Monolog
Ben Akın.
Yirmi sekiz yaşındayım. Güçlü olmak zorundaydım. Bu hayat beni güçlü olmaya mecbur etti. Sevdiklerimi—ve sevdiğim tek insanı—koruyabilmek için başka bir şansım yoktu.
Büyük bir şehrin arka sokaklarında, anne ve babasız büyüdüm. Yetimhaneye düştüm; ama oranın şartları bana bir yuva değil, kaçış yolları öğretti. Her kaçış, kendime ait bir hayat kurma denemesiydi. Öğrendim ki güçlü olmazsan, ezilirsin. Ayakta kalmak için bazen etrafındakileri ezip üzerine çıkman gerekir. Ben de öyle yaptım. Başka türlü var olamazdım.
Ve ben bu hayatta var olmak istiyordum.
Çünkü on sekiz yaşındayken onu gördüm.
Uzun saçları vardı; rüzgarda savruldukça güneşi yakalıyordu. Gözleri renkliydi, bakışı derindi. İncecik bir beli, zayıflıktan sayılacak kadar narin bir bedeni vardı. Çok zayıftı ama çok güzeldi. Benim yaşadığım yere çok yakın bir kulübede, babasıyla birlikte yaşıyordu. Dünyada sadece bir babası vardı. Sadece o.
O gün anladım: Güç, sadece hayatta kalmak için değil; birini koruyabilmek için de gerekiyordu.
Babasının iyi kötü bir işi vardı. Günlük işçilikten kazandığı üç beş kuruşla geçinirlerdi. Küçük bir gecekonduda, kimseye batmadan, kimseye bulaşmadan sakin bir hayatları vardı. Annesinden, eşinden geriye kalan tek emanet kızıyken; adam ona gözünden sakınır gibi bakardı. Yoksuldular belki ama sevgisiz değillerdi.
Onu nasıl gördüm, nerede gördüm, neden gördüm… Hepsi dün gibi aklımda. Sokağın köşesinde, kulübenin önünde, babasının sesini duyup başını çevirişi. O an içimde bir şey yerinden oynadı. İşte o gün karar verdim: Onu korumak zorundaydım.
Koruyabilmek için güçlü olmalıydım. Sarılabilmek için güçlü. Bir gün gerçekten benim olabilmesi için daha da güçlü.
Ben Akın. Bugün çok güçlüyüm. Yıllar beni demirleştirdi, sokaklar törpüledi. Artık onun karşısına çıkmam gerekiyor. Ama bu cesareti kendimde bulabilecek miyim… bunu hâlâ bilmiyorum.
Geçmişim zor. Anlatması da zor. Ama kapalı bir kutu değilim. Eğer ona ulaşabilmek için geçmişimi anlatmam gerekiyorsa, anlatırım. Çünkü bazı karanlıklar ancak konuşulunca anlam kazanır.
Bugün ben, büyük bir şirketin sahibiyim. En azından görünen yüzüm bu. Plazaların en üst katlarında, kravatlı adamların arasında saygı gören bir iş insanıyım. Ama bu sadece ön cephe. Arkada, belki kulağa pis gelecek birçok iş kolunun da patronuyum. İki hayatım var gibi duruyor. Ama ikisi de benim. Sokakların öğrettiğiyle, masaların başında öğrenilenleri birleştirdim.
Ona yaklaşabilmek için başka bir yol düşünemedim. Onu her gün görebilmenin, onunla konuşabilmenin, beni tanıyabilmesinin tek yolu buydu: benim şirketimde çalışması.
Başka türlü nasıl olurdu? Tesadüf mü? Kader mi? Büyük şehir böyle şeylere yer bırakmaz.
O, üniversiteden yeni mezun oldu. Yirmi dört yaşında. İki yıllık bir okul, yönetici asistanlığı diploması. Ama asıl diploması hayatın kendisi. Babasını bir yıl önce kaybetti. Buna rağmen yıkılmadı. Kendi ayakları üzerinde durdu. Okul çıkışlarında çalıştı; garsonluk yaptı, temizlik yaptı, ne iş bulduysa yaptı. Sırf o kağıt parçasını alabilmek için.
Güçlü bir kız o. Farkında olmadan güçlü.
Ben onu uzaktan korudum. Gölgesi oldum. Belki ben olmasaydım, bu şehir ona da dişlerini geçirirdi. Çünkü bu şehir kötü. Acımasız. Ve savunmasız olanı affetmez.
Şimdi roller değişiyor. Artık ben uzakta değilim. Artık aynı binadayız. Aynı asansörde. Aynı koridorlarda.
Ve ben ilk kez, geçmişimle birlikte onun karşısına çıkmaya hazırlanıyorum.
Ben Ayla Güngör. Yirmi dört yaşındayım. Daha yeni mezun oldum; yönetici asistanlığı… Havalı bir adı var, aslında sekreterlik işte. Şimdi ne yapıyorum? Büyük bir şirketin bekleme odasında, iş görüşmesi için sıramın gelmesini bekliyorum.
Üzerimde bana göre fazlasıyla özenli bir kıyafet var. Bu ceketi alabilmek için kaç eve temizliğe gittiğimi hatırlamıyorum. Etrafımdaki süslü, gösterişli kızların yanında benimkisi sade kalıyor: diz boyu bir etek, beyaz bir gömlek, üzerine ceket. Ayağımda çok yüksek olmayan topuklu ayakkabılar, ince çoraplar. Saçlarım at kuyruğu. Kumralım. Ne esmerim ne çok beyaz; güneş görmüş bir tenim var.
Kendimi çok mu beğenirim? Hayır. Güzel olduğumu söylerler, evet. Bugüne kadar peşimden koşanlar çıktı, teklif aldım. Ama benim derdim başka. Ben hayat kavgasındayım. Özellikle babamı kaybettikten sonra.
Babam… Tek dayanağım oydu. Beni o büyüttü. Onu kaybettikten sonra hayat sertleşti. Küçük bir gecekonduda yaşıyoruz. Babam işçiydi; birikimi yoktu. Ben bir yerlere varacaksam o okulu bitirmek zorundaydım. O yüzden çalıştım. Temizliğe gittim. Garsonluk yaptım. Barların gecesinde, herkes çıktıktan sonra temizlik bile yaptım.
Hayat zor. Ama ben tutunmak isteyen genç kızlardan biriyim. Şanslıydım belki de… Başıma büyük bir şey gelmedi. Sanki bir gölge vardı arkamda. Görünmez ama güçlü.
Sanki biri fısıldıyordu: Evet, sen olacaksın. Evet, sen bu hayatta başaracaksın. Evet, sen kendi ayaklarının üzerinde duracaksın.