13.Bölüm

1745 Kelimeler
Avluda duyduğum seslerle ayağa kalktım, kapıyı yavaşça açtım. Yüzüme ılık bir hava çarptı. Günler sonra dışarı çıkmıştım. Avluda bir kalabalık vardı. Odaya geri girdim, üstümü değiştirip aşağı indim. meryem'in yanına gittim, ne olduğunu sordum: "Hayırdır Meryem?" "Valla öyle hayır değil Hevi. Karşı köyden iki aile kavga etmiş, kan dökülmüş. Ölen aile, 'kan kanla ödenir' diyor. Araya girenler sulh oluşturmaya çalışmış, lakin kabul etmemişler. Sonra başkaları girip, 'kana karşı bedel' demişler. Onlar da kabul etmiş. Ölen adamın küçük kardeşine verecekler kızı." "Ama kız daha on altı yaşında! Verecekleri adam kırk yaşında!" "Anası da kızını alıp buraya sığındı. 'Yardım etse Kadir Ağa eder' dedi. Kadir Ağa da her iki aileyi topladı, ama galiba kabul etmeyecekler. Kızı vermek zorundalar." "Vermeyecekler! O kızın hayatı mahfolmayacak!" "Sen ne dersin Hevi? Başına iş açma, sen ne yapacaksın ki?" "Sen demedin mi, her iki aile de karşı köyden?" Meryem : "Evet, dedim." "Bildiğim kadarıyla bu karşı köydekilerin geneli yoksul. Bizim köye gelip çalışırlar." "Evet, öyle de anlamadım seni Hevi." "Bu barış olacak ve o kız bedel olarak verilmeyecek! Sen mutfağa in, yemek hazırlığına başla." "Ama Hazan Hanım—" Meryem'in lafını yarıda kestim: "Sen hazır et, ben işim bitince yardıma geleceğim. Hazan Hanım da ses etmez. Örf adet bilir, karşı çıkmaz. Bir şey derse, 'Hevi dedi' dersin." "Bu arada, sulh nerede yapılıyor?" "Üst katta, büyük olan salonda. Sen delirdin mi Hevi? Hem nerede görülmüş bir kadının sulha katıldığı?" "Niye meryem? Susacak mıyız? O kızın hayatı yansın mı? Sen demedin mi, daha on altı yaşında!" Meryem bana, "Sen delirdin mi?" dercesine bakarken, ben onu arkamda bırakıp yukarı çıktım. Odaya girip giydiğim beyaz yöresel elbisemin üzerine altın kemerimi taktım. Sonra eğilip çekmeceden beyaz bir laçek aldım. *(Laçek: Doğu'da Kürt kadınlarının taktığı eşarp; genellikle beyaz renk olur.)* Aynanın karşısına geçip yorgun yüzüme baktım: *"Sen bu kadar güçsüz değilsin. Ayağa kalk ve senin gibilere el uzat."* Yüzümdeki soluk rengi kaybetmek için masada duran fondöteni yüzüme sürdüm, saçlarımı taradım ve eşarbı saçlarımın üzerine toka ile tutturdum. Hazırdım. Odadan çıkıp sulh yapılan salona doğru yürüdüm. Derin bir nefes aldım: *"Allah'ım, sen yardım et. O kızı kurtarmak için bana güç ver."* Büyük ahşap kapıyı açtım ve içeri adım attım. Oturmuş, bana şaşkın gözlerle bakan erkeklere tek tek baktım. En son Devran Ağa'da durdum bakışlarım. O da gelmişti. Bakışlarım Hejar'ı buldu. Bana bakmıyordu, başı önündeydi. Ona karşı içimde sadece nefret vardı. Kadir Ağa bana bakarak: "Hayırdır kızım?" "Hayırdır Ağam, müsaadeniz varsa söylemek istediklerim var." Hejar ayağa kalktı, "Çık odadan Hevi!" diye seslendi. Ama ben onun sözünü duymazdan geldim, gözlerimi bile çevirmedim. Konuşmamı sürdürdüm: "Bu genç kızın ne suçu var?" diye sordum, sesim odada çınladı. "Siz erkekler kan davasını kızların hayatıyla mı ödüyorsunuz?" İçlerinden biri homurdandı: "Sen kadınsın, karışma bu işlere!" Sert bir cevapla susturdum onu: "Susun da mantıklı düşünün! Bu kız daha on altı yaşında. Evlendireceğiniz adam ise kırkın'a merdiven dayamış. Eğer gerçekten kan davasını çözmek istiyorsanız, alın size bedel!" Kadir Ağa'ya döndüm: "Ağam, müsaadenizle, bana mehir olarak verdiğiniz üç kilo altını kan bedeli olarak sunuyorum. Bu para karşılığında artık geri dönüş olmayacak. Ama bu masum kızı da bir 'bedel' olarak yakmayın!" Onlar kendi aralarında konuştular ama biri “ Bu olmaz “ diyerek konuştu . Beni dinleyin ağalar! Diyerek sesimi yükseltim .Bu genç kızın ne suçu var?" dediğimde orta yaşlı biri, “Eğer bu evlilik olmazsa ,çok kan dökülecek ! “ Diye karşılık verdi . Herkesten aynı ses çıktı “ Nasuh ağa doğru der “ bu sözü söyleyen adam kendini dikleştirdi duyduğu sözler karşısında . Öfke ile konuştum : O mu bu kavgayı başlattı? O mu elinize silah verip sizi kavgaya gönderdi? O mu size 'Gidin, öldürün!' dedi? Öleni geri getirecekse, karşı çıkmam. Gidin, öldürün, dökün kanı! Lakin giden geri gelmeyecek. Daha fazla kan dökülmesin!" Kalabalığın içinde dolaşarak konuşmaya devam ettim . "Bu kız daha çok küçük. Kızı isteyen adama baktım; kızın yaşında biriyle nasıl evleneceksin? Vicdan kabul eder mi? Eşinin, çocuklarının yüzüne nasıl bakacaksın? Yapmayın ağalar, beyler! Genç bir kızın günahına girmeyin. Siz ona merhamet edin ki Allah da size merhamet etsin.siz de böyle bir durumla karşılaşmayın." Odaya derin bir sessizlik çöktü. kızın babasın’ın gözleri doluydu, bana minnetle bakıyordu. Adamlar arasında fısıldaşmalar başladı. Yoksul oldukları için teklifimi kabul etmeye yanaştılar. Tam o sıra Devran Ağa ayağa fırladı: "Bu parayı, hatta fazlasını ben vereceğim!" dedi. Sonra kızın babasına döndü: "Sen kızını okutacaksın , ona sahip çıkacaksın. Bütün okul masraflarını da ben üstleneceğim." Gözlerim doldu. Devran'a minnet dolu bir bakış attım. Kadir Ağa ise gülümseyerek: "O halde barış olsun. Bir daha kan dökülmesin inşallah," diyerek noktayı koydu. Odadan çıkarken, genç ağaların hayran bakışlarını hissettim sırtımda. Hejar'ın gözleri ise hâlâ üzerimdeydi. Ama ben sadece bir genç kızın hayatının kurtulduğunu düşünüyordum. İşte asıl zafer buydu. Acı çekmiştim ve bir gün bu acılar son bulacaktı; buna inanıyordum. Ama şimdi daha güçlü olmalıydım. Güçsüz kadınlara güç olacaktım." Basamaklardan aşağı indim ve mutfakta meryeme'e yardım ettim. Her şey hazırdı. Geniş bir sofra serdik. Herkes barış yemeğini yedikten sonra çaylarını içti ve tek tek konaktan ayrıldı. Ben, gidenleri uğurlayan Kadir Ağa, Miran ve Hejar'a baktım. En son Devran ayrıldı konaktan. Hazan Hanım yanıma gelip, "İyi yol yordam bilirsin. Misafirleri güzelce uğurladın. Kendine gel, sakın kendini bu evin hanımı sanma ama penahi soy adını iyi taşı “ dedi. Ona dönüp baktım: *"Sakın ola ki benden bir şey beklemeyin. Bu sadece o kız içindi. Onun da sonu benim gibi olmasın, vicdansız insanların eline düşmesin diye tüm çabam” Hazan Hanım bana öfkeyle baktı: *"Ne olmuş? Ben sana bir şans verdim! Oğlum senin gibi birini karısı etmiş, koynuna almış. Küstahlık edersin?" “Ya siz nasıl bir insansınız? Siz de bir kadınsınız, beni en çok siz anlamalısınız! Ne çektiğimi bir kadın olarak bilmeniz lazım ama malesef bunu sizde göremiyorum dedigimde hazan hanımın “ hadsiz “ diyerek bağırdı çok mu kolay sanıyorsunuz? Ama unutma Hazan Hanım, bir gün geldiğim gibi gideceğim bu konaktan. Susuyorsam , bu senin evladın içindir!" Ona öfkeyle baktım ve ardımı döndüm. Tam o sırada genç bir kız bana ağlayarak sarıldı: “Sağ ol Hevi Hanım'ım, Allah razı olsun!" *"Sen de kimsin?"* diye sordum. *"Ben Ceylan. Kan davası için evlendirilecek olan kız..."* Ona gülümseyerek baktım: *"Memnun oldum Ceylan."* Sonra orta yaşlı bir kadın elimi tutup öpmek istedi. Elim geri çektim orta yaştaki kadına sarıldım: *"Geçmiş olsun. İznin olursa, ben senin elini öpmek isterim teyzem. Kızına sahip çıktığın için, arkasında durduğun için... Ceylan belki birçok konuda zorda kalmış olabilir, ama senin gibi bir annesi varken sırtı yere gelmez. Benim de annem çok çaba gösterdi, lakin kaderde bu varmış. Ama Ceylan'ın kaderi, Allah'ın izniyle iyi olacak. Buyrun, salona geçelim, konuşuruz."* Diyerek onları üst kata yönlendirdim. Arkamızda bana öfkeyle bakan Hazan Hanım, bu sözlerime iyice kızmıştı. Salona geçtiğimizde Ceylan'ın gözlerindeki korku yerini minnettarlığa bırakmıştı. Annesi Fatma Teyze'nin elini tutarak: "Teyzeciğim," dedim yumuşak bir sesle, "Artık korkmayın. Bu evin kapısı size her zaman açık. Ceylan okusun, kendi ayakları üzerinde dursun. Kimse ona zorla bir şey yaptıramaz." Fatma Teyze'nin gözleri doldu: "Allah senden razı olsun kızım. Senin gibi birini çıkardı allah karşımıza .” Siz oturun ben bize çay getireyim akşam burda kalın misafirimiz olun . “ Olmaz yeterince zahmet - diyen fatma teyzenin sözünü yarıda kesip mutfağa yöneldim. Meryem hummalı bir şekilde çay demliyordu. Bana anlamlı bir bakış attı: "Hevi, Kadir Ağa seni sordu. 'Neden o kız için bu kadar uğraştı tanırmı diye." Çaydanlığın buharına bakarak cevap verdim: "Çünkü meryem, ben o kızın görmesemde çaresizliğini yüreğimin derinlerinde hissettim. Kimse bana el uzatmamıştı o gün..." Ama ben elimden geldiğince yardıma ihtiyacı olanlarla yardım edeceğim. Koridorda ayak sesleri duyuldu. Devran Ağa, elinde bir çanta ile içeri girdi: "Ceylan'ın okul masrafları için." diyerek çantayı masaya bıraktı. Sonra bana döndü, "Seninle konuşmamız lazım Hevi." Bahçeye çıktık. Gün batımının kızıllığı yüzümüze vuruyordu. Devran derin bir nefes aldı: "Bu cesaretini takdir ettim ama... Bu toplumda bazı kurallar..." "Kurallar mı?" diye araya girdim, "İnsanların hayatlarını karartan kurallar mı? Devran Ağa, sen de mi..." "Beni yanlış anlama," diye sözümü kesti, "Sadece dikkatli ol diyorum. Senin güvende olmanı istiyorum. Belki de haklısın Hevi. Belki değişim zamanı gelmiştir." Bu arada Ceylan'ın Okumasına Vesile Olduğun İçin Teşekkür Ederim... Devran bana bakarak tebessüm etti. Gözlerinde, içten bir minnet ve sıcak bir anlayış vardı. “Belki bir gün sana da yardımım dokunur," dedi yumuşak bir sesle. O an, kelimelerin ötesinde bir şeyler hissettim; sanki hayat, bize görünmez iplerle dokunmuştu. O bahçeden çıkıp giderken, arkasından bakakaldım. Gölgesi uzadıkça, içimde garip bir hüzün ve aynı zamanda bir ferahlık belirdi. Derin bir nefes aldım ve usulca içeri girdim. Akşam yemeğinde herkes bir araya toplandı. Kadir Ağa'nın duasıyla sofraya oturduk: "Allah, aramızdaki bu barışı daim etsin." Ceylan yanıma ilişti. Kulağıma fısıldadı: "Hevi Abla, ben doktor olacağım. Sana söz veriyorum." Gözlerim doldu. Belki de tüm bu mücadeleler boşuna değildi. Belki bir gün, Ceylan gibi daha nice kızlar kaderlerini değiştirebilecekti. O gece yatağıma uzandığımda, yıllar sonra ilk kez içimde bir umut ışığı hissediyordum. Kaderin peşinde koşarken, belki de kaderimi kendim yazmaya başlamıştım. Yazardan..... Hevi, Devran'a karşı içinde bastırılmış bir hayranlık taşıyordu. Onun cesareti, inceliği ve bilge duruşu, ruhuna dokunuyordu. Ne var ki evli olduğu için bu hisleri dizginlemeye çalışıyor, kendini suçlu hissediyordu. Devran ise bal gözlü Heviy’e delicesine âşıktı Hevi'yi bu “cehennemden" (belki de mutsuz evliliğinden veya içinde bulunduğu zor durumdan) kurtarmak istiyordu. Ancak niyeti asla şahsi değildi; sadece saf bir insanlık görevi gibi görüyordu bunu. “Belki de Kader Bazen Yollarımızı Yanlış İnsanlara Çıkarır, Ama Asıl Doğru Olan Bir Gün Sizi Bulur..." Gün batımının solgun ışığı bahçeye düşerken, Hevi pencerenin kenarına yaslanmış, Devran'ın ardından bakıyordu. Ayak izleri toprakta silinmiş , sanki hiç orada olmamış gibi... Ellerini kavuşturdu, parmaklarındaki hafif titreme bu kez yorgunluktan mıydı, yoksa yüreğindeki o bastırılmış çırpınıştan mı bilmiyordu. *"Belki de kader,"* diye geçirdi içinden, *"bizi yanlış insanlara çıkarır ki, doğru olanın değerini anlayabilelim diye..."* Devran'ın ona bıraktığı son söz, *"Belki bir gün sana da yardımım dokunur,"* cümlesi, hafızasında bir **ninni gibi** dolanıyordu. Sanki hayat, onu **ateşle imtihan ederken**, bir elin uzanıp kendisini kurtaracağına dair gizli bir vaatti bu. Ama Hevi biliyordu: Kurtuluş, asla başkasının elinde değildi. Kader bazen insanı çıkmaz sokaklara sürüklerdi. Belki de o evlilik, Hevi'nin yanlış yönlendirilmiş bir umuduydu. Ya da Devran'ın Heviy’e olan aşkı, kendini feda etme arzusundan ibaretti. Ama bazen... En karanlık anlarda, En umutsuz yollarda, Doğru insan bir ışık gibi beliriverirdi. Devran'ın o gülümsemesi, Hevi'ye yeniden başlamanın mümkün olduğunu fısıldıyordu. Belki de aradığı kurtuluş, bir insanda değil, kendi içindeydi. *"Yaşadığım her acı, beni gerçek mutluluğa hazırlıyor," diye düşündü Hevi. Belki Devran Hevin’in kaderiydi. Belki Hevi'nin kaderi, önce kendini bulmaktı. Hayat bize yanlış insanları gösterir ki, doğru olanın kıymetini bilelim diye. Bazen kaybolmamız gerekir ,ki bulunduğumuz yerin değerini anlayalım. Ve unutmayın: “Kader, çölde kaybolmuş bir yolcuya suyu değil, kuyuyu bulmayı öğretir. -
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE