HÂKİM'in kararı

742 Kelimeler
Kumarhanenin önü her zamanki gibi ışık içindeydi. Neon tabelalar karanlığı yırtıyor, siyah mermer cephe gecenin içinden bir tehdit gibi yükseliyordu. Ağır kapılar… İçeri girenin bir daha aynı çıkmadığı kapılar. Araç daha tam durmadan içeridekiler gelişini hissetmişti. Bazı gelişler önceden duyulurdu; bazıları kapıdan önce ağırlığını bırakırdı. Kapı açıldığı anda hava değişti. Akın içeri adım attığında konuşmalar yarım kaldı. Kimi ayağa kalktı, kimi ceketini düzeltti, kimi bakışlarını yere indirdi. Kimse göz göze gelmeyi uzatmadı. Yürüyüşü aceleci değildi ama tereddütsüzdü. Bu mekân onun alanıydı. Burada kimse misafir değildi; yalnızca sırası gelenler vardı. Kısa selamlar aldı. Gereğinden fazla samimiyet yoktu. Büyükbaşlar, eski ortaklar, yarım kalmış hesaplar… Herkes yerini biliyordu. “Birazdan,” dedi sadece. “Önce raporlar.” Arka tarafa geçti. Kendine ait olan, ağır ahşap kapılı odaya. Kapı kapandığında kumarhanenin uğultusu dışarıda kaldı. İçeride loş bir ışık ve sert bir sessizlik vardı. Akın masanın arkasına geçti, ceketini çıkarmadan oturdu. Bu da bir mesajdı. Bekleme yoktu. O bekletirdi. “Başlayın.” Adamlar konuşmaya başladı. Sayılar, bölgeler, isimler… Akın dinledi. Not almadı. Gerek de yoktu. Zihni kelimelerden çok duraksamaları, seslerin titreyişini, cümle aralarındaki boşlukları kaydediyordu. Güç, çoğu zaman söylenmeyen yerde dururdu. Ama zihninin bir köşesinde başka bir görüntü dolaşıyordu. Servis durağında çantasını omzuna alan bir kız. Yorgun ama dimdik yürüyen. Onu hep öyle görmüştü. İş çıkışı otobüs beklerken, okuldan dolmuşa koşarken, sabahın köründe işe giderken… Hep vakur, hep suskun. Sanki dünyayı omuzlarında taşıyormuş gibi. Ayla’yı on sekizindeyken ilk gördüğünü hatırladı. Çöpü atmak için dışarı çıktığında. Çiçekli entarisinin üzerine giydiği uzun kollu hırkasıyla. Kendisi yirmi iki yaşındaydı o zaman. Bir baskından çıkmıştı. Kolundan yaralıydı, yorgundu. Kaldırıma çökmüş, soluklanıyordu. Ayla önce göz ucuyla bakmış, kanamayı fark edince irkilmişti. Ama kaçmamıştı. “Bir şey yapabilir miyim?” demişti. Akın sadece bir bardak su istemişti. Ayla hiç tereddüt etmeden getirmiş, içmesini beklemişti. “Umarım kurtulursun,” demişti sonra. O sırada Hamdi gelmişti arabayla. Akın arabaya binerken kısa bir teşekkür etmişti; kuru ama gerçek. O gün anlamıştı. Belki kendi kimsesizliğini görmüştü o gözlerde. Belki kendi çaresizliğini. Belki içinde hâlâ ölmemiş bir merhameti. Ama şunu biliyordu: O bakışla başlayan hiçbir şey kolay bitmezdi. Düşüncelerini kenara itti. Bu dünya onunla çakışmamalıydı. Raporlar bittiğinde odanın içindeki hava ağırlaştı. Söylenecekler söylenmişti ama karar hâlâ ortadaydı. Akın konuşmak üzereyken kapı açıldı. Hamdi içeri girdi. Bakışları her zamankinden ciddiydi. “Akın Bey,” dedi alçak bir sesle, “Şevket Beyler gelmiş. Son sevkiyatla ilgili bir mesele varmış.” Akın’ın yüzünde tek bir kas bile oynamadı. Hamdi’yi çocukluğundan beri tanırdı. Kimsenin kimse olmadığı zamanlardan. Onu çöplüğün kenarında yarı baygın bulmuştu. Dövülmüş, ölüme bırakılmıştı. Ambulans çağırmamıştı. Polisi aramamıştı. Kendi arabasına bindirmişti. O günden sonra Hamdi’nin hayatı Akın’a bağlanmış, bir daha da çözülmemişti. “Gelsinler,” dedi Akın. Şevket içeri girdiğinde odanın havası bir ton daha koyulaştı. Birlikte iş yapıyorlardı; daha doğrusu Şevket’in tırları Akın’ın işinde kullanılıyordu. Masada eskiydi Şevket ama Akın’ın kurduğu gücü istiyordu. Yanındaki iki adam içeri adım attıkları anda bunun bir görüşme değil, bir hüküm anı olduğunu anladı. Kapı kapandı. Tok bir sesle. Şevket odayı süzdü. Hesap sormaya gelmişti. Köşeye sıkıştıracağını sanıyordu. Ama evdeki hesap… Akın masanın arkasındaydı, ceketi hâlâ üzerindeydi. Şevket gülümsedi. Korkunun üstüne sürülen ince bir cilaydı bu. “Akın Bey,” dedi, “canınızı sıktık galiba.” Akın başını kaldırmadı. “Galiba.” Sessizlik uzadı. Şevket kelimelere güveniyordu. Bu, yaptığı son hataydı. Akın ayağa kalktı. Doğrudan karşısına geçti. Aralarındaki mesafe bir adımdı. Bir karar mesafesi. “Bir tır,” dedi Akın. “Eksikmiş.” “Polis—” diye başladı Şevket. Akın elini kaldırdı. Susturdu. “Polis yakaladıysa,” dedi sakin bir sesle, “bana haber gelirdi.” Şevket’in gözleri bir an kaçtı. Bazen bir an yeterdi. “Ama gelmedi.” “Yanlış anlaşılma,” dedi Şevket. “Bu işler—” Silah cümlenin ortasında çıktı. Bir refleks değildi. Bir sonuçtu. Tek el. Ses yankılanmadı. Bu oda yankıyı sevmezdi. Şevket bir an ayakta kaldı, sonra geriye düştü. Alnının ortasında tertipli bir delik. Gözleri açıktı. Cümlesi yarım kaldı. Kimse bağırmadı. Kimse kıpırdamadı. Şevket’in adamları neden geldiklerini değil, buradan çıkıp çıkamayacaklarını düşündüler. Akın silahı indirdi. Cesede bakmadı. “Ben bir şey istemem,” dedi. Sesi değişmedi. Arkasını döndü. “Şimdi gidin,” dedi. “Size akıl veren adama söyleyin.” Kapıya yürürken ekledi: “Şevket’in yerine bundan sonra Sakalar’la çalışacağımı da söyleyin.” Koridora çıktıklarında Hamdi sordu: “Salih Saka’yı arayayım mı?” Akın durmadı. “Ararsın,” dedi. “Yarın akşam masayı tam istiyorum. Toplantıyı ayarla. Salih Saka hazır olsun.” Ne hızlandı, ne yavaşladı. Çünkü hüküm verilmişti. Ve bu âlemde bazı kararlar konuşulmazdı. Sadece uygulanırdı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE