ON DOKUZUNCU BÖLÜM

3586 Kelimeler
Nikâhtan sonra öğle yemeklerini bir restoranda yediler. Sinan'ın mutluluktan içi içine sığamazken, Zeynep sessizdi. Yeni kocasının bütün konuşma çabalarını boşa çıkardı. Önündeki yemeği de yemiyor, çatalıyla öylece dürtükleyip duruyordu. "Tamam," dedi Sinan elini Zeynep'in çatalı tutan elinin üzerine koyduktan sonra. "Oturduğumuzdan beri sana ulaşmaya çalışıyorum ama ne yazık ki her seferinde, 'Aradığınız Zeynep'e şu anda ulaşılamıyor,' mesajıyla karşı karşıya kalıyorum. Zavallı yemeğini de yemiyor, adeta işkence çektiriyorsun. Söylesene bana, neyin var? Artık canını sıkmanı gerektirecek bir durum da kalmadı. Oğlumuzu koruyacağız. Ateş'i Alaz'a vermeyeceğiz. Onu bizden alamayacaklar. Daha neyi düşünüyorsun bu kadar?" Zeynep elindeki çatalı bırakıp, elini Sinan'ın elinin altından sıyırdı. Üzüntü dolu gözlerini genç adama dikti. Tüm bunların arasında bile Sinan'ın Ateş'i sahiplenip 'oğlumuz' dediğini gözden kaçırmamıştı. Peki ya Ateş de Sinan'ı böylesi bir kolaylıkla benimseyecek miydi? Sıkıntıyla iç geçirdi. "Başını sonunu düşünmeden bir işe kalkıştık Sinan. Oğlumun ne diyeceğini hiç düşünmedim. Yaşı küçük, ne olduğunu belki anlamaz ama onun izni olmadan ben bir iş kalkıştım. O babasını tanımıyor evet, ama onun yine de bir babası var ve belki de o, Alaz'ın rolünü bir başkasına yüklemeye çalıştığım için beni suçlayacak. Doğru mu yaptık biz, buna emin değilim artık." Sinan boşta kalan eline ve Zeynep'in söylediklerine acı acı güldü. "Ateş yaşına göre oldukça akıllı ve olgun bir çocuk," dedi. "Seni anlayacaktır." Genç kadının gözlerinde şüpheli, ancak umut dolu bir ışık yandı. "Öyle mi dersin?" Sinan başını salladı. Zeynep'e güvence vermek için gülümseyerek "Elbette öyle diyorum, sen bana güven," dedi. Zeynep biraz gevşeyerek çatalını tekrar eline aldı. Tam anlamıyla ikna olmasa da, yemeğini yiyebilecek kadar rahatlamıştı. Aslında Sinan'la yaptıkları bu basit konuşmanın normal biriyle yaptığından hiçbir farkı yoktu. Başka biri de karşısına geçip, her şey iyi olacak, diyebilirdi. Ancak Zeynep onlara değil, Sinan'a güvenirdi. Arkadaşının ve de yeni kocasının hiçbir zaman boş vaatlerde bulunmadığına yakından şahitti sonuçta. Yemekleri bittikten sonra ofise gitmek üzere yola koyuldular. Zeynep iş yerinin önüne geldiklerinde arabadan inerken Sinan da onunla birlikte dışarı çıktı. Arabanın kapısını kilitlediğini duyan Zeynep, şaşkınlıkla Sinan'a baktı. "Sen de mi geleceksin?" diye sordu. "Evet. Burcu ile yeni gelişmeleri konuşup, bundan sonra çizeceğimiz rotayı belirleriz diye düşünmüştüm. Şu anda dava için avantajlı durumdayız. Ancak bunu koruyabilmemiz için Burcu ile ittifak halinde olmalıyız." Sinan'ın bu kadar düşünceli olmasına bir kere daha şükreden Zeynep, genç adama gülümsedi ve önden ilerleyerek ofisin kapısını anahtarıyla açtı. Arkasından gelen Sinan, Zeynep'in odasına geçerken genç kadın elindeki çantasını ve üzerindeki hırkayı bırakıp Burcu'nun odasına yöneldi. Kapısı aralık olan odanın içinde masasının üzerine eğilmiş, çalışır halde bulduğu Burcu ile Zeynep gülümsedi. Bazen çevresinde olan bitene öyle bir soyutluyordu ki kendisini Burcu, Zeynep onun görünenin arkasındaki yaralarını merak ederken buluyordu kendisini. Tıpkı şimdi olduğu gibi, işlerine yoğunlaştığında, aslında onun bir şeylerden kaçmaya çalıştığını düşünüyordu. Saygısızlık olmasın diye aralık kapının kemerine birkaç kere tıkladı genç kadın. Burcu başını kaldırıp Zeynep'e baktı. Yorgun bir gülümsemeyle gözlüğünü çıkarırken "Gelsene," diye mırıldandı Burcu. Zeynep bekletmeden içeriye girdi. Daha önce sayısız defa oturduğu koltuklara artık daha rahat bir şekilde geçip, oturdu. "Çok fazla çalışıyorsun," diyerek sitem etti. Burcu parmaklarıyla gözlerini ovaladıktan sonra elini boş ver dercesine salladı. "Ben halimden memnunum," dedi. "Bu tempoyu seviyorum." "Belki de bu yüzden yalnız kalıyorsundur. Geçen günkü randevun da benim yüzümden mahvoldu hem..." Burcu kıkırdadı. "Sana o gün de söyledim. Benim için daha iyi oldu. İkinci bir randevu olmasın diye kıvrım kıvrım kıvranacağıma ilk randevuya bile gitmemek benim için yeni bir şey değil." "Sen öyle diyorsan..." "Evet, efendim. Kesinlikle öyle diyorum. Ee, sen niye gelmiştin peki?" Zeynep konunun kendisine gelmiş olmasından rahatsızlık duyarak yerinde kıpırdandı. Sinan ile Burcu'nun kendisini tedirgin eden bir geçmişleri vardı. Kendisine sonsuz bir güvenle kucak açan bu kadının üzüntü sebebi olmak istemiyordu. Ancak bu konunun onu üzeceğini de öylesine bir içgüdüyle biliyordu. Oturduğu yerde kıpırdanıp dururken odaya Sinan girdi. Burcu kapıdaki hareketlenmeyle oraya baktığında Sinan'ı gördü ve yüzü düştü. "Sen de mi gelmiştin?" diye sordu aksi bir sesle. Sinan burnundan alayla bir nefes bıraktı. "Geçen gün randevuya çıktığın adamı mı görmeyi bekliyordun yoksa?" dedi o da karşılık olarak sert bir şekilde. Burcu kaşlarını çattı. Sesindeki siniri saklayamadan Sinan'a cevap verdi. "Kimseyi beklemiyordum. Hem bekleyecek olsaydım da bu yalnızca beni ilgilendirirdi." Sinan Zeynep'in yanına gidip, koltuğa oturdu. Burcu'ya cevap vermek yerine bütün ilgisini Zeynep'e yöneltti. "Söyledin mi?" diyerek Zeynep'in gözlerine baktı. Zeynep kaçamak bakışlarını Burcu'ya çevirip başını iki yana salladı. Sinan Zeynep'in tereddüdüne anlam veremezken kaşlarını çattı. "Ne söyleyecekti ki?" diyerek araya girdi Burcu. Ters bir şeylerin olacağını sezinlemişti sanki. Kalbi göğsünü şiddetle dövmeye başlarken, nefesi boğazını sıkıp boğulacak gibi olmasına neden oldu. Gelecek darbenin şiddetine hazırlıksızdı. Tüm bu kriz halleri bundandı. Burcu'nun sorusuyla genç kadına döndü Sinan. Bir an o da kendisini tuhaf hissetti. O ana kadar düşünmediği şeyler bir bir önüne dikilmeye başladı. Karşılarında iyi ya da kötü bazı şeyleri paylaştığı bir kadın vardı. O kadın, bir zamanlar ona âşıktı. Sinan ise o aşkı almış, bozuk para gibi harcayarak Burcu'yu bir kenarda bırakmıştı. Şimdi söyleyeceklerinin ise bu kadın üzerinde nasıl bir etkisinin olacağını bilmiyordu. "Biz evlendik," dedi bir anda. Burcu kaşlarını çattı ama tek bir kelime bile etmedi. Birkaç kere gözünü kırpıştırdıktan sonra gözleri bir inkâr hevesiyle Zeynep'e kaydı. Başını iki yana salladı. "Özür dilerim ama ne dedin?" diye sordu bakışları tekrar Sinan'a döndüğünde. "Evlendik. Biz Zeynep'le evlendik," diyerek tekrar etti sözlerini genç adam. Burcu yutkundu. Çenesi titrerken gözleri akmaya hazır yaşlarla doldu. Karşısındaki ikili duygularını anlayamasın diye başını hemen önüne eğdi. Derin derin solumaya çalıştı ama nefesi yetmedi. Ciğerlerini oksijenle doldurma ihtiyacıyla kıvranırken parmakları masanın kenarlarını yakaladı. Onun bu sessizliği Zeynep'i de, Sinan'ı da endişelendirdi. Dikkatle baktıklarında Burcu'nun titrediğini fark ettiler. Zeynep aceleyle ayağa kalkarken "Burcu?" dedi. "Burcu, iyi misin?" Burcu zar zor başını Zeynep'e çevirip eliyle genç kadını durdurdu. Kalan son nefesleriyle "İyiyim," dedi. "Bana su getirebilir misin?" Zeynep mutfağa koşarken Sinan da ayağa kalkmıştı. Burcu'nun soluklanabilmek için verdiği çabayı gördüğünde genç kadının yanına varıp, başını avuçları arasına aldı. Yüzüne düşen saçları geriye itip kadının bakışlarını görme ihtiyacıyla "Burcu aç gözlerini," dedi. Burcu Sinan'ın avuçları arasında hapsolmuş başını iki yana salladı. İhtiyaçla solumaya çalışırken, Sinan'dan kurtulmak için elleriyle Sinan'ın ellerini ittirmeyi denedi. Ancak zayıf müdahaleleri bir işe yaramadı. "Bırak... Bırak beni," diye fısıldadı. O anda nereden geldiğini anlayamadığı bir güçle "Dokunma sakın bana!" diye bağırdı. Bir çığlıkla açılan nefesinden sonra gözlerindeki yaşlar art arda süzülmeye başladı. Karşısındaki adamın karşısında küçük düştüğü için kendisinden nefret ediyordu. Bu sırada içeriye giren Zeynep ise artık ne kadar yanlış yaptığını anlamıştı. Burcu açıkça âşıktı işte Sinan'a. Ve şimdi sevdiği adamı Zeynep'le birlikte görecek olmanın acısını yaşıyordu. Onun kalbini rahatlatma arzusuyla doldu her yanı. Usulca yanaşıp elindeki suyu Burcu'ya uzattı. Onun titrek ellerle alığı suyu alttan destekleyerek genç kadına içirdi. İçinde kalan birkaç damlayı eline döküp, Burcu'nun yüzünü sıvazladı. Burcu istemese de Zeynep'in ellerini sertçe kendisinden uzaklaştırdı. "Bırak. İyiyim ben," dedi. Zeynep Burcu'nun soğukluğuna üzülse de alınmadı. İsteği üzerine ondan uzaklaştı ve Sinan'ın yanına sokuldu. Yaşadıklarına bir mazeret üretmeye çalışan Burcu ofis koltuğundan kalkıp ellerini masasına yasladı. "Az önce olanlara şahit olduğunuz için üzgünüm," dedi. "Panik atak hastasıyım ve bazen olur olmadık krizlere girebiliyorum. Sizin için de uygunsa ne hakkında görüşmek istiyorduysanız daha sonra görüşelim. Öğleden sonra gireceğim bir davam olmadığı için dinlenmeye karar verdim. Şimdi müsaadenizle." Burcu'nun son kelimesini söyledikten sonra masanın üstündeki dosyaları toplamaya başlamasıyla Sinan ve Zeynep birbirlerine baktılar. Israrcı olmanın işe yaramayacağını fark ettiklerinde odadan çıktılar. Burcu kimsenin dağıldığına daha fazla şahit olmaması için eşyalarını toplar toplamaz iş yerinden ayrıldı. Bulduğu ilk taksiye bindi ve evine gitti. Tüm bir öğleden sonrası Zeynep'e zehir olmuştu. Burcu'nun yaşadıklarını kendisi yaşamış gibi içi yanmıştı. O güçlü, o vakur kadının bir anda böylesine çöküntüye uğradığını görmek en güvenilir binanın bir depremle yerle bir olduğunu görmekle eşdeğerdi. Kafasını toplayamadığı için Sevgi Hanım'dan birkaç kere azar işitmiş, öyle ya da böyle günün sonunu getirmişti. Evde de endişelerini tetikleyen bir sorunla yüzleşmek zorunda olması, onu bu günün uğursuz bir gün olduğuna inandırdı. Sinan'ın işleri bitince, genç adam karısını iş yerinden aldı ve birlikte eve doğru yola çıktılar. Öğlenki mevzu, sözsüz bir anlaşmayla konuşulmamak üzere derinlere gömüldü. Ancak arabanın içindeki gergin hava Sinan'ı rahatsız ediyordu. Vites üzerindeki elini kaldırıp, Zeynep'in kucağındaki elini tuttu ve dudaklarına götürüp, üzerine minik bir öpücük kondurdu. "Seni neyin üzdüğünü biliyorum. Ama sakın canını sıkma. Ateş bu durumu çok güzel karşılayacak." Zeynep Sinan'ın imzaları attıktan sonra artan samimiyetine kafa yormayı başka bir zamana bırakıp elini çekti. Başını cama çevirip akan yolu izlemeye başladı. "Umarım dediğin gibi olur," diye fısıldadı. Eve girdiklerinde Ateş kapı sesini duyup, koşarak onları karşılamaya geldi. Önce annesine sımsıkı sarıldı. Annesinin her yanını ıslatan öpücüklerinden sıyrılabildiğinde Sinan'ın kucağına atladı. "Ateş parçası, ne yaptın bakalım bugün?" diye sordu Sinan oğlanın saçlarına bir öpücük bıraktıktan sonra. Ateş ellerini Sinan'ın omuzlarına yerleştirdikten sonra kendisini geriye attı ve iri iri açtığı gözleriyle konuşmaya başladı. "Bugün parka gittik. Orada bir sürü arkadaşla oyun oynadım. Can'la arabalarımızı yarıştırdık. Senin aldığın mavi arabamla onu yendim, sonra..." Ateş konuşmaya devam ederken hep birlikte içeriye geçtiler. Ateş anlattı, onlar dinlediler. Rana hanımı da gönderdikten sonra Zeynep sofrayı kurdu. Eli ayağı birbirine dolanıyordu. Her şey hazır olunca içeriye seslenip, Sinan ve Ateş'i çağırdı. Önden Ateş çığlık çığlığa kahkahalar atarak mutfağa girdi. Arkasından da canavar taklidi yapan Sinan, elleri önde ağzını yüzünü farklı şekillere sokarak Ateş'e yetişti. Tam Ateş annesinin bacaklarına sarılacakken, Sinan küçük oğlanı yakaladı ve Ateş'in göbeğini ağzına hizalayarak, Ateş'i yermiş gibi yaptı. Küçük çocuk bir yandan gülüp, bir yandan Sinan'ın ellerinden kurtulmaya çalışırken Zeynep de onların bu hallerini sevgiyle izledi. Sonra ciddi olmaya çalışarak kaşlarını çattı. "Geçin bakayım masaya. Yaramazlık yapmak yok." "Ben yaramazlık yapmıyorum. Sen Sinan abime kız anneciğim, beni yemek istiyor." Zeynep Sinan'ın kucağından Ateş'i alıp, sandalyesine oturttuktan sonra bir elini beline koydu, diğerini de Sinan'a doğru sallamaya başladı. "Oğlumu neden yemek istiyorsun Sinan abisi? Ayıp değil mi?" Sinan Ateş'in yanına oturdu ve küçük çocuğun kolunu tutup bir ısırık da oradan almaya çalıştı. "Ama sen oğlunun tadına baktın mı hiç annesi? Bu yakışıklı çok lezzetli ya." Ateş kolunu kendine çekip Sinan'a kaşlarını çattı. "Ben de senin tadına bakarım bak, görürsün," derken Zeynep tabaklara yemek servisini tamamlayıp kendi yerine oturdu. "İkiniz de birbirinizi yemek yerine önünüzde duran yemeklerinizi yeseniz daha iyi olmaz mı?" dedi ve sonra çok ciddi bir şey yapıyormuş gibi yemeğini yemeye başladı. Sinan ve Ateş bir süre birbirlerine baktılar ve aynı anda kahkahalarla gülmeye başladılar. Genç kadın Sinan'ın ortamı yumuşatmaya çalışmasını takdirle karşılıyordu. Eve geldiğindeki gerginliğinden katman katman sıyrılmış, artık kendini daha rahat hissediyordu. Bir yandan kendi yemeğini yerken, diğer yandan oğlunu da doyurdu. Yemekler bittikten sonra ise artık konuşma vaktinin geldiğine karar vererek oğluna gülümsedi. "Doydun mu anneciğim?" diye sordu oğlunun saçlarını okşarken. Ateş başını salladı. Sonra annesine sırt çevirip, Sinan'a umutla baktı. "Sinan abi, biraz daha oyun oynayabilir miyiz?" Sinan küçük çocuğun kendisinden bir şey istemesine içi giderek karşılık verdi. "Oynarız tabi paşa oğlan, ama önce annen ve benim sana söylememiz gereken bir şey var. Ondan sonra hala oyun oynamak istersen, seninle oynarız." Annesi ve Sinan abisinin kendisine söyleyeceklerini merakla bekleyen Ateş, gözlerini annesinin gözlerine dikti. Zeynep birkaç başarısız girişimden sonra boğazını temizledi ve yutkundu. Oğluna gülümseyip başını yana eğdi. "Bir tanem," dedi. "Biz... Sinan abinle biz... Yani, şey... Biz..." Yardım isteyen bakışlarını genç adama çevirdi. Öylesine tutulmuştu ki, devamını getirebileceğinden emin değildi. Sorumluluğu devralmaya karar veren Sinan "Ateş parçası," diyerek Ateş'in dikkatini kendisine çekti. "Annenle ben sen daha mutlu ol diye bir karar verdik. Sen, ben ve annen burada çok mutluyuz değil mi?" Ateş başını ciddiyetle sallayarak Sinan'ı onayladı. Sinan da ona gülümseyerek devam etti. "İşte, bu mutluluğumuz hep sürsün, sen hiçbir yere gideme diye seni kendime almaya karar verdim. Ve bunu sağlamak için de biz annenle evlendik." Ateş'in kaşları önce çatıldı, sonra biraz düşündü ve bakışlarında meraklı bir ifade oluştu. İncecik kaşları düzelirken bu sefer de meraktan havaya kalktılar. "O zaman sen şimdi benim babam mısın?" diye sordu. Çocuk aklının kavradığı ilk şey bu oldu. Oğlunun sözlerinin ardından, Zeynep ağzından bir hıçkırığın kaçmasına engel olamadı. Elini hemen ağzına kapatırken gözyaşları yanaklarını ıslatmaya başladı. Sinan da farksız değildi. Ateş'in sorusu kalbinde derin bir yara bırakmıştı. Küçük oğlanı kucağına çekti ve dizine oturttuktan sonra bir eliyle Ateş'in saçlarını alnından geriye doğru sıvazladı. "İster miydin?" diye sordu. Ateş tekrar düşündü. Sonra usul usul başını salladı. "İsterdim," dedi fısıldar gibi, söylediklerini biri duyup da umudunu elinden alıverecekmiş gibi... Sinan daha fazla dayanamadı. Ateş'i kendi evladıymışçasına bağrına basarken "O zaman ben senin babanım," dedi. "Ben sen ne istersen, o olurum." Sinan ve oğlunu o şekilde görmeye daha fazla dayanamayan Zeynep, mutfaktan çıkarak odasına koştu. Kapısını kapatır kapatmaz sırtını kapıya yaslayıp aşağı doğru kaydı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. "Neden?" diye soruyordu bir yandan da. "Neden böyle olmak zorundaydı? Neden oğlum kendi babası varken başkalarında babasını aramak zorundaydı? Ben ne yaptım sana Allah'ım? Ne günah işledim de beni evladımla bir başıma bıraktın? Alaz yüzünden... Hepsi onun yüzünden... Neden o böyle? Ondan nefret ediyorum! Nefret... Nefret ediyorum!" Fısıltıları sayıklamalara dönmüşken kapısı usulca çalındı. Gücü tükenen kollarını kaldırıp yüzündeki yaşları sildi. Sonra kapının arkasından kalkmak yerine birazcık yana kayarak gelenin geçebileceği kadar açık alan bıraktı. "Gel," diye seslendi. Açılan kapının arkasından Sinan yavaşça içeriye girdi. Aynı yavaşlıkla kapıyı kapatıp, Zeynep'in yanına yere çöküverdi. Bir süre ikisi de sessizce oturdu. Daha fazla suskunluğa dayanamayan Sinan "Seni ağlarken görmeye dayanamıyorum," dedi. Zeynep bu sözlere ufak bir tebessüm etti. "Ben de sana hep ağlarken yakalanıyorum." Sinan kucağındaki ellerini nereye koyacağını bilemeyerek yumruk yaptı ve sonra yumruklarını açıp, ellerini saçlarının arasından geçirdi. "Her şey yolunda gitmişken, neden ağlıyorsun diye sorsam kızar mısın?" Zeynep'in çenesi tekrar titremeye başladı. Sol gözünün kenarına kadar gelen bir yaş izinsizce aşağı yuvarlanırken, onu sağ gözünden akan bir başka damla daha izledi. "Oğlumun bir babaya bu kadar çok ihtiyacı varken Alaz'ın olmamasına ağlıyorum. Yıllarca yanımızda bile olmamışken, baba olduğunu sanıp dava açabilme cesareti göstermesine ağlıyorum. Ateş'in sana 'sen şimdi benim babam mısın?' derken yüzünde gördüğüm o umuda ağlıyorum. Bizim yüzümüzden kendini ateşe atan sana ağlıyorum. Yalnız geçecek ömrüme ağlıyorum. Ben hepimizin yerine ağlıyorum..." Sevdiği kadının acısına daha fazla dayanamayan Sinan dönüp Zeynep'in yüzünü elleri arasına aldı. "Ağlama," dedi parmakları Zeynep'in gözyaşlarını silerken. "Yalvarırım ağlama. Sen yanımda olduğun sürece biz her şeyin üstesinden geliriz." Sonra durdu, bunu söyleyip söylememe konusunda kararsızlık yaşasa da daha fazla içinde tutamayacağına karar verdi. Bir cesaretle "Zeynep," dedi. Kendisine düşünme fırsatı tanımadan konuşmaya devam etti. "Ben seni seviyorum. Yıllardır bunu içimde yaşıyorum. Ama artık öyle olmak zorunda değil. Birlikte bir aile olabiliriz. Sana ve Ateş'e çok değer veriyorum. Biz yapabiliriz. Başarabiliriz, eğer tabi sen de istersen..." Zeynep duyduklarından sonra ufak çaplı bir şok yaşadı. Gözyaşları bile bir anlığına durdu. Ağzını kapatamadı. Sinan'ın ciddi ifadesine bakıp başını iki yana sallamaya başladı. Güvendiği, inandığı herkesin bambaşka yüzlerini görmeye artık dayanamayacağını düşündüğü noktada gözlerini kapattı. "Sinan, sen ne dediğini bilmiyorsun!" dedi. "Hayır, ben ne dediğimi çok iyi biliyorum. Bunu senden daha fazla saklayamam Zeynep. Seni seviyorum. Çok seviyorum hem de. Lütfen bize bir şans ver, bana bir şans ver. Bu evlilik öylesine yapılmış bir anlaşma olmaktan çıksın. İkimiz de mutlu olalım." Genç kadın yüzünü Sinan'ın ellerinden kurtarıp ayağa kalktı. "Git buradan Sinan. Bu söylediklerini hiç duymamış gibi yapacağım. Sen nasıl böyle bir şey söyleyebilirsin? Hiç mi tanımadın sen beni? Nasıl ya, nasıl..." Zeynep'in odanın ortasında bir o yana bir bu yana yürüyerek söylediklerinin üzerine Sinan da oturduğu yerden kalktı. Zeynep'in karşısına geçti ve içinde kalanları söylemeye başladı. "Hak etmediği halde yıllardır Alaz'a olan aşkını seyretmek ne kadar acı verici, biliyor musun sen? O seni iterken, ben hep sana yakın olmak için çabaladım. Ama gözlerin bana bir kere bile ona baktığı gibi bakmadı. Neden Zeynep? Bu sevgiyi anlamaya çalışıyorum ama bana tamamen hastalıklı geliyor. Seni sevmeyen bir adama sevgi besliyor olmak mantıklı mı sence? Ben senin sevgin için her şeyi feda edecek kadar seviyorum seni. Denesen, belki sen de seversin beni?" Sinan ara verip Zeynep'e yaklaştı ve genç kadının bileklerinden tutup kendisine çekti. Bedenleri arasındaki mesafe kapanırken kollarını Zeynep'in beline sardı. "Ne olur sadece denesen? Söz veriyorum seni zorlamam. Sadece benim ol, gerçekten karım ol Zeynep. Birlikte nasıl da iyi olacağımızı sana göstermeme izin ver." Zeynep'in bir şey demesine fırsat vermeden dudaklarını genç kadının dudaklarına değdirdi. Ama elleri serbest kalan genç kadın Sinan'ı itip bir tokat attıktan sonra ondan olabildiğince uzaklaştı. "Sana güvendim ben Sinan. İnsan arkadaşının, eski de olsa karısına böyle bir şeyi nasıl yapar? Git buradan Sinan. Şu anda seni görmeye daha fazla dayanamıyorum. Lütfen git." Eli yanağında kalan genç adam başını öne eğip, Zeynep'in odasından çıktı. Zeynep olduğu yere çökerken daha şiddetli ağlamaya başladı. Bütün inançları tek tek yıkılıyorken, onun elinden hiçbir şey gelmiyordu. Sinan bunu ona nasıl yapardı? Alaz'la çok ama çok uzun zamandan beri arkadaşlardı. Ve Sinan bu hatayı sadece kendisine değil, Alaz'ın hatırasına da yapmıştı. Bir de Zeynep ona güvenip, onunla evlenmişti. Onunla karı koca olmuş, oğluna onunla evlendiklerini söylemişlerdi. Ateş ona 'baba' demek istemişti. Ne de büyük hata etmişti... Sinan da iyi değildi. Zeynep'in kendisine attığı tokattan sonra belki de çok acele ettiğini düşünmüştü. Hala nasıl bir hatanın, nasıl bir yanılsamanın içinde olduğunu göremiyordu. Zaman, diyordu. Zamanla belki o da beni sevecek... O zamanın hiçbir zaman gelmeyeceğini o anda bilemezdi. Boş ümitlerle kendini oyalıyordu işte. Evde kalmaya dayanamadığı için Ateş'i oyuncaklarının arasında bırakıp arabasının anahtarlarını alarak dışarı attı kendisini. Gidebileceği mekânları düşündü. Eskiye geri dönüş yapmak ister gibi üniversite yıllarında bir geceliğine takıldığı bir bara sürdü. Kaderiyle dalga geçmek ister gibiydi. Bu gece Zeynep tarafından reddedilmişti. Gittiği barda ise o Burcu'yu reddetmişti. Bardan içeriye adımını atarken dudaklarına eğreti bir gülüş yerleşmişti. İçeriye girip de bar tezgâhının önündeki yüksek taburelerde oturan kadını gördüğündeyse gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Başını iki yana sallayıp oraya doğru ilerledi. Genç kadının yanındaki tabureye bedenini bırakırken barmene eliyle işaret verip "Bir viski," dedi. Barmen adamın istediğini doldururken Sinan'ın yanındaki kadın hala onun varlığından haberdar değildi. Sinan usulca eğilip kadının mis gibi kokular yükselen boynuna nefesini vererek fısıldadı. "Yorgun olduğunu sanıyordum?" Kadın yerinde sıçradı. Başını Sinan'a çevirip de genç adamı gördüğünde gözleri irileşti. "Ben de seni yeni evli sanıyordum. Burada olman Zeynep'in hoşuna gidecek mi?" Sinan asabi bir kahkaha atıp önüne bırakılan bardaktan kocaman bir yudum aldı. "Onun umurunda olacağımı zannetmiyorum," dedi. Kadının kaşları çatıldı. "Her kadın kocasının nerede olduğunu umursar. Yani, en azından ben olsam umursardım." Sinan bakışlarını kadına çevirdi. "Bizimkisi öyle bir evlilik değil. Biz sadece Ateş'in velayetini Alaz'a kaptırmamak için evlendik." Kadın tek kaşını kaldırdı. "Yani senin ona karşı hislerin yok, öyle mi?" Sinan yamuk bir gülüş attı. "Bunu sen bile anlamışsın ama Zeynep anlamamış. Ne komik, öyle değil mi?" Sinan'ın sözleri canını yaksa da, önündeki bardaktan bir yudum alıp cevap verdi genç kadın. "Gözlerindeki bakışı görmemek için kör olmak lazım. Bugüne kadar kimseye öyle baktığını görmedim ki ben." Adam soluna dönüp kadını izlemeye başladı. "Nasıl hissettiğini artık anlıyorum galiba. Seni anlayabilmem için benim de senin gibi hissetmem gerekmiş meğer." Kadın da ona döndü ve kaşlarını çatıp başını iki yana salladı. "Şimdi sana anlıyormuşsun gibi gelebilir ama sen hiçbir zaman beni anlayamayacaksın, Sinan. Sen beni anlamaya hiç çaba harcamadın ki bunu söyleyebilesin." Sinan elini uzatıp kadının yanağına düşen saçını kulağının arkasına attı. "Anladım Burcu," diye mırıldandı. "Seni daha o zaman anlamıştım. Sana karşılık verebilmeyi çok da istedim. Ama olmadı işte. Ne ben senin için yeterince iyiydim, ne de sen benim düzelmemi beklemeyi hak ediyordun. Senin için çok daha iyisi olsun istedim. Ben bir pisliktim ve görünüşe bakılırsa hala da öyleyim. Bencildim ve sırf bu uğurda senden uzak durma kararlarıma rağmen seni mahvettim. Sen bilmesen de ben hep seni anladım. Seni korumaya çalıştım ama ne yazık ki sana hep zarar verdim." Burcu Sinan'ın elini itip önüne döndü ve bardağından bir yudum daha aldı. "Neden buradasın?" diye sordu. Sinan, Burcu görmese de omuz silkti. "Bilmiyorum. Bir şey beni buraya çekti. Görünüşe bakılırsa kader ikimiz için bir yüzleşme planlamış. Sen neden buraya geldin?" "Ben de bilmiyorum. İçimden bir ses beni buraya yönlendirdi." Sinan gülümsedi. Viskisini bir dikişte bitirip barmene bir bardak daha doldurması için işaret etti. Barmen bardağını doldururken Sinan tezgâhın üzerindeki elleriyle oyalandı. Burcu bir süre sonra "Yani, siz şimdi Zeynep ile gerçek bir evliliği paylaşmayacak mısınız?" diyerek aradaki sessizliği doldurdu. "Hayır," dedi Sinan. "Bu akşam ona onu sevdiğimi söylediğimde beni hiç de iyi karşılamadı. Belki de bunu hiç dile getirmemeliydim. Ama artık görsün istedim. Alaz'a baktığı gibi bana da baksın istedim. O adam onu defalarca yıkmış olsa bile, Zeynep'in gözlerinde sahip olduğu değere ben de sahip olmak istedim." Burcu acı bir gülüş eşliğinde içkisini bitirdi. O da Sinan gibi barmenden yeni bir bardak doldurmasını istedikten sonra "Sen onu seviyorsun diye o da seni sevmek zorunda değil," dedi. "Tıpkı bir zamanlar bizde olduğu gibi." Sinan gülerek ellerini kaldırdı. "Al işte," diye söylendi. "Hani seni anlayamazdım?" "Hala anlayamasın," diyerek karşılık verdi Burcu da Sinan'a. "Durum bu kadar aynıyken neden anlayamıyormuşum acaba bayan çok bilmiş?" "Çünkü ikimizin sevgisini kıyaslamak mümkün bile değil. Ben senin sevgisizliğinden nefes almakta zorluk çekerken, sen Zeynep'in ilgisizliğiyle hiçbir şey olmamış gibi başa çıkabiliyorsun. Ben her seferinde pes etmeye adım adım yaklaşırken, sen öylece yaşamına devam ediyorsun. İşte bu yüzden sen beni anlamıyorsun." Burcu'nun gerçekleri böylesine yalın bir dille ifade etmesi karşısında yutkunan Sinan, ne diyeceğini bilemedi. Sahiden bu kadar çok mu sevilmişti? "Sen..." dedi ve sustu. Dudaklarını yaladı. Boğazını temizleyip tekrar denedi. "Sen hala beni mi seviyorsun?" Burcu kendisiyle alay eder gibi bir kahkaha attı. "İşte bunu ben de bilmiyorum," dedikten sonra bardağını Sinan'a doğru kaldırdı. Gözlerini kocaman açıp, "O zaman bu belirsizliğe içelim," dedi ve Sinan'ın da bardağını kaldırıp kendisininkiyle tokuşturmasını bekledi. Beklediği hareketten sonra bir kahkaha daha atıp, içkisini tek dikişte bitirdi. Gece boyu ikisi de ne kadar içtiklerinin hesabını yapmadılar. Bardaklar arka arkaya devrilirken, daha önce hiç yapmadıkları bir şeyi yaptılar; oturup, konuştular. Hiç susmadan, ara vermeden birbirlerini tanımaya, anlamaya çalıştılar. Dertlerini paylaştılar. Aslında ne kadar da birbirlerine ait olduklarına dair ilk işaretleri birbirlerine o gece verdiler. Ve gecenin sonunda içkiye yüklenemeyecek bir cesaretle en doğru hatalarına birlikte adım attılar. Ortamdan birlikte çıktılar. Yıllar evvel iki kırık kalbin terk ettiği bu mekândan bu sefer, tamamlanmaya adım adım ilerleyen iki kalp, bir beden olarak ayrıldılar.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE