İlk hata

985 Kelimeler
Şakir, abisinin ölümünü hazmedemedi. Hazmedemediği şey yalnızca ölüm değildi; sessizlikti. Şevket’in yokluğunun bıraktığı o boşluk… Doldurulamayan, bastırılamayan, sadece kirletilebilen bir boşluktu bu. Şakir de öyle yaptı. Kendini alkole verdi. Geceyle gündüzü birbirine karıştırdı. Kadınlar, odalar, paralar… Hepsi birbirine karıştı. Hiçbiri yetmedi. Hiçbiri o boşluğu susturmadı. Günler geçti. Acısı azalmadı, arttı. Öfkesi dinmedi; aksine ağırlaştı. Ama eli kolu bağlıydı. İçinde bir şey bağırıyor, dışarı çıkmak istiyor; bedeniyse yerinden kıpırdayamıyordu. Yapamamak, vuramamaktan daha beterdi. Bazen gecenin bir yerinde, başı masaya düşmüşken, abisinin sesi gelirdi kulağına. Delirme, derdi Şevket. Delilik bize yakışmaz. Şakir o anlarda gözlerini açar, çevresine bakardı. Yanında kim olduğunu bilmediği bir kadın… Yerde devrilmiş bir şişe… Kül tablasından taşmış izmaritler… Ve kendisi. Aynada bakmaya cesaret edemediği hâliyle, Deli Şakir dedikleri adam. Lakabı artık kulağını tırmalamıyordu. Hak ettiğini düşünüyordu. Bir gece daha fazla dayanamadı. İçindeki basınç kemiğine dayanmıştı. Beylik tabancasını aldı. Metalin soğuğu avucuna oturduğunda nefesi biraz düzeldi. Kapıya yürüdü. Kilide uzandı. Tam çıkacaktı. O an Şevket geldi aklına. Sert ama sakin bakışı. Önüne geçişi. Alnını alnına yaslayışı… Sesi fısıltı değildi ama bağırmazdı da. Unutma, demişti, Gazla gidersen duvar değil, beton siker seni. Sonra eliyle ensesini kavramıştı Şakir’in. Güçle değil, sahiplenerek. Oğlum, demişti, tek sensin. Tek. Şakir kapının önünde kaldı. Anahtar dönmedi. Eli titredi. Geri çekildi. Bir adım… Sonra bir adım daha. Tabancayı masanın üzerine bıraktı. O gece çıkmadı. Bekledi. Ve bilmediği şey şuydu: Beklemek, onun için bir erteleme değildi artık. Biriken bir yıkımdı. Takip başladığında, Şakir’in tarafı fark edilmediklerini sanıyordu. Onlara göre her şey yerli yerindeydi; adamlar sıradan sokaklarda duruyor, sıradan yüzlerle bakıyor, sıradan saatlerde kayboluyordu. Bu, onların dünyasında görünmez olmak demekti. Oysa Akın, ikinci günde hissetmişti. Aynı araba, aynı duraklama, aynı yüz… sadece saatler değişiyordu. Bu bir tesadüf değildi. Refleks hiç değildi. Bu, yıllar içinde edinilmiş bir alışkanlıktı; insanın hayatta kalabilmek için geliştirdiği, farkında olmadan yaptığı bir tür sezgi. Akın için bu, düşünülerek yapılan bir şey değil, içgüdünün devreye girmesiydi. Telefonu eline aldı. Ekrana bakmadı bile. Hamdi’ye tek cümlelik bir mesaj attı: Geç kaldılar. Hamdi’nin cevap vermesine gerek yoktu. Anlamıştı. Takip eden günlerde raporlar düzenli gelmeye başladı. Kim nerede durdu, kimin neyi sorduğu, hangi sokakta kaç saniye fazla beklendiği… Adamların vardiya değişimleri, aynı yüzlerin farklı saatlerde yeniden belirmesi, çevresi yoklanan alanlar. Hepsi bir araya geldiğinde, tablo yavaş yavaş netleşiyordu. Bir gün Hamdi’nin sesi telefonda duraksadı. “Kadı­nı soruyorlar,” dedi. “Yaklaşmıyorlar ama çevresini tarıyorlar.” Akın’ın içinden öfke geçmedi. Onun yerine soğuk bir şey aktı. Demek oradan deniyorlardı. “Yaklaşmayacaklar,” dedi kısa bir sessizlikten sonra. Hamdi’nin sesi temkinliydi. “Risk—” “Risk,” diye kesti Akın, “onlar için.” Camdan dışarı baktı. Şehre değil… bir adım sonrasına. Karşı taraf, sabır kurduğunu sanıyordu. Zamanı kendi lehine çevirdiğini, bekleyerek alan daralttığını düşünüyordu. Oysa sabır, Akın’ın zaten bildiği bir şeydi. Öğrenilmemişti; yaşanmıştı. Şakir ise beklemeyi kabul etmişti ama sabretmeyi bilmiyordu. Geceler uzadıkça öfke patlamadı; sızdı. Sessizce birikti. İçten içe basınç yapan bir ağırlığa dönüştü. Ve sonunda, fark etmeden ilk hatasını yaptı. Akın’a gitmedi. Akın’ın kurmadığı bir yere dokunduğunu sandı. Kumarhaneden uzak durdu. Ofise yaklaşmadı. Korunan alanların çevresinden bile geçmedi. Bunun yerine daha küçük, daha önemsiz görünen bir halka seçti. Masada adı geçmeyen, dosyalarda yeri olmayan bir isim. Hamdi. Resmî değildi. Ünvanı yoktu. Ama kan bağı değil, can bağı vardı. Şakir için bu yeterliydi. “Göz dağı,” dedi adamlarına. “Konuşma yok. Mesaj net olacak.” Halka’nın yüzü gerildi. İçgüdüsel bir rahatsızlık geçti gözlerinden ama durdurmadı. Çünkü bazı hatalar ancak yapıldığında anlaşılırdı; söylenerek değil. Hamdi o akşam geç çıktı. Sokak sakindi. Fazla sakindi. Şehir, gece vardiyasına geçmiş gibiydi; sesler bastırılmış, ışıklar kısılmıştı. Arabanın kapısını açmadan önce durdu. Etrafına baktı. Olağan dışı bir şey yoktu. Yine de içi rahatlamadı. Arabaya bindi. Kontağı çevirdiği an, dikiz aynasına baktı. Bir saniyelik gecikme. Bir refleks fazlalığı. Aynada, farlarını yakmadan duran koyu renkli bir araba vardı. Motor sesi yoktu. Bekliyordu. Düşünmedi. Kaçmadı. Panik yapmadı. Çünkü Akın’la çalışırken öğrenmişti: Kaçan değil, bekleyen yaşardı. Sakin bir manevrayla yola çıktı. İki sokak ilerledi. Tam köşeyi dönecekken, önündeki yol kapandı. Fren sesi kısa sürdü. Aynı anda arkadan bir araba daha yanaştı. Kapılar neredeyse senkronize biçimde açıldı. Üç adam indi. Yüzleri açıktı. Maskeye, şapkaya gerek duymamışlardı. Bu rahatlık, en büyük hatalarıydı. Hamdi kapıyı kilitlemeye fırsat bulamadan cam patladı. Camın sesi geceyi ikiye böldü. Bir el yakasına asıldı, diğeri kolundan çekti. Beton sırtına çarptığında nefesi kesildi. İlk yumruk yüzüne gelmedi. Karaciğerine indi. İkinci dizine. Üçüncüsünü ayırt edemedi bile. Yerdeyken dizlerine bastırılan ağırlığı hissetti. Ense köküne çöken sert bir baskı vardı. Göz hizasında ayakkabılar duruyordu; temiz, yeni… aceleyle gelinmediğini anlatan cinsten. “Akın’a selam söyle,” dedi içlerinden biri. Ses sakindi. Neredeyse resmî. Hamdi dişlerini sıktı. Cevap vermedi. Zaten konuşmayacaktı. Kaburgasına gelen tekmeyle nefesi parçalandı ama bağırmadı. Ve o an emin oldu: Bu bir gözdağıydı. Akın haberi on sekiz dakika sonra aldı. Bağırmadı. Küfretmedi. Masaya vurmadı. Sadece ayağa kalktı. Onu tanıyan herkes için bu, en tehlikeli hâldi. Hamdi’nin yüzündeki morluklara bakmadı. Dizindeki tozu fark etti. Eliyle sildi. Küçük, neredeyse şefkatli bir hareketti bu. Odadaki herkes sustu. “Şakir,” dedi kendi kendine, “ilk hamleyi sen yaptın.” Telefonu aldı. Numarayı ezbere biliyordu. Şakir’in telefonu gece yarısını biraz geçe çaldı. “Hamdi yaşıyor,” dedi Akın. Sesi sakindi. Fazla sakindi. “Bu senin ilk hatan,” diye devam etti. “Ve son uyarın.” Şakir bir şey söylemeye yeltendi. Akın sözünü kesti. Telefon kapandı. O gece şehirde üç şey oldu. Şakir’in en yakın adamlarından biri sabaha çıkamadı. Sessizdi. Gürültüsüzdü. Kimse üstlenmedi. Şakir’in para akışındaki iki damar kesildi. Kumarhane değildi… Yan işlerdi. Kimsenin dikkat etmediği, ama sistemi ayakta tutan yerler. Ve Halka’nın masasına bir not bırakıldı. Tek cümleydi: Bir daha kan bağına dokunursan, dengeyi ben kurarım. Halka notu okuduğunda anladı. Bu bir tehdit değildi. Bir savaş ilanı hiç değildi. Bu, bir infazın önsözüydü. Şakir sabaha karşı yalnız kaldı. Öfkeliydi ama bu kez farklıydı. İlk kez bir şeyin elinden kaydığını hissetti. Hata yaptım, diye düşündü. Ama bu hata beni öldürmedi. Bilmediği şey şuydu: Akın hataları affetmezdi. Sadece ertelerdi. Ve ertelenen her şey… Daha sert geri dönerdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE