İlkay’ın ve Sonay’ın Yolu
Birce’nin Son Sabahı
Bugüne her şey o kadar normaldi ki…
İstanbul sabahın ilk ışıklarıyla uyanırken, mutlu bir günde uyanmanın huzurunu içimde hissediyordum. Alpay’la birlikte, hayatımızın en güzel sabahlarından birine uyanmıştık. Evimizde İlkay ve Sonay’ın neşeli kahkahaları yankılanıyordu. Küçük kızlarımız… Yaşları bir buçuk olmuştu ve her geçen gün büyüyorlardı. Onların her anı, hayatımıza anlam katıyor, günümüzü güzelleştiriyordu.
Alpay, sabah kahvaltısını hazırlarken ben, çocuklarımıza gözyaşları içinde gülümseyerek bakıyordum. İlkay ve Sonay, birbirlerinden ayıramadığımız, birbirlerine o kadar benzer ki, ikisini bir arada görmek bile bir mucize gibiydi. Yüzleri, her bakışları, gülüşleri, hepsi aynıydı. İki farklı ruh, bir bedende gibiydiler.
Bugün de normal bir gündü. Alpay’la birlikte, üniformalarımızı giyip kendimizi dışarıya attık. Küçük kızlarımızı bakıcıya bırakıp, Taksim’e gitmek üzere yola çıktık. İkimizin de günü yoğundu, ama yine de birlikte nöbet tutacağımız mutlu bir gündü. Birbirimize bakıp, “Bugün de başka bir gün,” dedik. Huzur doluydu her şey. Henüz bilmiyorduk, hayatımızın en değerli anını yaşıyoruz. Birbirimize dokunmak, son bir öpücük, her şeyin ardında kalan bu sevgiyi ne kadar hissediyorduk… Ama bir an sonrasını bilmeden geçiyorduk.
Taksim’e doğru yol alırken, İstanbul’un gürültüsü içinde, Alpay ile her şeyin yolunda olduğunu düşünüyordum. Kızlarımız büyüyordu, geleceğe dair umutlarımız vardı. Alpay, hayatı ne kadar sevdiğini her an bana hissettiriyordu. Hayatımızda hiçbir şey eksik değildi.
Ama sonra o an geldi. O an, tüm hayatımızın değiştiği an.
Patlama… Her şeyin bir anda çöktüğü, dünyanın başımıza yıkıldığı o an…
Birce olarak, her şeyin ne kadar hızlı olduğunu anlatmak zor. İlk patlamada, Alpay'ın elini sıkıca tuttum. O an, bir şeylerin yanlış olduğunu anlamıştım. Ama nasıl olduğunu, nedenini, geleceğimizi anlamadım. O sırada gözlerimi kapattım, her şey kararmıştı ama içimde, kafamın içinde tek bir şey vardı: İlkay ve Sonay... Ne olursa olsun, onları düşündüm. Onlar için yaşadım, hep bir arada olmalıyız diye düşündüm.
İkiz kızlarım, bu hayatın bana verdiği en güzel hediye… Ama onlara yetememek… O düşünce yüreğimi sarmıştı. Kızlarım, belki farkında değillerdi, ama o an, onlara elveda ediyordum. O kadar çok şey birikti ki içimde, bir anda hepsi yıkıldı. Hala onların gülüşünü, küçük ellerini hatırlıyorum. Ve son bir kez, onları düşündüm.
O an, her şey kaybolmuşken bile, gözlerimdeki sevgi ve bağlılık onları çağırıyordu. Düşüncelerim, onlara dair her şeydeydi.
Ve sonra karanlık…
Ama bir yandan da içimde bir umut vardı. İlkay ve Sonay’ın geleceği, hayatları… Belki de bizden bir şeyler alacaklardı. Birbirlerini, birbirimizin izlerini, gözlerini bulacaklardı. Çünkü onlar çok yakındılar. Birlikte büyüyeceklerdi.
İstanbul’un karmaşasında bir başka sonla başlamıştı hayatım. Benim öyküm burada bitmişti, ama kızlarımın yolculuğu henüz yeni başlıyordu.
_________
Yazarın anlatımıyla
Birce, bilmese de… belki de kalbinin en derin yerinde hep hissetmişti; minik kızlarının bir gün büyüyüp polis olacaklarını. Onları ilk kez kucağına aldığında, içini saran o tuhaf sıcaklık, yalnızca bir annelik içgüdüsü değil, geleceği sezmenin yüküydü belki de. Fakat o gelecek, doğdukları günden çok kısa bir süre sonra karanlık bir güç tarafından paramparça edildi. Kimlikleri bilinçli olarak silindi, geçmişleri yok edildi. Ve o günden sonra İlkay ile Sonay, bir daha asla bir arada olamadılar.
İlkay, henüz iki yaşına bile basmadan, İstanbul’da yaşayan, kendi çocukları olmayan bir aileye evlatlık verildi. Sevgiyle büyütüldü. İsmi değiştirildi, kimliği tamamen yenilendi. Ailesi ona sımsıkı sarıldı, ama içinde bir yer hep sessiz kaldı.
Sonay ise, İstanbul’dan Ankara’ya gönderildi. Henüz bebek yaşta, Ankara’daki devlet yetimhanesinde kaldı. Onun için hiçbir kapı çalınmadı, kimse onu istemedi. Zamanla susmayı öğrendi, beklememeyi öğrendi. Bir köşede sessizce büyüdü. Kayıtları kapatıldı. Kimsesizdi — hem resmi olarak hem de hissederek.
Birce ve Alpay’ın ölümünün ardından, geriye kalan tek şey, kızlarının birbirine ulaşmasını engelleyen görünmeyen bir eldi. O el, yalnızca geçmişlerini değil, gelecekteki yollarını da gizliyordu. O gücün kim olduğu bilinmiyordu. Ama bir şey vardı; bu iki kızın içinde, yıllarca sürecek bir eksiklik hissi bıraktı.
Kimseye söylemediler. Belki kendilerine bile itiraf etmediler. Ama içlerinde bir boşluk vardı, sürekli bir kaybı hatırlatan, tarif edilemeyen bir his. Bu eksiklik, her yaşta, her dönemde başka bir şekilde karşılarına çıktı.
Yıllar geçti.
İlkay, İstanbul’da Cinayet Bürosu’nda komiser oldu. Sonay, Ankara’da Gizli bir görev aldı. Hayat onları çok farklı yönlere savurdu, ama bir biçimde aynı çizgiye oturttu. Her ikisi de güçlü, kararlı, kayıplarının izini yüreklerine işleyerek büyüyen kadınlardı. Birbirlerinden habersiz, ama aynı mesleğin içinde; aynı yola, aynı duygulara dokunarak yürüdüler.
Aralarında hiçbir fiziksel temas, hiçbir ses, hiçbir bilgi olmamasına rağmen… bir bağ hep vardı. Gözle görülmeyen, sözle anlatılamayan bir bağ. Yalnızca kalpte hissedilen bir çağrı gibi. Bazen bir rüyada, bazen bir kalp çarpıntısında, bazen nedensiz bir boşluk hissinde ortaya çıkan bir şeydi bu.
İlkay, İstanbul’un sokaklarında adaletin izini sürerken, Sonay Ankara’da, ülkenin en tehlikeli görevine eğitimi biter bitmez atılmıştı. Kimliği silinmiş varlığı silinmişti. Fiziksel benzerlikleri fark edilebilecek kadar yakına gelmişti, ama ruhları bir o kadar yakın da olsa birbirlerini görmemişlerdi.
Aynı kararlılık, aynı derinlik, aynı yarım kalmışlık…
İlkay
Çocukluğuna dair hatırladığı en net şey, güven duygusuydu. Sıcak bir ev, mutfaktan yükselen yemek kokuları, gülümseyen bir anne ve babayla çevrili bir dünya… Gerçek anne ve babasını hatırlamıyordu. Ama onları aratmayan, sevgi dolu bir ailenin içinde büyümüştü.
Evlatlık olduğunu öğrendiğinde hayatında pek bir şey değişmedi. Çünkü onun için ailesi hep “gerçek” olmuştu. Her sabah yanında olan, onu gülümseyerek okula gönderen, küçük başarılarını alkışlayan bir anne ve baba… Ne var ki bu sıcaklık bile içindeki eksikliği tamamen silemedi.
Bazı geceler, hiçbir sebep yokken gözleri doluyordu. Ailesiyle neşeyle oyun oynarken, birden içini kaplayan o tanımsız hüzün… Adını koyamadığı, nedenini bilemediği bir boşluk. Ne kadar sevgi verilirse verilsin, derinlerde bir yerde eksik kalan bir şey vardı. Ve İlkay büyüdükçe bu boşluk, bir tür tutkuya dönüştü. Kim olduğunu öğrenme arzusu, geçmişin izini sürme kararlılığı…
Polis olmak onun için yalnızca bir meslek değildi. Adaletin peşinden gitmek, aynı zamanda kendini aramak demekti. Kimliğini, köklerini, içindeki eksikliği tamamlayacak parçayı… İstanbul’da cinayetlerin ardındaki gerçekleri çözmeye çalışırken, aslında kendi hayatındaki büyük sır perdesini de aralamaya çalışıyordu.
İlkay
Çocukluğuna dair hatırladığı en net şey, güven duygusuydu. Sıcak bir ev, mutfaktan yükselen yemek kokuları, gülümseyen bir anne ve babayla çevrili bir dünya… Gerçek anne ve babasını hatırlamıyordu. Ama onları aratmayan, sevgi dolu bir ailenin içinde büyümüştü.
Evlatlık olduğunu öğrendiğinde hayatında pek bir şey değişmedi. Çünkü onun için ailesi hep “gerçek” olmuştu. Her sabah yanında olan, onu gülümseyerek okula gönderen, küçük başarılarını alkışlayan bir anne ve baba… Ne var ki bu sıcaklık bile içindeki eksikliği tamamen silemedi.
Bazı geceler, hiçbir sebep yokken gözleri doluyordu. Ailesiyle neşeyle oyun oynarken, birden içini kaplayan o tanımsız hüzün… Adını koyamadığı, nedenini bilemediği bir boşluk. Ne kadar sevgi verilirse verilsin, derinlerde bir yerde eksik kalan bir şey vardı. Ve İlkay büyüdükçe bu boşluk, bir tür tutkuya dönüştü. Kim olduğunu öğrenme arzusu, geçmişin izini sürme kararlılığı…
Polis olmak onun için yalnızca bir meslek değildi. Adaletin peşinden gitmek, aynı zamanda kendini aramak demekti. Kimliğini, köklerini, içindeki eksikliği tamamlayacak parçayı… İstanbul’da cinayetlerin ardındaki gerçekleri çözmeye çalışırken, aslında kendi hayatındaki büyük sır perdesini de aralamaya çalışıyordu.
Sonay
O ise hiçbir zaman bir aile sıcaklığına dair net bir anıya sahip olmadı. Gerçek anne babasının yüzünü hatırlamıyor, seslerini duymuyordu. Küçük yaşlarda, yetimhaneye verildiği günlerden itibaren hayat, ona yalnızlıkla baş etmeyi öğretti..
Kendini bildi bileli, içinde bir boşluk taşıyordu. Açıklayamadığı, anlatamadığı, hatta kimi zaman bastırdığı bir eksiklik. Bazen sokakta yürürken bir çocuğun gözlerinde, bazen rüyalarında bir gölgenin peşinde hissediyordu bunu. Bir şeyin, birinin yokluğu… Ve ne kadar bastırsa da, o his hep geri geliyordu.