Artık Gölgede Değil

1189 Kelimeler
Hamdi onu kapının önünde bıraktığında Ayla ilk kez gerçekten durdu. Arabadan indi, kapı kapandı, motor sesi sokağın ucunda eridi. Sessizlik, gündüzden kalma bir yorgunluk gibi omuzlarına çöktü. Normalde bu saatte anahtarı çevirir, eve girerdi. Ayakkabılarını çıkarır, çantasını bir kenara bırakırdı. Bu kez anahtar elindeydi ama kapıyı hemen açmadı. İki adam vardı. Biri apartman girişinin yanında, diğeri sokak lambasının altında. Dikkat çekmeyecek kadar sıradan duruyorlardı; ama bakmayı bilen biri için fazlasıyla yerli yerindeydiler. Eller ceplerde, bakışlar dağınık ama farkındalık keskin. Koruma. Kelime zihnine düştüğü anda içi ürperdi. Demek doğruydu. Servisteki kaza… Frenin geç tutması, arkadan gelen aracın mesafeyi hesaplayamaması, her şeyin “olmuş” gibi görünmesi… Ama o saniye… İçinde bir şeyin bağırdığını hatırladı. Bu normal değil. Bu bir kaza değil. Ambulanstaki acele, hastanede yüzüne sürülen soğuk pansuman, koridorda beklerken Akın’ın gelişi… Kapıdan içeri girdiği an. Bakışı. Etrafı tarayışı. Ona değil, onun etrafına bakışı. O an anlamıştı aslında. Ama kabullenmek istememişti. Bu bana değil, diye düşündü şimdi. Ben kimim ki? Ama düşünce orada durmadı. Başka bir soru geldi. Peki ya değilse? Eğer bu… Akın Bey’e ise? Ve eğer o yüzden ben… Düşünce boğazına oturdu. Kendini, hiç davet edilmediği bir oyunun tam ortasında bulmuş gibi hissetti. Kurallarını bilmediği, ama bedelini ödemek zorunda kalabileceği bir oyunun. Akın Bey kimdi? Gerçekten kimdi? Onun için ayarlanan servisler, geceleri değişen araçlar, koridorlarda sessizce kayan düzen… Hiçbiri tek başına anlamlı değildi. Ama hepsi bir araya gelince… Kapıyı açtı. Eve girdi. Kilidi iki kez çevirdi. Sırtını kapıya yasladı. Kalbi hızlı atıyordu. Benimle ne alakası var? Yoksa… artık var mı? Geceyi neredeyse uyumadan geçirdi. Perdelerin arasından sokağı izledi. Adamlar hâlâ oradaydı. Değişmişlerdi ama gitmemişlerdi. Bu, geçici bir şey değildi. Bu, alınmış bir karardı. Sabah olduğunda yorgundu ama zihni açıktı. Ve tam kahvesini koymuşken kapı çaldı. Ses sert değildi. Acele de yoktu. Ama oradaydı. Kalbi yine hızlandı. Kapıya yaklaştı, dürbünden baktı. Akın. Elinde küçük, sıradan bir poşet vardı. Fırından alınmış gibi duran bir poşet. Ayla’nın eli kapının kolunda kaldı. Bu saatte… burada… neden? Akın kapının önünde dururken nefes aldı. Bir saniye fazla bekledi. İçinden geçenleri susturmaya çalışıyordu. Nasıl başlayacağım? Şimdi mi söylemeliyim? Yoksa hiç mi? Yanına almak kolaydı. Koruması altına almak, kuralları koymak… Ama anlatmak zordu. Çünkü bu, onu da içine çekmekti. Artık uzaktan olmazdı. Kapıyı bir kez daha çaldı. Ayla kapıyı açtı. Göz göze geldiler. “Akın Bey…” dedi Ayla. Şaşkınlığı gizlenemedi. Akın poşeti hafifçe kaldırdı. “Kahvaltılık bir şeyler aldım,” dedi. “Seni merak ettim. Nasılsın?” Bir nefes daha aldı. “Girebilir miyim?” Ayla’nın zihni karmakarışıktı. Bu saatte… evimin kapısında… Ama sesi başka bir yerden çıktı. “Tabii… tabii ki,” dedi. “Buyurun.” Akın içeri adım attığında evin sessizliği yer değiştirdi. Ne büyüdü ne küçüldü; sadece yön değiştirdi. Ayla kapıyı kapattı, kilidi çevirdiğini fark etmedi bile. Birkaç saniye öylece ayakta kaldı. Ev ona aitti ama sahne yabancıydı. Akın ayakkabılarını çıkardı, ceketi koluna aldı. Oturmak için izin istemedi ama yer de seçmedi. Salonun kenarındaki koltuğa geçti. Sert değildi. Aksine, alışık olmadığı bir yerdeymiş gibi temkinliydi. Ellerini birbirine kenetledi, bekledi. Ayla onu böyle görünce daha da şaşırdı. Ofiste her şeyin merkezindeydi. Burada ise sanki fazla gelen bir misafirdi. “Ben… bir banyoya gireyim,” dedi sonunda. Akın başını salladı. “Tabii.” Ayla banyoda aynaya baktı. Yüzü solgundu, gözlerinin altında ince morluklar vardı. Yüzüne soğuk su çarptı. Bu gerçekten oluyor mu? Salonun içinden poşet hışırtısı geldi. Akın getirdiklerini masaya bırakıyordu. Taze ekmek, peynir, zeytin, küçük bir bal kavanozu. Fazla değildi. Gösterişsizdi. Ama düşünülmüştü. “Ben çay suyu koyayım,” dedi Ayla. Mutfağa kaçtı. Ellerinin titrediğini fark etti. Kendine kızdı. Sakin ol. Ama bu sabah, bu evde sakin olmak mümkün değildi. Akın salonda yalnız kaldı. Evin sadeliğine baktı. Ayla’nın hayatı da böyleydi. Fazlalıksız. Korumasız. Yanıma alırsam… hayatına girmiş olurum. Girmesem… hayatta kalamayabilir. Bu ihtimal, diğerlerinin hepsinden ağırdı. Ayla geri döndü. Ayakta kaldı. Oturmadı. Nerede duracağını bilmiyordu. “İstersen otur,” dedi Akın. “Zor bir sabah oldu.” Bir süre konuşmadılar. Sonra Akın derin bir nefes aldı. “Dün olanlar,” dedi, “bir tesadüf değildi.” Ayla’nın bakışları sertleşti. “Ben seni daha önce tanıyordum,” diye devam etti Akın. “Sen farkında olmadan. Uzun zamandır. Ve evet… seni korudum.” Kelime havada asılı kaldı. Ayla ilk refleks olarak geri çekilmedi. Ne sandalyeye yaslandı ne de mutfağa kaçtı. Sadece baktı. Akın’a değil; onun gözlerinin arkasındaki şeye. “Hatırlamazsın belki,” dedi Akın. Sesi bu kez daha düşüktü. “Ama altı yıl önce… karşılaşmıştık.” Sustu.Bu susuş, bir test değildi. Beklemekti. Ayla’nın yüzü değişmedi. Gözleri kısılmadı, kaşları çatılmadı. O an Akın anladı: Hatırlamıştı. En başından beri. Onu ilk gördüğü an. Ama Ayla, geçmişi açık eden bir mimik vermemeyi seçmişti. Çünkü karşısındaki adam artık altı yıl önceki adam değildi. Ve o, bu gücün geçmişi hatırlamayacak kadar ileri gittiğini sanmıştı. “Benim yüzümden mi?” diye sordu Ayla. Sesi netti. Suçlayan değildi. Kaçan hiç değildi. Akın başını yavaşça iki yana salladı. “Hayır,” dedi. “Benim yüzümden.” Bir adım daha ileri gitti. Masaya değil, Ayla’ya yaklaştı ama aralarında hâlâ mesafe vardı. “Zaafımı belli ettim,” dedi. “Bu dünyada bazı şeyler fark edilmemelidir. Ben fark ettirdim.” Ayla nefes aldı. İçinde bir şey daraldı ama bunu belli etmedi. “Bu hayat,” diye devam etti Akın, “Senin bildiğin hayat değil. Temiz değil. Düzenli hiç değil. Ve bazen… masum olanlar sadece yanlış yerde durdukları için bedel öder.” Gözlerini kaçırmadı. “Seni korudum,” dedi Akın. “Uzaktan. Sessizce. Sen bilmeden. Çünkü bilmen gerekmiyordu.”Akın bir süre sustu. Bu suskunluk, kelime aramak için değil; kelimelerin onu ele vermesini göze aldığı içindi. “Ayla,” dedi sonunda. Adını ilk kez böyle söyledi. Unvan yoktu, mesafe yoktu. “Bu söylediklerim bir plan değil,” dedi. “Bir strateji hiç değil.” Bir adım daha yaklaştı. Hâlâ dokunmuyordu ama artık aralarında kaçacak boşluk kalmamıştı. “Seni yanıma almak istememin sebebi kontrol değil,” dedi. “Güç de değil.” Sesindeki sertlik yumuşamıştı. Yerini çıplak bir gerçek almıştı. “Ben seni seviyorum,” dedi. Bu cümleyi büyük yapmadı. Süslemedi. Sanki çoktan bilinen bir gerçeği nihayet yüksek sesle söylemiş gibiydi. “Uzun zamandır,” diye ekledi. “Adını koymadan. Sana yaklaşmadan. Çünkü yaklaşırsam… seni koruyamayacağımı biliyordum.” Bir an durdu. Gözlerini Ayladan kaçırmadı. “Şimdi işler değişti,” dedi. “Artık uzaktan olmaz. Seni bu hayatın dışında tutarak koruyamam.” Sesinin tonu düştü. Bu bir güç gösterisi değil, bir itiraftı. “Yanımda olursan,” dedi, “ancak o zaman önüne geçebilirim. Ancak o zaman seni gerçekten koruyabilirim.” Aylanın yüzünde en ufak bir tepki aradı. Bulamadı. Devam etti. “Senden bugün beni sevmeni istemiyorum,” dedi.. “Bunu beklemiyorum.” Bir nefes aldı. “Belki hiçbir zaman sevmezsin,” dedi. “Belki zamanla… belki hiç.” Bu ihtimali söylemesi bile zor gelmişti ama saklamadı. “Benim istediğim tek şey bir şans,” dedi. “Yanımda durman için. Kendin için. Hayatta kalman için.” Son cümle neredeyse fısıltıydı. “Belki bir gün,” dedi, “bana baktığında sadece patronunu değil… beni de görürsün.” Sustu. Bu kez sessizlik ağır değildi. Bekleyen bir sessizlikti. Ayla yerinden kıpırdamadı. Ama artık mesele sadece korunmak değildi. Bir adam, ilk kez bütün kartlarını masaya koymuştu. Ve geri çekilme ihtimalini de kabul ederek bekliyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE