5

1309 Kelimeler
Bölüm 5: İÇTEKİ FIRTINALAR Ali, Yağmur'un gözlerinden süzülen o ilk yaşı gördüğü an, içindeki öfke duvarı aniden çatladı. O yaşlar, pırıl pırıl ve savunmasızdı; tıpkı o gece kafesin kenarında gördüğü o masum, korku dolu bakışları gibi. Ve sonra o çığlık: "Para için oradaydım!" Kelimeler, bir bıçak gibi onun önyargılarını delip geçti. Bu bir oyun değildi. Bu kız bir casus değildi. O da tıpkı kendisi gibi, hayatın acımasız darbeleriyle savrulmuş, dibe vurmuş ve o karanlık yere mecburiyetten sürüklenmişti. Yüzündeki öfkeli ifade eridi, yerini derin bir şaşkınlık ve ardından da ezici bir suçluluk aldı. Onu korkutmuştu. Üzerine yürümüş, bağırmış, tehdit etmişti. Oysa o, sadece hayatta kalmaya çalışıyordu. Kendi yaptığı gibi. Gözleri, Yağmur'un titreyen dudaklarına, hızlı hızlı inip kalkan göğsüne kaydı. Aralarındaki birkaç santimlik mesafe anında dayanılmaz bir hal aldı. Bu yakınlık, artık bir tehdit değil, utanç verici bir ihlaldi. Geri çekildi. Sanki onun acısından, kırılganlığından yanmak istemiyormuş gibi. "Özür dilerim," diye mırıldandı, sesi bir önceki gürlemesinden o kadar farklıydı ki, kendi sesine yabancılaşmıştı. Sert, gururlu duruşu çökmüştü. Omuzları hafifçe öne eğikti. "Ben... ben yanlış anlamışım." Yağmur, gözlerini kocaman açmış, nefesini tutmuş, bu ani değişimi anlamaya çalışıyordu. Gözyaşları yanaklarında kurumaya başlamıştı. Ali, başını çevirdi, ona bakmaya daha fazla dayanamadı. Kapıya doğru döndü. Eli tokmağına giderken, duraksadı. Sırtı dönük, alçak ama net bir sesle konuştu. Sözler, odanın ağır havasında asılı kaldı. "Annem... benim o lanet dövüşleri yaptığımdan haberdar değil. Bunu kimseye, özellikle de ona söylemeyeceksin. Aramızda kalacak. Anlaşıldı mı?" Soru, bir ricadan çok, son bir uyarı gibiydi, ama altında yatan korku ve çaresizlik hissediliyordu. Annesinin hayal kırıklığını, üzüntüsünü taşıyamazdı. Bu, onun son onuruydu. Yağmur, sadece başını sallayabildi, boğazı düğümlenmişti. "Anlaşıldı," diye fısıldadı. Ali, başını hafifçe salladı, kapıyı açtı ve hiç arkaya bakmadan, hızlı adımlarla merdivenlerden aşağı indi. Çıkışı, gelişi kadar gürültülü olmamıştı. Sessizce, bir hayalet gibi kaybolup gitmişti. Yağmur, arkasından kapıyı kilitleyip sırtını dayadı. Bacakları tutmuyordu ve yavaşça aşağıya, zemine kaydı. Kalbi, göğsünde deli gibi atıyordu. Odayı, Ali'nin varlığının ardında bıraktığı sert, erkek kokusu -ter, toprak ve hafif bir tuvalet kolonyası karışımı- hâlâ sarıyordu. Elleri titriyordu. Az önce yaşadığı korkunun yerini, şimdi garip bir boşluk ve şaşkınlık almıştı. O adam... Muhammed Ali... bir girdap gibiydi. Bir an öfkeden deliye dönüyor, bir sonraki an ise gözlerinde şimşek çakarken, bir anda sönüveriyor ve derin bir kederle doluyordu. Ona yakın olduğu o birkaç saniye, tüm bedenini elektrikle doldurmuştu. İri yapısı, geniş omuzları, sıkı çenesi ve o fırtınalı gözleri... Yakından bakınca, yüzündeki küçük yara izleri, kırık burnu bile onun tehlikeli çekiciliğine bir şeyler katıyordu. "Hayvan herif," diye mırıldandı yarı hışımla, yarı hayranlıkla. "Kaba, vahşi, ama... çok yakışıklı." Aklına, onu duvara sıkıştırdığı an geldi. O sıcak nefes, o kaslı göğsünün her inip kalkışı... Yanağına, o an hissettiği ürpertiyi hatırlayarak dokundu. Sonra kendine kızdı. Ne düşünüyordu ki? O adam tehlikeliydi. Hem de her anlamda. Ayağa kalktı, kendine bir bardak soğuk su aldı. Pencereden, aşağıdaki bahçeye ve Ali'nin içine girdiği eve baktı. O evde, onun annesi ve kardeşi vardı. O kaba dev, onların yanında nasıl biriydi acaba? İçinde, onun hakkında daha fazla şey öğrenmek için garip bir merak uyandı. Ama aynı zamanda da korkuyordu. Bu, hiç bitmeyecek karmaşık bir ilişkiye doğru sürükleniyordu. Aşağıda, kendi odasına çekilen Ali, doğruca lavaboya yöneldi. Buz gibi suyu yüzüne çarptı. Aynada kendine baktı. Gözlerinin içindeki öfke yerini derin bir yorgunluğa bırakmıştı. Yağmur'un korku dolu, cam gibi mavi gözleri aklına geldi. O gözler, o gece kafesin ışıklarında nasıl da parlıyordu. Ve az önce, yaşlarla nasıl ıslanmışlardı. Ona saldırmıştı. Bir kadına, zor durumdaki birine... Babası, oğlunun bir kadını korkuttuğunu duysa, kemiklerinin sızlayacağını düşündü. İçi sızladı. O, babasının öğrettiği centilmenlikten, onurdan bu kadar uzaklaşmıştı. Yatağına uzandı. Tavana bakarak düşündü. Yağmur'u düşündü. O sarı saçları... O gece, o kirli ortamda bile nasıl altın gibi parlıyordu. Yüzünün güzel, masum hatları... Korktuğunda kaşlarının hafifçe çatılması... Ve o dudakları... Titrerken bile nasıl güzel duruyorlardı. Bu düşünceler onu rahatsız etti. Niye umursuyordu ki? O sadece geçici bir kiracıydı. Ve o, onun dünyasına ait olamayacak kadar kırıktı, karanlıktı. Ama içinde, onun o kırılgan halini korumak, bir daha asla o gözlerde korku görmemek için garip bir içgüdü uyanıyordu. Bu, ringde rakibini korumakla aynı şey değildi. Bu, çok daha farklı, çok daha kişisel bir histi. Aynı anda, üst kattaki Yağmur da yatağında, tavanı seyrediyordu. Ali'yi düşünüyordu. O tehlikeli görünümünün altında, annesini koruma içgüdüsü ve sonraki pişmanlığı... Bu, onun sadece kaba bir vahşi olmadığını gösteriyordu. Belki de o da, tıpkı kendisi gibi, hayat tarafından yaralanmıştı. Belki de o gözlerdeki fırtına, içindeki bir acıyı yansıtıyordu. "Allah'ım" diye fısıldadı yastığının içine. "Ne oluyor bana?" İki kat aşağıda, Ali gözlerini kapattı. Görüntü, Yağmur'un ağlayan yüzüydü. "Affet beni," diye fısıldadı karanlığa. İki kırık ruh, aynı çatının altında, birbirlerinden habersiz, aynı yıldızları sayarcasına aynı tavana bakarak uykuya daldılar. Aralarında sadece birkaç tahta ve sıva vardı, ama araya giren mesafe, hissettikleri karmakarışık duygular kadar derin ve karmaşıktı. O gece, rüyaları birbirine karışmıştı; biri öfke ve pişmanlıkla, diğeri ise korku ve yeni filizlenen, tanımlayamadığı bir çekimle... Ve ev, onların içindeki bu fırtınaları bilmeden, sessizliğe gömüldü. SİNİRLİ BİR BAŞLANGIÇ Kaan, mahallenin küçük fırınından aldığı sıcacık iki ekmek kokusuna kendini kaptırmış, eve doğru yürüyordu. Annesinin yapacağı köftelerin yanına bu mis gibi ekmekler mükemmel gidecekti. İstanbul'un kalabalığından sonra bu sakin mahalle hayatı ona huzur veriyordu. Telefonundan en sevdiği grubun şarkısını dinliyor, hafifçe ritim tutuyordu. İpek ise tam bir karmaşanın içindeydi. Arabanın direksiyonundaydı ve bir yandan Yağmur'un verdiği yeni adresi navigasyona girmeye çalışıyor, bir yandan da arka koltukta zıplayan, Yağmur'a "yerleşme" partisi için aldığı süslemeler ve paketlenmiş pastaya göz kulak olmaya uğraşıyordu. "Hadi ama, dön şuraya!" diye mırıldanarak son anda bir sokak sapmış, navigasyonun "Rota yeniden hesaplanıyor" sesiyle baş başa kalmıştı. Gözleri ekrandaydı, aynası ise yolda değildi. Tam o sırada Kaan, yolun karşısına geçmek için kaldırım kenarına indi. Sola sağına bakacak oldu ki, İpek'in küçük, kırmızı arabası, hiç beklenmedik bir şekilde, park etmek için sinyal vermeden yavaşça yana yana Kaan'ın tam önüne geldi. Arabanın yan aynası, Kaan'ın koluna hafifçe çarptı. Çarpma o kadar hafifti ki İpek hissetmedi bile. Ama Kaan için öyle değildi. Şok oldu, dengesi bozuldu ve elindeki ekmek poşeti fırlayıp havada bir daire çizerek yere düştü. Taze ekmekler asfalta yuvarlandı. Kaan, bir an donakaldı. Sonra öfkeyle başını kaldırdı. Arabanın sürücü koltuğunda, elinde telefonuyla, etrafa şaşkın şaşkın bakan, kumral saçlı, gözlerinde büyük bir dalgınlık olan bir kız göründü. İpek, sonunda dışarıyı fark etti ve camı indirdi. "Özür dilerim! Görmedim sizi! Navigasyona bakıyordum da..." diye başladı. Kaan'ın öfkesi iyice arttı. "Görmedin mi? İnsan araba kullanırken telefonla mı oynar? Ehliyeti kasaptan mı aldın?" diye gürledi, yerdeki perişan ekmeklere işaret ederek. "Bak, aldığım ekmekler yerde!" İpek, içini çekti. Haklıydı. Çok dalgındı. Arabadan indi. "Çok özür dilerim, gerçekten fark etmedim. Hemen size yeni ekmek alayım, fırın nerede?" diye samimiyetle sordu. Kaan, onun bu sakin ve özür dileyen haline rağmen öfkesini yenemiyordu. "Sorun ekmek değil! Sorun sorumsuzluğun! Yolda yürüyen insanları ezmek üzerine bir ehliyet sistemi mi var? Bir dahaki sefere dikkatli ol!" diye çıkıştı. Yerdeki ekmeklere son bir öfke dolu bakış attıktan sonra, arkasını döndü ve aynı fırına doğru, sinirle yürümeye başladı. Omuzları hâlâ gergindi. İpek, orada öylece kalakaldı. Adamın arkasından "Ben... ben yeni ekmek alayım!" diye seslendi ama Kaan duymazdan geldi, hızlı adımlarla uzaklaştı. İpek, mahcup bir şekilde yerdeki ekmekleri toplayıp çöp kutusuna attı. "Harika oldu İpek, harika," diye mırıldandı kendi kendine. Arabasından pastayı ve süslemeleri alıp, hâlâ biraz sarsılmış bir halde, adresi tekrar kontrol ederek bahçeli eve doğru ilerledi. Kapıyı çaldı. Kapıyı açan Yağmur oldu. "İpek! Hoşgeldin!" diye sevinçle bağırdı Yağmur, onu kucakladı. Sonra arkadaşının yüzündeki ifadeyi fark etti. "Ne oldu? İyi misin? Yüzün bembeyaz olmuş." "İyiydim," diye iç geçirdi İpek, içeri girerken. "Ta ki az önce kapında birini ezmeye çalışana kadar. Ehliyeti kasaptan aldığımı düşünen, sinirli, ama... oldukça yakışıklı bir adamla tanıştım." Yağmur'un kaşları kalktı. "Kim o?" "Bilmiyorum. Ekmekleri yere düşürdüm. Bana bağırdı. Sonra sinirle gitti. Umarım bir daha karşılaşmayız." Yağmur: "Umarım" diye karşılık verdi. İki dost okuldan bir kaç arkadaşları ile ufak bir yeni ev partisi yaptılar. Güldüler eğlendiler yarın nöbet olduğu için erkenden kalktılar. Yarın ayrıca Yağmur için önemli bir gündü haftanın dövüş günüydü. Bakalım neler olacaktı?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE