Bölüm 7: BEKLENMEDİK KARŞILAŞMALAR
Hastanenin yoğun bakım ünitesindeki fluoresan ışıklar, o gün Yağmur'a her zamankinden daha acımasız ve soğuk görünüyordu. Nöbeti boyunca bir gerilim içindeydi, çünkü biliyordu. Nöbet listesini defalarca kontrol etmiş, o gün Emre ve Banu'nun olmadığından emin olmuştu. Demek ki kendi aralarında değişim yapmışlardı. Amacı belliydi: Onu rahatsız etmek, pişkinliklerini yüzüne vurmak.
Ve sonunda oldu. Koridorda, hasta dosyalarını incelerken, tanıdık bir kahkaha duydu. Donakaldı. Başını çevirmemek için direndi ama insanın en zayıf anında ettiği yanlışlıkla, tam onların olduğu yana baktı.
Emre ve Banu, birkaç metre ötede, bir hemşire masasının yanında ayaküstü sohbet ediyorlardı. Banu, Emre'nin koluna girmiş, ona doğru yaslanıyor, her fırsatta dudaklarını ısırıyordu. Emre ise biraz gergin görünüyordu, etrafa göz atıyordu. Gözleri Yağmur'unkilerle buluştuğunda, yüzünde ani bir şok ve suçluluk ifadesi belirdi. Hemen bakışlarını kaçırdı.
Banu, Emre'nin bu halini fark etti ve Yağmur'u gördü. Yüzünde, zafer dolu, acımasız bir gülümseme belirdi. Yağmur'a doğru bir adım attı.
"Yağmur! Canım, sen misin? Çok özlemişiz! Neden hep kaçıyorsun bizden?" diye yapmacık bir sevinçle seslendi.
Yağmur'un midesi bulandı. Yüzü bembeyaz olmuştu. Başından kaynar sular dökülmüş gibiydi. Hiçbir şey söylemeden, arkasını döndü ve koridorun diğer ucuna doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Arkasından Banu'nun, "Ama Yağmur, bekle! Emre'nin seninle konuşmak istediği bir şey var!" diyen alaycı sesi geliyordu.
O günün geri kalanı bir işkenceye dönüştü. Banu, her fırsatta, her hasta vizitinde, her molada Emre'ye yapışıyor, onu öpüyor, ona sarılıyor, Yağmur'a nispet yaparcasına davranıyordu. Emre ise sürekli kaçamak bakışlarla Yağmur'u arıyor, onunla göz göze gelmemeye çalışıyordu. Bir ara yaklaşıp, "Yağmur, lütfen, bir dakikanı alabilir miyim? Özür dilemek istiyorum," demişti.
Yağmur, ona buz gibi bir bakış attı. "Benim seninle konuşacak hiçbir şeyim yok, Emre. Lütfen beni rahatsız etme," demişti ve oradan uzaklaşmıştı. Ama her kelime, içini bir bıçak gibi kesiyordu.
Daha fazla dayanamadı. Mola saatinde, sınıftan iki arkadaşını aradı. Sesinin titrediğini biliyordu ama umursamıyordu. "Lütfen," dedi, "bugünkü nöbetimle yer değiştirebilir misin? Hatta bir gün daha fazla nöbet tutarım, fark etmez. Sadece buradan uzaklaşmam lazım."
Neyse ki arkadaşları kabul etti. Yağmur, formalarını değiştirirken, gözyaşlarına boğulmak üzereydi. Oradan, o zehirli ortamdan, en hızlı şekilde uzaklaştı. Taksiye bindiği an, arkasına yaslandı ve gözlerini kapattı. İhanetin, pişkinliğin ve yalnızlığın ağırlığı, tüm benliğini sarmıştı. Öyle bir öfke ve üzüntü içindeydi ki, evde Ali'nin olabileceği ihtimalini tamamen unutmuştu.
Eve geldiğinde, anahtarı öfkeyle çevirdi ve içeri daldı. Kapıyı hızla çekti, sırtını dayadı ve derin bir nefes almak istedi. Tam o sırada, salondan bir ses geldi ve bir hareketlilik oldu.
"Kim o?"
Ali'nin sesiydi. Ve tam karşısında, salondan banyoya açılan koridorda duruyordu. Üzerinde sadece beline sardığı ince bir havlu vardı. Vücudu, duştan yeni çıkmış gibi nemli ve parlaktı. Islak, koyu renk saçları alnına yapışmıştı. Geniş omuzları, güçlü göğsü, karın kasları ve kollarındaki her bir kas, o anki şaşkınlıkla daha da belirginleşmişti. Havlu, kalçalarının üzerinde gevşekçe duruyor, onu izleyen herkeste bir sonraki hareketin ne olacağına dair içgüdüsel bir gerilim yaratıyordu.
Yağmur, donup kaldı. Nefesi kesilmişti. Gözleri, Ali'nin çıplak vücudunda geziniyor, o mükemmel fiziksel gücü ve erkekliği karşısında içini garip bir sıcaklık kaplıyordu. Kısa bir an için, tüm hastanedeki yaşadığı stres, öfke ve üzüntü, yerini şaşkınlık ve... hayranlığa bırakmıştı. O kadar yakışıklıydı ki...
Ali de aynı şekilde şok olmuştu. Yüzünde bir anlık panik belirdi. "Yağmur! Ben... duştan yeni çıkmıştım. Kimse yoktu... seni beklemiyordum..." diye kekeledi.
Yağmur, yüzünün kızardığını hissederek kendine geldi. Hemen başını çevirdi, gözlerini yere dikti. Kalbi, göğsünde bir çekiç gibi vuruyordu. "Özür dilerim! Ben... ben odama geçiyorum!" diye mırıldandı ve hiç durmadan, salondan geçip kendi odasının kapısına yöneldi. Ali'nin vücudunun görüntüsü, zihnine kazınmıştı.
Odasına girip kapıyı kapattı, sırtını dayadı. Nefes nefese kalmıştı. Tanrım, o da neydi? diye düşündü. Emre'den yeni çıkmış, ihanete uğramıştı. Erkeklere olan güveni paramparça olmuşken, neden böyle hissediyordu? "Sadece şok oldum, hepsi bu," diye fısıldadı kendi kendine.
Salonda ise Ali, hızlıca giyinmişti. Yüzü hâlâ sıcaktı. Yağmur'un içeri girdiği andaki yüz ifadesi aklına geldi. Gözleri kocaman açılmış, yüzü solmuş, ama bir an için... hayranlıkla mı bakmıştı? Sonra, onun yüzündeki o derin üzüntüyü fark etti. Gözlerinin altı morarmıştı, yüzünde bir bitkinlik vardı. Kötü bir gün geçirmişti belli ki.
İçinde garip bir koruma içgüdüsü uyandı. Ona bir şey sormak, bir kahve teklif etmek istedi. Belki konuşmak iyi gelirdi. Kapısına doğru birkaç adım attı. Eli, kapıyı çalmak üzereyken durdu. Ne yapıyorsun? diye düşündü. O, senin kiracın. Sen ise kafeslerde dövüşen, hayatı mahvolmuş bir adamsın. Onun hayatına daha fazla karmaşa sokmaya hakkın yok. Eli yumruk oldu ve yavaşça indirdi. Odasına çekildi.
Ertesi sabah, Yağmur uyandığında ev sessizdi. Salona çıktığında, masanın üzerinde duran bir not gördü. Ali'nin düzgün, ama bir o kadar da kararlı el yazısıyla yazılmıştı:
"Yağmur, her şey için teşekkür ederim. Kendi evime geçiyorum. Anneme ve Kaan'a iş kazası olduğunu söylerim, sıkıntı çıkmaz. İyi ol."
Notu elinde tuttu, okudu. İçinde beklenmedik bir boşluk hissetti. O sabah onunla karşılaşmayı, belki garip bir kahvaltı yapmayı, belki de hiç konuşmasalar bile aynı evin içinde olmayı bekliyordu. Bu ani ayrılık, onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Neden? Kendine kızdı. Zaten yeni bir ilişkiden çıkmıştı. Erkeklere olan güveni yerle bir olmuştu. Kalbini bir başkasına, hele ki Ali gibi tehlikeli ve kapalı bir adama açmak, intihardan farksızdı. Bu hisler sadece yalnızlığının ve kırgınlığının bir yansıması olmalıydı.
Ama yine de, o notu katlayıp cebine koydu. Ve o gün, Ali'nin boşalttığı küçük asistan odasında, onun kokusunun sinmiş olabileceği yastığa başını koyduğunda, için için onu özleyeceğini biliyordu. İki kırık kalp, yollarını ayırmıştı, ama birbirlerinde bıraktıkları izler, sanılandan çok daha derindi.
YENİDEN BAŞLANGIÇ
Yağmur'un telefonda sesinin titrediğini duyan İpek, içi rahat etmemişti. Arkadaşının o pişkin çift yüzünden hastaneden erken ayrıldığını ve eve kapandığını öğrenir öğrenmez, hemen arabasına atladı. Belki de birlikte bir film açar, bol bol dedikodu yaparak onun moralini düzeltmeye çalışabilirdi. Yağmur'un yeni evinin bahçe kapısının önüne arabasını park etti. Çantasını alıp, bahçe kapısını iterek içeri girdi.
Tam o sırada, içeriden evin ana kapısı açıldı ve hızlı adımlarla, başı önünde, telefonuyla meşgul bir şekilde Kaan dışarı çıktı. İkisi, bahçenin dar yolunda tam kapıda burun buruna geldiler. Çarpışmamak için son anda durdular.
Kaan, başını kaldırdı. Gözlerine inanamadı. Karşısında, bir hafta önce neredeyse ezdiği, ehliyetini tartıştığı o kumral, dalgın kız duruyordu. Yüzünde şaşkınlık ve hafif bir sinirle karışık bir ifade belirdi.
"Sen!" diye çıkıştı, neredeyse içgüdüsel olarak. "Ehliyeti kasaptan alan kız! Burada ne arıyorsun? Arabayı bu sefer bahçeye mi sokacaksın?"
İpek de aynı şekilde şok olmuştu, ama Kaan'ın bu kaba tavrı hemen içindeki savunma mekanizmasını harekete geçirdi. Kaşlarını çatarak karşılık verdi: "Sen de özürden ve halden anlamayan kaba herifsin! Ne işin var burada? Yoksa beni mi takip ediyorsun?" İçinden, bu kadar yakışıklı bir adamın neden bu kadar huysuz olduğuna hayıflanmadan edemedi.
Kaan, küçümser bir ifadeyle başını iki yana salladı. "Ne münasebet! Takip etmek? Burası benim evim! Ben burada yaşıyorum! Soruyu ben sormak istiyordum aslında, sen ne arıyorsun burada?"
"Benim evim" sözü, İpek'in kafasında bir şimşek gibi çaktı. Yüzündeki öfke ifadesi, yerini tam bir şaşkınlığa bıraktı. Gözleri faltaşı gibi açıldı. "Ne? Nasıl yani? Burası... senin evin mi? Ama... ama Yağmur burada kalıyor!"
Kaan, İpek'in şaşkınlığını görünce biraz sakinleşti. Durumun komikliğini fark etmişti. "Evet," dedi, tonu biraz yumuşayarak. "Yağmur bizim kiracımız. Çatı katında kalıyor. Ben de aile evinde kalıyorum." Eliyle arkasındaki evi işaret etti.
İpek, eliyle alnına vurdu. "Ah, tabi ya! Yağmur bana ev sahibi oğlundan bahsetmişti! Ama ismini söylememişti. Demek o kaba herif sendin!" Lafı ağzından çıkar çıkmaz, biraz utandı. "Şey... yani..."
Bir anlık sessizlik oldu. İki taraf da bir hafta önceki gergin tanışmayı ve şimdiki garip durumu zihinlerinde işliyordu. İpek, buzları kırmak için ilk adımı attı. Derin bir nefes alıp, küçük bir gülümsemeyle konuştu:
"Bak, bu çok komik ve garip bir durum. Görünüşe göre bundan sonra sık sık karşılaşacağız. En iyisi mi, her şeyi baştan, düzgünce halletmeye ne dersin? Sil baştan?"
Kaan da onaylar gibi başını salladı, yüzündeki sert ifade neredeyse tamamen yumuşamıştı. İpek'in bu kadar direkt ve olgun davranması hoşuna gitmişti.
İpek, elini uzattı. "Ben İpek. Tıp fakültesi son sınıf öğrencisiyim. Ve Yağmur'un en yakın arkadaşıyım. Tanıştığımıza memnun oldum." Bu seferki "memnun oldum"da, ilk karşılaşmadaki gerginlik yoktu, samimi bir niyet vardı.
Kaan, uzanan eli tuttu. Elinin sıcaklığı ve kararlı tokalaşması, İpek'e güven verdi. "Ben Kaan. Hukuk fakültesinde üçüncü sınıf öğrencisiyim. Ve bu hikayede," diye hafifçe gülümseyerek, "Yağmur'un ev sahibi oluyorum galiba. Tanıştığımıza ben de memnun oldum, İpek."
Elleri birkaç saniye daha birbirine değdi. İpek, Kaan'ın yakından daha da etkileyici olduğunu fark etti. Gözlerinin içi ışıldıyor, gülümsediğinde yanaklarında beliren gamzeler onu olduğundan daha genç gösteriyordu. Tanrım, diye geçirdi içinden, gerçekten çok yakışıklı. Ne yazık ki benden küçük ve biraz çocuk gibi.
İpek, kendinden küçük erkeklerden hiç hoşlanmazdı. Onları olgunlaşmamış ve "kardeş" kategorisinde görürdü. Kaan'ı da hemen o kategoriye yerleştirdi. Bu, onunla rahat etmesini sağladı. Çekici bulsa bile, bunun sadece yüzeysel bir fiziksel çekim olduğuna kendini ikna etti.
"Peki," dedi İpek, elini çekerek. "Ben şimdi Yağmur'u görmeye gidiyorum. Sanırım biraz moral bozuk."
Kaan, başıyla onayladı. "Benim de derse yetişmem lazım. Görüşürüz o zaman, İpek."
"Görüşürüz, Kaan."
İpek, çatı katına çıkan merdivenlere doğru ilerlerken, Kaan da bahçe kapısına yöneldi. Tam kapıdan çıkacakken, durdu ve arkasına, İpek'e baktı. Onun kendinden emin adımlarına, saçlarının omuzlarına dökülüşüne baktı. İçini garip bir sıcaklık kapladı. Çok güzel bir kız, diye düşündü. Ve oldukça olgun. Aradaki yaş farkını düşününce içi bir an burkuldu. Acaba o da aynı şeyi düşünüyor muydu?
İpek ise merdivenleri çıkarken, içinden geçirdi: Yağmur haklıymış, ev sahibinin oğlu fena halde yakışıklı. Ama neyse ki benden küçük. Tam bir kardeş tipi. Aramızda sadece dostane bir ilişki olacak, bu kesin.
İkisi de, o andan itibaren hayatlarının kesişeceğinden, bu "kardeşçe" ve "dostane" başlangıcın, beklenmedik ve tutkulu bir hikayeye dönüşeceğinden habersizdi. Bahçedeki o kısa karşılaşma, daha büyük bir dansın sadece ilk adımıydı.