü, karanlık bir koridordan ve tahta bir merdivenden çıkarak onu binanın çatı katına çıkardı.
Çatıya çıktıkları anda, Kaan'ın nefesi kesildi. Burası, kampüsün ve şehrin bir kısmını panoramik bir şekilde gören büyüleyici bir yerdi. Terk edilmiş sandalyeler, eski bir masa ve saksıda solmuş çiçekler vardı. Güneş, ufukta batmaya hazırlanıyor ve gökyüzünü turuncu ve mor tonlara boyuyordu. Her yer sessiz ve huzurluydu.
"Vay canına," diye fısıldadı Kaan, gerçekten etkilenmişti. "Burası... inanılmaz."
"Değil mi?" diye sevindi İpek, bir sandalyeye kuruldu. "Burası benim gizli kaçamak noktam. Kimse bilmez."
Kaan da yanına oturdu. İpek'in bu samimiyeti ve sıcaklığı, onu rahatlatmıştı. İstanbul'daki o prestijli, ama soğuk ve rekabetçi ortamdan sonra, buradaki üniversiteye hiç ısınamamıştı. İnsanlar, neden böyle bir okulu bırakıp geldiğini sordukça, kendini anormal hissetmeye başlamıştı. Ama İpek'in yanında, tüm bu baskılar eriyor gibiydi. Onun enerjisi, samimiyeti, onu olduğu gibi kabul etmiş gibiydi. İçinde, ona karşı anlam veremediği, giderek büyüyen bir hayranlık ve çekim hissetmeye başladı.
"Gerçekten iyi yapmışım gelmekle," dedi, düşünceli bir şekilde. "Burayı hiç sevmemiştim aslında. Herkes bana tuhaf tuhaf bakıyor."
"Boş ver onları," dedi İpek, dalgın dalgın ufku izlerken. "Önemli olan senin nerede mutlu olduğun." Sonra, ona döndü. "Peki, neden geldin gerçekten? Sadece ailen için mi?"
Kaan, bir an tereddüt etti. Sonra, güvenle içini döktü. "Aslında... babam eski bir milli boksördü. Abim, onun izinden gitti. Çok iyi bir boksördü. Ama... bir maçta şike skandalı oldu. Abim jüriye yumruk attı ve lisansı sonsuza dek yandı." Sesinde bir hüzün vardı. "Ben hukuk okuyorum ki, onun lisansını, itibarını geri alabileyim. Davasını ben takip edeceğim."
İpek'in gözleri açıldı. "Demek abin bu yüzden o kadar gergin ve içine kapanık görünüyor," diye mırıldandı. Sonra, düşünceli bir ifadeyle ekledi: "Yağmur'a da biraz kaba davranıyormuş. Sakın söyleme, ama Yağmur çok üzülüyor. Onun da hikayesi var. En iyi arkadaşı ve sevgilisi onu birlikte aldattılar. Evinden, hayatından oldu. Abin biraz daha kibar davransa keşke arkadaşıma."
Kaan, başını salladı. "Abimi anlamak zor. Çok acı çekti. Ama senin dediğin gibi, kibar olmayı hak ediyor herkes. Yağmur'la konuşurum."
İkisi de bir süre manzarayı izleyip sessiz kaldılar. Bu paylaşım, aralarında görünmez bir bağ oluşturmuştu. Kaan, İpek'in yanında kendini anlaşılmış ve değerli hissediyordu. İpek ise Kaan'ın olgunluğundan ve ailesine bağlılığından etkilenmişti.
İpek, aniden saatine baktı. "Ooo! Geç kaldım! Nöbetim var, kaçıyorum!" diye atıldı ayağa. Koşarak merdivenlere yöneldi ve arkasına bakarak, "Görüşürüz ufaklık! Sakın burayı başkalarına söyleme!" diye seslendi.
Kaan, onun arkasından bakakaldı. "Ufaklık" lafı bu sefer canını acıtmamıştı. Hatta, İpek'in ona taktığı bir sevgi ifadesi gibi gelmişti. Çatıda yalnız kalmıştı, ama içi dopdoluydu. İpek'in enerjisi, güzelliği, samimiyeti... Hepsi aklına kazınmıştı.
O an, kafasında bir karar şekillendi. Bu güzel, enerjik, hayat dolu kızı ne yapıp edip kendine aşık etmeliydi. "Ufaklık" mı? Hayır. Öyle değil. Onu, bir erkek olarak görmesini sağlamalıydı. Zorlu bir mücadele olacaktı, ama Kaan, bir kere kafaya koyduğunu yapmak konusunda azimliydi. Tıpkı hukuk fakültesini kazanmak ya da abisinin davasını üstlenmek gibi, bu da onun bir sonraki büyük hedefi olacaktı. Ve bu hedef, diğerlerinden çok daha tatlı görünüyordu.