Sessiz Çatlak

928 Kelimeler
Şevket öldüğünde, Şakirin dünyası sustu. Haber bir bağırışla gelmedi. Bir telefonun keskin sesiyle de değil. Depodaki kalabalığın içinden biri yaklaştı; sesi yoktu ama yüzü konuşuyordu. Şakir gözlerini o yüze diktiğinde anladı. Bazı şeyler söylenmezdi. Söylendiğinde geç kalınmış olurdu. “Abi…” dedi adam. Gerisi gelmedi. Kelime ağzından çıktı ama yere inmedi. Tutunacak bir şey bulamadı. Havada asılı kaldı. Şakir’in kulakları uğuldadı. Depo doluydu ama içi bomboştu. Adamlar konuşuyor, küfrediyor, yarım bırakılmış hikâyeler havada dolaşıyordu; yine de hiçbir kelime ona ulaşmıyordu. Sanki ses, Şevketin düştüğü yerde kalmıştı. Orada durmuş, orada kırılmıştı. Elindeki bardağı fark etmedi. Parmakları gevşedi. Cam betonla buluştuğunda çıkan ses, içindeki kopuşa göre neredeyse zarifti. Bu bir patlama değildi. İnsan bedeninden sessizce sökülen bir parçanın sesi gibiydi. Abim yok. Bu düşünce kemiklerinin içinden bir şeyi söküp aldı. Bir an geçmiş geldi. Arka sokak… Kanayan bir ağız… Yanlış bir iş, yanlış insanlar. Şakir yerdeydi; dizleri titriyordu. Şevket omzundan tutmuştu onu. Eli ağır değildi. Sesi de. Delirme, demişti. Delilik bize yakışmaz. Biz sessiz kazanırız. Şakir o zaman da anlamamıştı. Şimdi de. Ama Şevket hep oradaydı. Dağılanı toplayan, masayı temiz tutan, konuşulması gereken yerde susan adamdı. Kırıkları görünmez kılan dengeydi. Öfkesi olan ama öfkeyle iş yapmayan bir adamdı. Şimdi o denge yoktu. Masayı devirdi. Sandalyeyi duvara savurdu. Cam ne varsa kırıldı. Adamların üzerine yürüdü; karşısına çıkan ilkini yakasından tutup yere çaldı. Vurdukça içi dolmadı. Her darbe onu biraz daha boşalttı. Silah eline geçtiğinde nefesi biraz düzeldi. Soğuk metalin ağırlığı düşünmeyi bastırdı. Dünya sadeleşti. Keskinleşti. Artık yapılacak tek bir şey varmış gibi görünüyordu. Kumarhaneye gidecekti. Şimdi. Hemen. “Şakir.” Ses yükselmedi. Zaten Selahattin Halka hiç bağırmazdı. Şakir döndü. Halka, deponun girişinde duruyordu. Ne aceleciydi ne de sakin görünmeye çalışıyordu. Olduğu gibiydi. Yıllardır olduğu gibi. Selahattin Halka masaların adamı değildi. Masaları kuran adamdı. Kimsenin önüne çıkmaz, kimsenin arkasında durmazdı. Bilgiyle çalışır, zamanla vururdu. Kirli işlerin muhasebesini tutar ama paraya dokunmazdı. Herkes onu tanırdı; kimse tam olarak bilemezdi. “Bugün önüme çıkma,” dedi Şakir. “Çekil.” Halka yaklaşmadı. Sadece baktı. Uzun uzun. “Şevket seni şimdi görseydi,” dedi, “silahı elinden alırdı.” Cümle içeri girdi. Kısa. Keskin. Şevket’in yüzü belirdi Şakir’in gözünde. Sinirlendiğinde bile sesini yükseltmeyen hâli… Hep aynı cümleyi söyleyen hâli… Vurmak en kolayıdır. Zor olan, kime vurmayacağını bilmektir. “Bunu bana şimdi söyleme,” dedi Şakir. “Onu öldürdüler.” “Biliyorum,” dedi Halka. Bir an durdu. “Ve seni de öldürmek istiyorlar. Öfkeni kullanarak.” Şakir güldü. Kırık, çatlak bir sesti bu. “Kim?” Halka’nın gözleri karardı. “Akın.” İsim, Şakir’in içine çivi gibi çakıldı. Akın… Masaya sonradan oturmuştu. Gürültü yapmamıştı. Ama herkesin yerini değiştirmişti. Halka onu ilk gördüğünde anlamıştı: Bu adam bağırarak gelmezdi. Alan değiştirerek öldürürdü. “Şimdi gidersen,” dedi Halka, “abi’nin yanına sen de yatarsın.” Şakir sustu. “Onu kumarhanede vuramazsın,” dedi Halka. “Orası onun kurduğu yer.” “Ne yapacağız?” sorusu dişlerinin arasından çıktı. “Takip,” dedi Halka. “Bilgi. Zaman.” Ertesi akşam masa hazırdı. Kumarhanenin en alt katındaki oda… Penceresiz, saat kavramı olmayan, duvarları sigara dumanı ve eski kararlarla kararmış bir yer. Burada söylenen her söz, dışarı çıktığında başka bir şehre dönüşürdü. Uzun masa cevizdendi. Kenarları yıllar içinde parmak izleriyle aşınmıştı. Masanın etrafında sekiz adam, sandalyelerinde dimdik oturuyordu. Kimisi ceketini iliklememişti; kimisi ellerini masanın üstünde kilitlemişti. Kimisi sigarayı yakmış ama içmemişti. Bu bir rahatlık değil, temkin hâliydi. Şehri paylaşmış adamlardı bunlar. Hatta bazıları ülkeyi. Doğu, Batı, limanlar, sınırlar, tırlar, depolar, silahlar, paranın aktığı karanlık kanallar… Hepsi bu masadan geçmişti. Her biri kendi alanının kralıydı ama burada krallıklar askıya alınırdı. Dokuzuncu sandalye biraz farklıydı. Salih Saka, kendisine gösterilen yere oturmuştu. Ne çok dikti ne çok gevşek. Elini dizine koymuştu. Masanın ağırlığını hissediyordu. Buraya çağrılmak bir onurdu ama aynı zamanda bir uyarıydı. Şevket’in koltuğu hâlâ sıcaktı. Kapı henüz açılmamıştı ama herkes biliyordu: Eksik olan gelince masa başlayacaktı. Ve kapı açıldı. Akın içeri girdiğinde kimse ayağa kalkmadı. Buna gerek yoktu. Sessizlik yetti. Masanın en başındaki sandalyeye geçti. Oturduğunda oda sanki biraz daha küçüldü. Ceketini çıkarmadı. Bakışlarını masada gezdirdi. Tek tek. Uzun uzun değil. Kimin nerede durduğunu bilen bir adam gibi. Sonra Salih Saka’ya baktı. Bir saniye. Belki iki. “Şevket yok,” dedi Akın. Cümle bitti. Kimse neden diye sormadı. Kimse nasıl demedi. Bu soruların cevabı masada değil, mezardaydı. “Yerine Salih Saka var,” dedi. Salih’in boğazı kurudu ama başını eğmedi. “Bu bir terfi değil,” dedi Akın. “Bu bir deneme.” Deneme demek, hata payının sıfır olması demekti. “Sevkiyatlar aksamayacak,” dedi. “Limanlarda boşluk istemiyorum. Doğu hattında sayılar düşmüş.” Bakışları masanın soluna kaydı. “Sebebini bu masadan çıkmadan öğrenmek istiyorum.” Herkes konuştu. Kimi kısa, kimi dikkatli. Çünkü herkes artık biliyordu: Bu masa daha sertti. Akın tekrar Salih Saka’ya döndü. “Şevket’in kullandığı hatlar sende,” dedi. “Ama onun alışkanlıkları sende olmayacak.” “Anlaşıldı,” dedi Salih. “Anlaşılmak yetmez,” dedi Akın. “Uygulanacak.” Sekiz adam ilk kez aynı anda Salih’e baktı. Bu bir kabul değildi. Bir ölçmeydi. Akın arkasına yaslandı. “Bu şehirde,” dedi, “herkes payını bilir. Bilmek istemeyenleri ben hatırlatırım.” Oda sessizdi. Çünkü herkes şunu anlamıştı: Şevket bir mesajdı. Bu masa ise o mesajın mühürlü hâliydi. Aynı gece Halka başka bir yerdeydi. Eski bir ofis. Perdeler kapalı. Masa küçük ama düzenliydi. Üzerinde dosyalar, telefonlar, bir harita. Kimse bağırmıyordu. Kimse acele etmiyordu. Halka sandalyesine oturdu. Telefonu eline aldı. “Şevket öldü,” dedi. “Evet. Hayır, erken değil. Başlıyoruz.” Haritadaki noktaları işaretledi. Kumarhane. Liman. Servis durakları. Ara sokaklar. İçinden geçirdi: Akın’ı vuramazsın. Ama dünyasını daraltabilirsin. Onu korumaya zorlayabilirsin. Ve fısıldadı: “Bu kez onu sevdiklerinden vuracağız.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE