Ofis sabahları hep aynı kokardı: kahve, kağıt ve acele.
Ama bazı sabahlar, hiçbir şey değişmemiş gibi görünse bile, içeride bir yerlerde ince bir kayma olurdu. Akın bunu son zamanlarda Ayla sayesinde fark etmeye başlamıştı.
Katın köşesindeki küçük mutfak, kimsenin özellikle durup bakmadığı ama günün sessiz yükünü taşıyan bir alandı. Aysel Abla orada çalışırdı; şirket kurulduğundan beri. Hayatın onu yorduğu yerler yüzünde belliydi ama sesi hâlâ sıcaktı. Kocasını yıllar önce kaybetmişti. Oğlu yanlış bir çevreye düşmüş, karanlık bir yola sapmıştı. Akın o çocuğu sessizce çekip almıştı oradan. Ne teşekkür beklemişti ne karşılık. Aysel Abla bunu bilirdi. Unutmazdı.
Bu yüzden Akının kahvesi her sabah tam kıvamında olurdu.
Ayla ise çoğu sabah kahvaltı etmeden gelirdi. Aşağıdaki kafeteryadan bir poğaça alır, çayla birlikte ayakta yerdi. Kimseyle uzun uzun konuşmazdı. Ta ki Aysel Ablayla… fark etmeden bir bağ kurulana kadar.
İlk günlerde temkinliydi. “Abla” demeyi bile sanki haddini aşıyormuş gibi söylemişti. Sonra bir sabah, elinde iki poğaçayla gelmişti.
“Size de aldım,” demişti, utangaç bir ciddiyetle.
Aysel Abla onu o gün sevmişti.
Sonraki günlerde bu küçük ritüel yerleşti. Ayla iki poğaça alıyor, Aysel Abla sandviç uzatıyordu. “Yeme kızım o pis şeyleri,” diyordu. Ayla önce itiraz ediyor, sonra susup kabul ediyordu. O mutfakta içilen çay, Aylanın gününü daha başlamadan yumuşatıyordu.
Akın bunu fark etmişti.
Bir sabah koridordan geçerken mutfaktan gelen kahkaha sesiyle durdu. Saat erkendi. Ofis henüz uyanmamıştı. Kapı aralığından baktığında Aysel Abla ile Aylanın karşılıklı oturup çay içtiğini gördü. Aylanın omuzları gevşemişti. Gülüşü… iş yerinde alışık olmadığı kadar gerçekti.
Bir an durdu.
Sonra, farkında olmadan gülümsedi.
“Afiyet olsun,” dedi.
Ayla irkildi. Yüzü kızardı. Sanki yakalanmış gibiydi. Aceleyle ayağa kalktı, masasına yöneldi. Bilgisayarını açtı, notları düzenlemeye başladı. Aslında bunları Akına götürmesi onun görevi değildi ama Hande henüz gelmemişti.
Bir süre sonra Aysel Abla Akının odasından çıktı.
“Akın Bey notları istiyor,” dedi.
Ayla derin bir nefes aldı.
Dosyayı elden geçirdi, kapıyı tıklattı. Akın masasında oturuyordu. Göz göze geldiler. Aylanın içinden geçen şeyi kendisi bile tam olarak yakalayamadı; yalnızca bakışların onda bir yerleri titrettiğini hissetti. Hemen gözlerini kaçırdı.
Notları özetledi. Sesini sabit tutmaya çalıştı. Bitirdiğinde Akın başını salladı.
“Teşekkür ederim.”
Ayla çıkmak üzereyken masadaki sandviçi gördü. Düşünmeden, refleksle söyledi:
“Afiyet olsun.”
Kapıyı kapattığında kalbi hızlanmıştı.
Ne yapıyorsun sen?
Sana ne onun sandviçinden?
Akın ise bir an arkasından baktı. Şaşkın bir ifadeyle.
“Teşekkür ederim,” diye mırıldandı, geç kalmış bir fark edişle.
Günler böyle küçük, önemsiz gibi görünen anlarla ilerledi.
Bir öğle vakti, asansör kapısı kapanmak üzereyken Ayla koşarak geldi. Akın elini uzattı. İçeri girdiler. Kapılar kapandı. Sadece ikisi vardı. Asansör inerken bir an durdu, hafif bir sarsıntıyla. Ayla dengesini kaybeder gibi oldu. Akın kolunu uzattı—dokunmadı ama çok yakındı.
“İyi misin?” dedi.
Göz göze geldiler. Asansör yeniden hareket ettiğinde ikisi de farkında olmadan nefes aldı.
Akın kendini onun yanında sürekli kontrol ediyordu. Sesini, bakışını, duruşunu. Yalnızken bile yalnız kalmamaya çalışıyordu. Çünkü biliyordu: bir adım fazla atarsa geri dönüş olmayacaktı. Ama gözleri… söz dinlemiyordu.
Ayla da yavaş yavaş fark ediyordu. Akının sakin ama derin sesini. Kimseye yaslanmadan ayakta duran duruşunu. En çok da ona asla üstten bakmamasını. Bu kadar güçlü bir adamın bunu yapmaması, Aylanın içinde sessiz bir kapıyı aralıyordu.
Bir akşam ofis gecenin ritmine teslim olmuşken, Akın masasında oturuyordu. Saat ilerlemişti. Camlarda şehir yorgun bir yansıma haline gelmişti. Normalde herkes çoktan çıkmış olurdu. Ama bu gece… bir ışık daha yanıyordu.
Aylanın odasından.
Akın fark ettiğinde ekrana bakıyormuş gibi yaptı ama bakmıyordu. Kapıyı açıp “gidebilirsin” demedi. Demek istemediğini o an anladı.
Bir süre sonra Ayla dosyalarını topladı. Çantasını aldı ama çıkmadı. Akının kapısının önünde durdu.
“Akın Bey?”
“Evet?”
Bir dosya uzattı. Bahane gibi. Gitmiyordu.
“Geç oldu,” dedi Akın. “Bu saatte kalman gerekmiyordu.”
“Alışığım,” dedi Ayla.
Bu kelime Akının içinde bir yere dokundu. İnsan neye alışırdı? Yalnızlığa. Kimsenin “git” dememesine.
Ayla tereddüt etti, sonra aceleyle konuştu:
“İsterseniz… bir kahve yapabilirim.”
Sustu.
“Haddimi aştım.”
Akın gülümsedi.
“Bir kahve iyi olur.”
Ayla mutfağa yöneldiğinde Akın arkasına yaslandı.
Sadece bir kahve, dedi kendine.
Ama biliyordu—değildi.
Kahvenin kokusu odayı doldurduğunda, ikisi de bir şey olmuyormuş gibi davrandı. Ama bir şey oluyordu. Sessiz, yavaş ve geri dönülmez biçimde.