6

1016 Kelimeler
Bölüm 6: ÖFKENİN VE ŞEFAKATİN DANSI Haftanın o lanet günü gelip çatmıştı. Yağmur, siyah spor ayakkabılarını bağlarken elleri titriyordu. Kalbi, göğsünde deli gibi atıyordu. O karanlık, pis kokulu depoya, o vahşet arenasına tekrar gidecekti. İçi bir kez daha korku ve iğrenmeyle doluydu. Ama bu sefer, içinde garip bir çekim de vardı. Ali oradaydı. Onu görecekti. Aynı çatı altında bir hafta geçirmelerine rağmen, Ali ondan ustaca kaçınmıştı. Sanki bir hayalet gibiydi; sabah çok erken çıkıyor, gece çok geç geliyor, bahçe gibi ortak alanlara Yağmur'un olmadığı zamanlarda bulunuyordu. Bu durum, Yağmur'u hem rahatlatıyor hem de daha çok meraklandırıyordu. O kaba, tehlikeli dış kabuğunun altında ne vardı? Depoya girdiğinde, her şey bir hafta önceki gibiydi. Aynı boğucu hava, aynı çılgın kalabalık, aynı kan ve ter kokusu. Cihan onu görünce başıyla onayladı ve ilk yardım köşesine yönlendirdi. İlk iki dövüş kanlı ve vahşi geçti. Yağmur, bir dövüşçünün kırık burnuna, diğerinin yırtık kulağına müdahale etti. Elleri hâlâ titriyordu ama bir hafta öncesine göre daha kontrollüydü. Tıp eğitiminin disiplini, yavaş yavaş korkusunun önüne geçiyordu. Ancak dikkatinin bir kısmı hep kapıdaydı. Ali'yi bekliyordu. Sonunda, anons yapıldı. "Ve şimdi... Geçen haftanın şok maçının rövanşı! 'Kral', intikam peşinde! Karşısında ise, onu ilk kez yenen isim: 'Demir Yumruk'!" Seyirci çılgına döndü. İlk önce Kral, kafese girdi. Yüzünde, geçen haftanın dikiş izleri hâlâ belliydi ve gözlerinde saf bir nefret vardı. Etrafa meydan okuyarak yürüyor, seyircileri kışkırtıyordu. Ardından Ali girdi. Yağmur onu bu ışıklar altında ilk kez görüyordu. Kasları gergin, yüzü ifadesiz, gözleri ise yine o uzak, fırtınalı derinlikteydi. Ama Yağmur, onun normalden daha gergin olduğunu hissedebiliyordu. Omuzları daha dik, knuçları daha sıkıydı. Zil çaldı. İlk raund başladı. Ali, bir makine gibi soğukkanlı ve teknikti. Kral'ın saldırılarını zarifçe savuşturuyor, isabetli jab'larıyla onu yıpratıyordu. Her yumruğu, ölçülü ve öldürücü bir niyet taşıyor gibiydi. Yağmur, nefesini tutmuş, onun bu atletik zarafetini izliyordu. Bu, gördüğü diğer vahşi dövüşlerden çok farklıydı. Burada bir sanat vardı. İkinci raund da benzer şekilde geçti. Ali açık ara öndeydi. Kral, öfkeden deliye dönmüştü. Yüzü kan revan içindeydi. Tam raundun bitimine birkaç saniye kala, iki dövüşçü kilitlendiği bir an oldu. Kral, Ali'nin kulağına doğru eğildi. Sesini, gürültüye rağmen duyulacak kadar yükseltti. Yüzünde iğrenç, sırıtan bir ifade vardı. "Boksör babandan da mı öğrendin bu kaçak dövüşleri, he? Yoksa o da senin gibi bir şerefsiz miydi? ALS'den kıvranırken de böyle mi dönüyordu yatakta, senin gibi bir piç yüzünden?" O an, Ali'nin gözlerindeki tüm odak, tüm disiplin bir saniyede buharlaştı. Yerini, katıksız, kör bir öfke aldı. Babası... Onun kutsalıydı. O anda aklına her şey geldi: Babasının yüzündeki gurur, hastalığın onu eritmesi, son nefesi... Kral'ın zehirli sözleri, bir bıçak gibi onun en savunmasız yerine saplanmıştı. "BABAMI PİS OYUNLARINA ALET ETME!" diye kükredi. Tüm teknikini, tüm stratejisini unuttu. Gardını tamamen açtı ve tüm gücüyle, Kral'ın yüzüne savuramayacağı kör bir yumruk savurdu. Bu, bir boksörün yumruğu değil, incinmiş bir çocuğun isyanıydı. Kral tam da bunu bekliyordu. Soğukkanlılığını korudu. Ali'nin gardını açtığı o saliseler içinde, Ali'nin çenesine mükemmel bir karşı yumruk indirdi. ŞAK! Ses, salonu inletmişti. Ali'nin gözleri faltaşı gibi açıldı. Bacakları tutuldu. Gözlerinin feri söndü ve ağır çekimdeymiş gibi, olduğu yere yığıldı. Yere çarptığında, toz bulutları kalktı. Nakavt olmuştu. Seyirci bir an sessiz oldu, sonra karmaşık bir uğultu yükseldi. Yağmur'un kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. İçgüdüsel olarak ileri atıldı. Cihan ve yardımcıları, Ali'yi baygın halde kafesten çıkarıp arka taraftaki kirli, beton odalardan birine taşıdılar. Yağmur, çantasını kapıp peşlerinden gitti. Ali, bir masanın üzerine yatırılmıştı. Yüzü solgundu. Kaşının üzerinde derin bir yarık vardı ve kan, gözünün üzerinden aşağıya sızıyordu. Yağmur, hiç vakit kaybetmeden işe koyuldu. Önce nabzını, solunumunu kontrol etti. Güçlüydü. Sadece sersemlemişti. Elleri titremesine rağmen, antiseptik solüsyonla yarayı temizlemeye başladı. Kanı silerken, Ali'nin yüz hatlarını, o sert çizgileri yakından görüyordu. Baygın halde bile, yüzünde bir gerginlik vardı. Dikiş setini hazırlarken, Ali inledi. Gözleri aralandı. Bulanık görüntüde, birinin üzerine eğildiğini fark etti. İçgüdüsel olarak, o belirsiz şekle uzandı ve bileğini sıkıca kavradı. Gücü azalmamıştı. Yağmur'u kendine doğru çekti. Yağmur, bir çığlık attı. "Bırak! Benim! Yağmur!" Ali'nin gözleri odaklandı. Onu tanıdı. Gözlerindeki şaşkınlık, yerini tanıma ve ardından acıyla karışık bir öfkeye bıraktı. Kafesde olanları hatırlamaya başlamıştı. "O... o şerefsizi... öldüreceğim," diye hırladı, sesi boğuk ve acı doluydu. Yağmur'un bileğini sıkmaya devam ediyordu. Acı, Yağmur'un yüzünden okunuyordu. "Bırak! Canımı acıtıyorsun!" diye seslendi, sesi tizleşmiş ve acı doluydu. O çığlık, Ali'yi gerçeğe getirdi. Hemen elini çekti, bir an için suçlulukla Yağmur'un bileğindeki kırmızı izlere baktı. "Kusura... kusura bakma," diye mırıldandı, başını yastığa geri bırakarak. "Önemli değil," dedi Yağmur, yutkunarak. "Ringde bayıldın. Kaşın patlamış. Dikiş atmalıyım. Sakin dur." Ali, gözlerini kapattı ve bir an için sırtüstü yattı. Yağmur, iğneyi eline aldı. Bu sefer daha sakindi. Lokal anestezik sürdü ve dikişe başladı. İğne, deriye her girdiğinde, Ali'nin kasları geriliyor, ama ses çıkarmıyordu. Odada sadece ikisinin nefes sesleri ve dışarıdan gelen gürültü vardı. Bu yakınlık, tuhaf bir şekilde samimiydi. Yağmur, onun acısını hissediyor, Ali ise onun şefkatli dokunuşuna tahammül ediyordu. Pansuman bittiğinde, Ali doğruldu. Başı hâlâ dönüyordu. "Teşekkürler," diye mırıldandı. "Bu halde eve gitmemelisin," dedi Yağmur, cesaretini toplayarak. "Annen ve Kaan endişelenir. Soru sorarlar." Ali, acı bir şekilde gülümsedi. "Haklısın. Ama gidecek başka yerim yok." Bir an düşündü Yağmur. Sonra, belki de o anki şefkat duygusunun etkisiyle, belki de onunla daha fazla vakit geçirme isteğiyle, teklif etti: "Ben... ben iki gün nöbetçiyim hastanede olacağım. Evim boş İstiyorsan kalabilirsin. Hem, iki gün boyunca sana verdiğim kremi düzenli sürersen, yaran daha çabucak iyileşir anlaşılmaz ne dersin?" Ali, ona şaşkınlıkla baktı. Neden bu kız ona yardım ediyordu? Ona korkunç davranmıştı. Ama reddedecek gücü yoktu. Ve dürüst olmak gerekirse, gitmek istemiyordu. Sadece başını salladı. "Tamam." Yol boyunca hiç konuşmadılar. Takside, aralarında bir kol mesafesi vardı. Yağmur, camdan dışarıyı izliyor, Ali ise gözleri kapalı, başı cama dayalı bir şekilde dinleniyordu. Eve vardıklarında, Yağmur sessizce içeri girip birkaç kişisel eşyasını ve Ali için temiz bir yastık, battaniye ayarladı. Ali girişte bekliyordu. Yağmur çıkarken, tam kapıdan çıkacakken, Ali arkasından seslendi. "Yağmur." Yağmur döndü. Ali, yüzündeki yara bandı ve morluklarla, gözlerinde nadir görülen bir yumuşama vardı. "Teşekkür ederim. Gerçekten." Yağmur, kalbi hızlı hızlı atarak, sadece gülümsedi. "Önemli değil. İki gün sonra görüşürüz." Ve oradan ayrıldı. Arkasında, onun hayatına beklenmedik bir şekilde giren bu yaralı, kırık adamı bırakarak. İkisi de, bu iki günün her şeyi değiştirebileceğinin henüz farkında değillerdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE