Ayla Akın’dan uzaklaştı. Geriye doğru değil; sanki ayakta kalabilmek için bir şeye tutunması gerekiyormuş gibi yan tarafa savruldu. Sandalyenin sırtlığına parmaklarıyla yapıştı. Eğer tutunmazsa, dizlerinin bağı çözülecekmiş gibi hissetti. Göğsü daraldı. Derin bir nefes almaya çalıştı ama nefes, ciğerlerine kadar inmiyordu. Sakinleşemiyordu.
“Nasıl olur?” dedi.
Sesi yükselmişti ama bu bir çığlık değildi. Kaçmıyordu. Saklanmıyordu. Olduğu yerde, bütün ağırlığıyla duruyordu.
“Benden ne istiyorsun sen?”
Akın başını kaldırdı. Onu ilk kez böyle görüyordu. Dağılmamış ama çatlamıştı. Güçlü ama sarsılmıştı.
“Nasıl olur da,” diye devam etti Ayla, sesi daha da sertleşerek,
“benden hayatımdan vazgeçmemi istiyorsun?”
Bir adım attı. Geriye değil; ileriye. Bu bir meydan okuma değildi, ama geri çekilme de değildi.
“Benim bir düzenim var,” dedi.
“İşim var. Evim var. Kendi kendime kurduğum bir hayatım var.”
Nefesi hızlandı. Kelimeler ağzından dökülürken boğazı yanıyordu.
“Ve sen—” dedi, duraksadı, sonra devam etti,
“—bir sabah kapımda durup ‘artık olmaz’ diyorsun.”
Akın ayağa kalktı ama aralarındaki mesafeyi kapatmadı. Yaklaşmadı. Çünkü yaklaşırsa, onu susturmak ister gibi görüneceğini biliyordu.
“Ayla—” dedi.
“Hayır,” diye kesti Ayla.
“Bu senin için bir karar olabilir. Benim için değil.”
Göğsü inip kalkıyordu. Gözleri parlıyordu ama ağlamıyordu.
“Yanına almak ne demek biliyor musun?” dedi.
“Beni senin gölgende yaşamaya zorlamak demek. Adınla, düşmanlarınla, korkularınla…”
Sesi titredi ama durmadı.
“Bunu istemek,” dedi,
“benden her şeyimi istemek.”
Akın ellerini yavaşça kaldırdı. Sanki onu sakinleştirmek ister gibi. Sanki kendini de.
“Seni hiçbir şeye zorlamıyorum,” dedi.
“Bak bana. Zorlamıyorum.”
Ayla güldü. Kısa, acı bir gülüştü bu.
“Zorlamıyorsun ama başka seçeneğim yok diyorsun.”
Bu cümle Akın’ı durdurdu.
Bir an sustu.
Sonra… kontrolü kaydı.
“Evet,” dedi.
Sesi ilk kez çatladı.
“Çünkü yapamadım.”
Ayla’nın bakışları kilitlendi.
“Yapamadım senden uzak durmayı,” dedi Akın.
“Beni sev de demiyorum. Bana ait ol da demiyorum.”
Bir adım attı. Bu kez mesafeyi kapattı.
“Düştün gönlüme,” dedi.
Ve bu kelimeyi ilk kez yüksek sesle söylüyormuş gibi duraksadı.
“Ve ben… buna engel olamadım.”
O an havadaki gerilim değişti. Tartışma hâlâ oradaydı ama başka bir şey de vardı. Bastırılmış, inkar edilmiş, uzun süredir adı konmamış bir şey.
Ayla geri çekilmedi.
Akın elini kaldırdı. Yavaşça. Sormadan ama zorlamadan. Parmakları Aylanın koluna değdi. Ayla nefesini tuttu ama adım atmadı.
Akın yaklaştı.
Dudakları Aylanın dudaklarına değdi.
Bir anlık.
Sessiz.
Bir buse.
Devamı gelmedi.
Akın ne geri çekildi ne de ilerledi. Bekledi.
Ayla hâlâ oradaydı. Ne itmişti ne kaçmıştı. Ama hiçbir şey de söylememişti.
Sessizlik uzadı.
Bu sessizlik cevap vermiyordu ama inkar da etmiyordu.
Akın derin bir nefes aldı. Cevap alamamanın ağırlığı omuzlarına çöktü. Elleri Aylanın yüzüne gitti. Nazik ama kararlıydı. Avuçlarının içine aldı yüzünü. Alnını onun alnına yasladı.
“Seni kaybedemem,” dedi.
Bu bir rica değildi. Bir tehdit hiç değildi.
Bir korkuydu.
Derin bir nefes aldı, kendini toparlamak ister gibi. Sonra yavaşça geri çekildi.
Hiçbir şey daha söylemedi.
Çünkü bazı cevaplar hemen verilmezdi.
Ayla da konuşmadı.
Akın geri çekildiğinde Aylanın gözleri hâlâ ondaydı. Kaçmadı. Kapanmadı. Ama açılmadı da. Dudakları aralandı sanki bir şey söyleyecekmiş gibi, sonra tekrar kapandı. Sessizlik artık bir cevap kadar ağırdı.
Akın bunu anladı.
Ellerini yüzünden çekti. Bir adım geri attı. Bir adım daha. Bakışında ne kırgınlık vardı ne öfke. Sadece beklemeyi bilen bir kabulleniş.
“Ben… çıkıyorum,” dedi.
Bu bir açıklama değildi. Bir izin isteme de değildi. Bir geri çekilme haliydi.
Ayla onu durdurmadı.
Akın ceketini aldı. Ayakkabılarını giyerken Aylaya bakmadı. Bakarsa kalacağını biliyordu. Kapıya yürüdü. Eli kapının kolundayken durdu. Bir saniye… belki iki.
Sonra kapıyı açtı ve çıktı.
Kapı kapandığında çıkan ses sert değildi ama Aylanın içinde bir yer, o sesle kilitlendi.
Akın kapının önünde durdu. Sokağın serinliği yüzüne vurdu. Derin bir nefes aldı. Yetmedi. Bir tane daha aldı. Eli ensesine gitti.
Aylanın dudakları…
O kısa an.
Bir buseydi belki ama içinde kopan şey kısa değildi. Uzaktan sevmek artık yetmezdi. Kokusunu almıştı. Tenini hissetmişti. Nasıl durduğunu, kendine nasıl engel olduğunu bilmiyordu. Onu kendine çekmek, sıkı sıkı sarılmak, susuz kalmış gibi dudaklarını içmek istemişti.
Arkasını döndü.
Yürümeye başladı.
Bir daha bakmadı.
Bakarsa geri dönecekti.
Ayla evin ortasında kaldı. Ayakta. Kımıldamadan. Ellerinin yumruk olduğunu fark etti. Açtı. Sonra tekrar sıktı. Omuzları düştü.
“Of…” dedi kendi kendine.
Sinirle. Boğuk bir sesle.
Mutfağa gitti. Çayı kapattı. Bardak tezgaha çarptı. Siniri daha da arttı.
“Ne yapacağım ben şimdi?” diye mırıldandı.
“Ne edeceğim?”
Akşam oldu. Işıkları yaktı. Yemek yapmadı. Televizyonu açtı, sesini kapattı. Yatağa uzandı ama gözlerini kapatamadı.
Akının sesi kulaklarındaydı.
“Seni kaybedemem.”
Saat ilerledi. Gece ağırlaştı. Telefon komodinin üstündeydi. Almadı. Aldı. Bıraktı. Tekrar aldı.
Sonunda yazdı.
Tek cümle.
Kısa.
Net.
“Tamam.”
Gönderdi.
Telefonu ters çevirdi.
Gözlerini kapattı.
Ve ilk kez o gece, nefesi biraz olsun yavaşladı.