Oğluyla konuşmayalı o kadar uzun zaman olmuştu ki, Lale Hanım onun telefonu açmasını beklerken işaret parmağının tırnağını dişliyordu. Kocası da, o da Alaz'a kızgındı. Karısını ve oğlunu yarı yolda bırakması kabul edilemezdi. Ancak onun bugün olduğu kişi haline gelmesinde kendi hataları olduğu için bir şey söyleyemiyorlardı.
Telefon son ana kadar açılmadı. Lale Hanım tam vazgeçip kapatacakken karşıdan Alaz'ın "Alo," diyen sesi duyuldu.
"Oğlum?"
"Anne, nasılsın?" diye cevap verdi Alaz Lale Hanım'a. Sesi yorgun geliyordu.
"İyiyim, hayırsız evladım benim. Asıl sen nasılsın?"
Alaz annesinin sitemine istemese bile güldü. "Ben de iyiyim. Bakıyorum yine formundasın?"
Lale Hanım oğlunun utanmadan bunu söylemesine o görmeyecek olsa bile kaşlarını çattı. Hem suçlu, hem güçlü diye buna denilirdi işte. Geçmişte, Alaz küçük bir çocukken bu yaptıkları gözüne şirin görünüyor olsa da o artık kocaman bir adamdı. Yaptıkları şirin görünmek bir yana, annesini de babasını da çok rahatsız ediyordu.
"İnsan hiç mi merak etmez anne babasını Alaz," diyerek sitem etti Lale Hanım. "Öldük mü, kaldık mı ben aramasam senin haberin olmayacak."
"Kötü bir şey olsaydı haberini mutlaka alırdım anne. Telefonda seninle konuştuğuma göre hala hayattasın. Sen de benimle böyle rahatça konuşabildiğine göre babam da hayatta. Bir sorununuzun olduğunu da sanmıyorum."
Oğlunun bu sorumsuz davranışı içerisinde bulunduğu çıkarıma iç çekmeden edemedi Lale Hanım.
"Kime çektin bilmiyorum Alaz," diyerek ucu açık bir cümle sundu Alaz'a.
"Bunu tartışmayalım istersen," dedi Alaz. "İkimiz de kime çektiğimi çok iyi biliyoruz."
"Dilerim sonunda baban gibi akıllanırsın ve bunun için çok geç kalmamış olursun o zaman," diyerek lafı gediğine oturttu Lale Hanım. Bu sırada içeriye giren Yavuz Bey'e de sevgiyle gülümsedi. Karısının son cümlesini duyan Yavuz Bey ise konunun yine dönüp dolaşıp kendisine gelmesine buruk bir şekilde güldü. Karısının oturduğu koltuğun diğer köşesine geçip oturdu, umursamazlık maskesini takınıp karısı ile oğlu arasında geçen konuşmayı dinlemeye başladı.
"Ee, neler yapıyorsun bakalım? Torunum nasıl?"
Ateş'in bahsinin geçmesiyle Alaz, yakında gerçekleşecek olan mahkemeyi düşünüp garip bir heyecana kapıldı. Ailesi son gelişmelerden tamamen habersiz olduğu için ne söyleyeceğini bilemedi. En sonunda dürüst olmaya karar verip "Yakında onun velayetini üzerime alabilirim," dedi.
Lale Hanım oğlundan duyduklarına şaşırdı. Kötü bir şeylerin habercisi bir sessizlikten sonra "Nasıl olacakmış o iş?" diye sordu. Oğlunun cevap vermesine fırsat vermeden de ekledi. "Hangi hâkim küçücük bir çocuğun velayetini annesinden alıp babasına verecekmiş?"
"Bilmediğiniz bazı gelişmeler var," derken Alaz'ın sesi suçlu çıktı. Lale Hanım bir kere daha fırsatını bulduğu için hemen lafı oturttu.
"Arayıp da haber vermezsen, elbette bilmememiz normal. Değil mi oğlum?"
"Bu konuşmayı daha en başında yaptık anne. Tekrar başa mı döneceğiz?"
Derin derin soluklandı Lale Hanım. Kocası da yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu fark ederek koltukta iyice yaklaştı karısına. Telefondan gelecek seslere dikkat kesilerek dinlemeye başladı.
"Hayır, Alaz. Lütfen haberdar olamadığımız yeni gelişmelerden bahset bana."
Alaz bundan sonra söyleyeceklerinin ailesinin pek hoşuna gitmeyeceğini bile bile devam etti.
"Zeynep ve Ateş gittiğinde kendimi boşlukta gibi hissettim. Oğlumu son gördüğümde gözlerinde öyle bir endişe vardı ki, içimde bir şeyler yer değiştirdi anne. Sonra onun bir fotoğrafını buldum. Farkına varamadan günlerimi Ateş'i düşünerek geçirmeye başlamıştım. Belki dedim... Belki başka bir çocuğum olursa içimde yeni yeni duyumsadığım babalık hissini yaşayabilirim. Ama bazı sebeplerden ötürü bu olamayacaktı işte."
Lale Hanım Alaz'ı dinlerken, gözyaşları ondan izinsiz yanaklarından süzülüyordu. Eşinin dişlerini sıkıp, hıçkırıklarını yutmaya çalıştığını görmek Yavuz Bey'i de çok üzüyordu.
"Ah be Alaz, ah be yavrum," diye inildedi Lale Hanım. "Keşke bunları daha en başında düşünseydin be annem."
Alaz iç çekti. "Keşke demek için çok geç anne," dedi. Sonra devam etti. "Hale'yi biliyorsun?"
Lale Hanım, Alaz'ın evinde karşılaştıkları kadını hatırlayıp yüzünü buruşturdu. Gözyaşlarını silip, serbest olan sol elinin işaret parmağının sırtıyla burnunun ucunu kuruladı.
"Evet?" derken, o tek kelimeyle 'ne olmuş ona?' demek istiyordu.
Bundan sonrasını anlatmak Alaz için daha da zordu. Burnundan uzun bir soluk bıraktı.
"Evlendik," dedi sadece.
"Ne?"
"Hale ile evlendik. Onunla Ateş'in velayetini alabilmek, ona iyi bir aile verebilmek için evlendik."
Lale Hanım sinirle yerinden kalktı. Alaz ile konuştuğu beş dakika onun ömründen beş ayını çalmıştı. O duygudan bu duyguya öyle hızlı geçiş yapıyordu ki, kendisi bile bu hıza ayak uyduramıyordu.
"Sen ne dediğinin farkında mısın?" diye bağırdı Lale Hanım. "Kulakların ne dediğini işitiyor mu?"
Alaz bir suçlu gibi sakince "Evet anne," dedi sadece.
"O zaman beynini yitirdin? Oğlum, o kadının seni ve oğlunu umursayabileceğini mi düşünüyorsun? Nasıl bu kadar kör olabilirsin Alaz? Evlendim dediğin kadının senin parandan başka önem vereceği bir şey var mı?"
Alaz da tüm bunların farkındaydı. Ancak annesinin yüzüne vurması bambaşkaydı. İçinde isyan etme, karşı çıkma isteği uyanıyordu.
"Onu bir kere gördün diye, kırk yıldır tanıyormuş gibi davranmaktan vazgeç anne!" dedi sinirle.
Lale Hanım alayla kahkaha attı. Yavuz Bey ise oturduğu yerde endişeyle karısını seyrediyordu. Olayı tam olarak kavrayamasa da, oğlunun yeni bir hata yaptığının bilincindeydi.
"O kadını tanımam için kırk yıla ihtiyacım yok Alaz! Onunla bir kere yüz yüze görüşmek bile onun karakterini analiz etmeme yeter. Benim aklımın almadığı senin nasıl bu kadar kör olduğun! O kadının ne yaptığını göremeyecek kadar aşık mı oldun ona?"
"Saçmalama anne! Aşık falan olmadım elbette. Ama benim mutlu olmam için ne kadar çabaladığını görsen, belki sen de önyargılarından kurtulurdun!"
Lale Hanım sinirden saçlarını yolacaktı artık.
"A benim aptal oğlum!" dedi. "Elbette seni mutlu edecek. Mutlu edecek ki, sen de onu mutlu edesin! Sen gerçekten aptalsın Alaz! Nasıl benim oğlum olduğunu anlamakta güçlük çekiyorum."
Bu ağır sözlerin ardından Alaz da sinirlenerek "Yeter be!" diye bağırdı. "Belki de bu yüzden aramıyorumdur, hiç düşündün mü anne? Biraz da dönüp kendi hatalarınıza baktınız mı?"
"Hep bizim hatalarımız, hep bizim yanlışlarımız... Sen hiç dönüp kendine bakıyor musun peki oğlum? Ben de hatalıymışım diyor musun hiç? Biz babanla yaptığımız her şey için üzgünüz. Bir özürle geçiştiremeyeceğimizi bildiğimiz için de elimizden geldiğince telafi etmeye çalışıyoruz. Ama sen buna izin vermiyorsun. Bir de bizim hatalarımızın üzerine kendi hatalarını ekliyorsun."
"Benim hatalarım beni ilgilendirir anne. Siz de kendi hatalarınızla uğraşın."
Oğlunun inatçılığı ile uğraşacak gücü kalmayan Lale Hanım, boşta olan elini yüzünde gezdirip, parmaklarını saçlarına doladı. Saçlarını çekiştirdiği sırada Yavuz Bey de telefonu elinden çekiştirdi.
"Sen ne yapıyorsun gene?" diye bağırdı Alaz'a.
Alaz telefonu kendisinden birkaç santim uzaklaştırıp ekrana baktı. Sonra neşesiz bir gülüşle "Hah, bir sen eksiktin," diye mırıldandı.
"Doğru konuş benimle!" dedi Yavuz Bey.
"Ne var baba? Ne istiyorsun?"
Yavuz Bey'in kaşları derinden çatıldı, sağ ve sol kaşı ortada birleşti.
"Alaz, saygını yitirme!" diye uyardı oğlunu. "Ne dedin de anneni bu kadar çok üzdün?"
"Evlendiğimi söyledim. Ateş'in velayetini almak için dava açtığımı söyledim. Bunda bu kadar üzüleceği ne vardı, anlamıyorum. Sizin de istediğiniz gibi bir baba, bir koca olmaya çalışıyorum işte. Daha ne yapayım?"
İstedikleri iyi bir baba, iyi bir eş olmasıydı; evet, ama yanlış kadınla, yanlış bir evliliğin içinde bunu gerçekleştirmesini istemiyorlardı.
"Zamanında neredeydi aklın?" diye sordu oğluna Yavuz Bey. "Zeynep'le boşanmadan önce baba olduğunun ayırdına varsaydın ya! Şimdi o zavallı yavrucağı annesinden ayırıp, başka bir kadının kollarına mı atacaksın?"
Göğsü sıkıştı Yavuz Bey'in. Elini kalbine götürüp ovuşturdu. Elleriyle yüzünü kapamış ağlayan Lale Hanım, eşinin bu halini göremedi.
"Senin aklın neredeydi?" diye sordu Alaz da. "Annem ve beni yalnız bırakıp, sekreterinle işi pişirirken; o kadınla baş başa tatillere giderken aklın neredeydi? Gelip de bana akıl vermeye kalkmadan önce kendine baktın mı sen?"
"Düzgün konuş dedim sana!" diye bir kere daha kükredi Yavuz Bey. Kalbindeki sıkışma artmıştı. Dayanılmaz bir ağrı bütün göğsünü kaplarken yüzü buruştu. Oturduğu yerde kendisini geriye yatırıp başını koltuğun sırtlığına yaslarken gözlerinin önü kararmaya başladı. Son bir gayretle Lale Hanım'a seslenmek için ağzını açtı, ancak dudaklarından ufak bir "Ah," sözcüğünden başka bir şey çıkmadı. Dünyası kararırken kolları iki yanına düştü. Gücü kesilmiş elindeki telefon kayıp yere düştü.
Lale Hanım eşinin ufak nidası ve yere düşen telefonla ona döndüğünde onun baygın bir şekilde koltukta yığılıp kaldığını gördü ve "Yavuz!" diye çığlık attı.
Telefonun diğer ucundaki Alaz ise ne olduğunu anlayamamıştı. Önce babasının 'ah' demesini işitmiş, ardından annesinin babasının adını çığlıkla bağırdığını duymuştu.
"Anne?" dedi telefona. Ancak telefonun kıtalarca uzak diğer ucundan annesinin çığlık ve ağlamalarından başka bir ses işitmedi. Korkuyla oturmakta olduğu koltuktan fırladı.
"Baba?" demeyi denedi bu sefer. Ancak sonuç yine değişmedi. Annesinin hıçkırıklarının ve çığlıklarının dozajı gittikçe artıyordu.
"Anne, baba bir şey söyleyin? Anne ne oluyor orada? Babama bir şey mi oldu? Anne lütfen ses versene, bir şey desene!"
Cevap alamayacağını anladığında telefonu kapattı. Son arama kayıtlarına girip annesinin telefonunu tuşladı. Ancak karşıda açan olmadı.
Boğuluyordu Alaz. Dar geliyordu oda. Önce kravatını gevşetti. Sonra gömleğinin ilk iki düğmesini açıp boynunu ovaladı. Yetmiyordu. Odanın oksijeni nefeslenmesine yetmiyordu. İçindeki korku ve sıkıntıyla pencereye ilerledi. Bir yandan da telefonundan arama yapmayı kesmiyordu. Annesi ya da babası cevap vermedikçe de Alaz olduğu yerde kuduruyordu.
Lale Hanım ise Yavuz Bey'in yüzünü avuçları arasına almış, sarsıp duruyordu.
"Yavuz Bey, aç gözlerini gözünü seveyim. Aç şu güzel gözlerini de göreyim seni. İyi olduğunu bileyim. Yavuz! Yavuz yalvarırım aç gözlerini! Ne olur, beni seviyorsan aç. Ben sensiz ne yaparım, aç gözlerini!"
Çığlık çığlığa, hıçkıra hıçkıra söyledikleri sonuç vermiyordu. Yavuz Bey gözlerini açmıyor, cildi gittikçe soğuyordu. Panikle ne yapacağını bilemeyen Lale Hanım ise çalıp duran telefonunu duymuyordu. En sonunda tüm bu seslenmelerin kar etmeyeceğini anladığında gözlerinin yaşını silip ev telefonunu aldı. 911'i tuşladı ve telefonun açılmasını beklemeye başladı. Telefon açıldığında ağlaya ağlaya kocasının durumunu anlattı ve evin adresini verdi. Kendisini toparlaması lazımdı. Kontrolünü yitirdiği müddetçe Yavuz Bey'e yardımı olmazdı. Son hıçkırıklarını da yutup gözlerini sildi ve gidip yatak odasından çantasını aldı. Hala çalmakta olan telefonu fark ettiğinde yere uzanıp telefonu eline aldı. Arayan Alaz'dı. Lale Hanım can parçası oğlunun, cananı olan adamı bu hale getiren kişi olduğunu düşündüğü için sinirle telefonu meşgule aldı.
Kısa bir süre sonra ambulans geldi. Gelen ambulansa bindirilen Yavuz Bey'in yanına oturan Lale Hanım, sağlık görevlilerinin işlerini rahatlıkla yapabilmeleri için kocasının elini bıraktı. Köşeye oturup usulca gözyaşı dökerken çalmaktan bir an olsun vazgeçmeyen telefonu sertçe açıp kulağına götürdü.
"Ne istiyorsun?" diye sordu ağlamaktan kısılmış sesiyle. Türkçe konuştuğu için görevlerinin garip bakışlarına maruz kalsa da, Lale Hanım buna dikkat etmedi.
"Anne?" diye inildedi Alaz. "Anne neden telefona cevap vermiyorsunuz? Burada kafayı yiyeceğim, haberin var mı?"
Lale Hanım elinin tersiyle gözyaşlarını sildi.
"Ye," dedi öfkeyle. "Senin yüzünden babana bir şey olursa kafayı da ye, aklını da yitir. Çünkü eğer Yavuz Bey'e bir şey olursa ben aklımı yitireceğim. Sen de yitir Alaz. Ömür boyu babanın sebebi olmanın vicdan azabıyla yaşa."
Annesinin sözleri içine taş gibi oturdu Alaz'ın. Babasına bir şey olmuştu ve annesinin tüm konuşmasından anladığı durumu ciddiydi. Bütün o ağır sözleri yutup, asıl önemli olan konuya odaklandı.
"Ne oldu?" diye sordu. "Babama ne oldu?"
Lale Hanım'ın dudaklarının arasından bir hıçkırık daha kaçtı.
"Şimdi mi geldi aklına onun baban olduğu? Öğrensen ne olacak? Dirisine yetişemedin, ölüsüne mi kucak açacaksın?"
Alaz dişlerini sıktı, gözlerini sıkı sıkıya yumdu. Annesinin öfkesi yüzünden ne olduğunu hala öğrenememiş olmak, sinirlerini daha da geriyordu.
"Lütfen nefretini sonraya sakla anne," dedi. "Şimdi, babamın neyi var bana onu söyle."
"Kalp..." dedi Lale Hanım ve yine önünü alamadığı bir dizi hıçkırığı daha serbest bıraktı. "Kalp krizi diyorlar. Ona bir şey olursa yaşayamam ben Alaz, yaşayamam."
Annesinin acısının aynısını kendi kalbinde de duyumsadı genç adam. Gözlerine biriken yaşlar, kocaman adam olmasına aldırmadan süzülmeye başlarken Alaz elindeki telefonu sıktı. Vicdanı da harekete geçmiş 'Senin yüzünden,' diyordu. 'Baban senin yüzünden bu halde!'
İşin kötü yanı da vicdanının haklı olmasıydı. Babasına bir şey olacak olursa kendisini asla affetmeyecekti.
"Olmayacak," diye fısıldadı telefona. "Babama bir şey olmayacak anne. Ben hemen geleceğim. İlk uçakla oraya geleceğim. Babam da hastaneden sağlıkla çıkacak."
Lale Hanım oğlu görecekmiş gibi başını salladı. Şu anda bu sözlere inanmaya çok ihtiyacı vardı.
"İyileşecek değil mi?" dedi tıpkı bir çocuk gibi. Alaz dudakları titrer, yaşlar ardı ardına inerken boğazına dizilen hıçkırıklarını yuttu. Boğuk sesiyle "Evet," dedi. "Benim şimdi kapatmam lazım. Bilet alır almaz sana haber vereceğim. Sen de babamın durumunu bana haber etmeyi unutma."
"Tamam," diyen Lale Hanım fazla uzatmadan telefon görüşmesini sonlandırdı. Telefonu oturduğu yerde yanı başına bırakırken; başını geriye, ambulansın duvarına yasladı. Tıpkı Alaz gibi o da hıçkırıklarını yutmaya çalıştı. Zaten gözyaşlarına söz dinletemezken bir de hıçkırıklara boğulmak istemiyordu. İçinden geçense çığlık çığlığa ağlamak, etrafa saldırmak ve kırıp dökmekti. Oysa şu anda hiç kimsenin bununla uğraşmaya vakti yoktu.
Telefon görüşmesi sonlanır sonlanmaz, Alaz internetten biletlere baktı. Birkaç saat sonrasına bulduğu bileti alır almaz Hale'yi aradı. Ona gelip gelmeyeceğini sormadı. Eve uğramadan, doğrudan hava alanına geçeceğini ve belirsiz bir süre de Amerika'da olacağını iletti. Hale, kocasının bu tutumuna sinir olsa da, Alaz'ın olmadığı zamanı nasıl değerlendireceğini düşünerek sesini çıkarmadı.
Alaz Hale'ye de dediği gibi, eve uğramadı. Üzerine yedek kıyafet bile almadan havaalanına gitti. Hava alanında çok beklemedi. Check-in işlemlerini hallettikten sonra kapıya gitti, uçak rötarsız kalktı. Brüksel aktarması ile yaklaşık on yedi saatte New York'a indi.
Çok yorgundu ama o anda yorgunluğunun bir önemi yoktu. Annesini aradı, babasını hangi hastaneye yatırdıklarını öğrenip bir taksiye atladığı gibi hastaneye ulaştı. Danışmadan babasının bulunduğu yoğun bakım odasının yerini öğrendi ve asansörle sekizinci kata çıkıp, yoğun bakım ünitesine ulaştı.
Annesi oradaydı. Buzlu cama dayanmış, sanki babasına ulaşabilirmiş gibi kapıya elini yaslamıştı. Bakışları dalgındı. Alaz Lale Hanım'ın yanına varıp, elini omzuna koydu.
"Anne," diye fısıldadı. Lale Hanım aniden duyumsadığı temasla irkildi. Kan çanağına dönmüş gözlerini mecalsizce kaldırıp, Alaz'a baktı. Oğlunu hayatta ilk defa görüyormuş, sanki bir az önce telefonda konuşup hastaneye geldiğini ona haber veren Alaz değilmiş gibi şaşkındı.
"Alaz?" dedi oğluna karşılık olarak. Alaz annesinin gözlerindeki soruları başını sallayarak geçirtirdi.
"Babam nasıl?" diye sordu. Lale Hanım sırtını cama yaslayıp yorgun bakışlarını duvara dikti. Omuzlarını silkip, dudağını büktü.
"Ameliyattan sonra yoğun bakıma aldılar. Bekleyeceğiz, demekten başka bir şey demediler."
Alaz annesinin omuzlarına kolunu atıp onu kendisine çekti. Lale Hanım başını oğlunun göğsüne gömer gömmez duyumsadığı kokuyla tekrar ağlamaya başladı. Yavuz Bey'e bir şey olursa, huzur nasıl kokar unutacaktı. Nasıl mutlu olunur, nasıl gülünür hepsi silinecekti hafızasından.
"Alaz nefes alamıyorum," diye hıçkırdı yaşlı kadın. Oğlunun gömleğinin kollarına yapışıp, yumrukları arasında sıkıştırdı.
"Düşüncesi bile beni delirtiyor oğlum, nefes alamıyorum!"
Alaz ağlamamak için kendini sıkarken vücudu sarsılıyordu. Annesine daha sıkı sarılıp başının üzerine bir öpücük bıraktı.
"İyi şeyler düşün anne," dedi. "Babamın sağlıkla uyandığını, buradan birlikte çıktığımızı düşün."
Kendisiyle birlikte annesini de sürükleyerek oturma banklarına ilerledi. Önce annesini oturttu. Ardından Lale Hanım'ın önünde diz çökerek ellerini annesinin dizine dayadı.
"Bir şeyler yedin mi?" diye sordu. Lale Hanım sakince başını iki yana salladı. Alaz annesinin de rahatsızlanmasını istemiyordu. Diz çöktüğü yerde doğrulup "O zaman ben sana bir şeyler getireyim," dedi. Her ne kadar Lale Hanım istemiyorum dese de, Alaz onun sözünü dinlemedi. Hızlı hareketlerle hastane kafeteryasına gitti ve annesinin sevdiğini bildiği gibi, bol kaşarlı baharatlı bir tost yaptırdı. Kendisi için de bir soğuk sandviç aldı. Yiyeceklerin ücretlerini ödeyip, yoğun bakım ünitesine geri döndü.
Beyazın hâkim olduğu bekleme alanı hasta yakınlarına huzur vermektense, ölümü hatırlatıyordu. Alaz annesinin düşüncelerini bilmiyordu ama buraya geldiği andan beri boğulduğunu hissediyordu. Belki de içeride yatan babası değil de bir başkası olsa böyle hissetmeyecekti. Belki de mekânı bu kadar boğucu kılan şey, bir yakınının ölümle savaşıyor olmasıydı. Her yanında ölümün soğuk nefesi vardı.
Daha fazla dayanamayacağını hissettiğinde oturduğu banktan ayağa fırladı. Sağ elini saçlarına geçirip, avuçladığı bir tutam saçını çekiştirdi. Koridor boyunca ileri geri yürüdü. Her seferinde kendisini babasının odasının önündeki buzlu camda buldu. En ufak hareketi yakalayabilmek için içeriye odaklandı ancak babası hiç hareket etmedi.
"İçeriye girmemize izin vermiyorlar mı?" diye sordu annesine. Lale Hanım dalgın dalgın yerdeki özel yalıtımlı açık renk döşemeyi incelerken, oğlunun sorusuyla ağır ağır başını kaldırdı.
"Bir kere girmeme izin verdiler. Çok değil, iki dakika durabildim. İki dakika sonra hemşire çıkmamı istedi. Sonra bir daha giremedim."
Alaz saçlarını serbest bırakıp görevli biriyle görüşmek üzere hemşire deskine ilerledi. Lale Hanım oğlunun ardından bakakaldı. Alaz'ın yanında bir hemşire ile geri geldiğini gördüğünde ise oturduğu yerden kalkıp, oğluna yaklaştı.
"Ne oldu? Neden hemşireyle geldin?" diye sordu. Alaz hemşirenin kendisini yönlendirmesine izin vermeden önce annesini kısaca "İçeri gireceğim," diyerek bilgilendirdi. Sonrasında hemşirenin kendisine verdiği mavi-yeşil hastane gömleğini ceketini çıkararak üzerine geçirdi. Saçına ve ayaklarına neden gerekli olduğunu anlamayarak bone geçirdi ve hemşirenin hastayla temas kurmaması yönündeki sinir bozucu uyarılarına maruz kaldıktan sonra içeriye girebildi.
İçeriye girdiğinde, kendisini beş yaşındaki bir çocuk gibi hissetti. Top oynarken yanlışlıkla komşunun penceresini kırmış da, işiteceği azarın bilincinde olan bir çocuk gibi... Düşündüklerine güldü bir anlık. O hiç dışarıda top oynamamıştı. Oynadıysa bile penceresini kıracağı bir komşuları olmamıştı.
Eli ayağı birbirine dolaşmadan babasının makinelere bağlı olduğu yatağa yaklaştı. Yaşlı adamın yüzünü ezberlemek istercesine incelemeye başladı. Bir zamanlar kendi saçları gibi koyu ve gür olan, şimdi yer yer beyazlarla süslenmiş yumuşacık saçlarına baktı ilk. Elini uzatıp, o saçlara dokunmak istedi. Çocukken de hep bunu istemişti. Babasının saçlarının ellerinde nasıl bir his bırakacağını her zaman merak ederdi. Hemşire sıkı sıkı uyarmamış olsaydı, belki de şimdi, ilk defa buna cesaret ederdi. Ama edemedi.
Kapalı gözlerine indi sonra bakışları. O gözlerin arkasında, yaşlılığın getirdiği bir takım göz problemleri ile perdelenmiş bir çift yeşilin olduğunu biliyordu. O yeşillerin kendisine her zaman sert baktığını bilmek onu deli ediyordu. Kaşları hissettiği yoğun duyguların ağırlığı altında çatıldı. Daha fazla düşünmemek için yaşlı adamın burnuna, oradan da dudaklarına indirdi gözlerini.
Ah, o dudaklar... Az mı bağırmıştı babası Alaz'a o dudaklarla? Az mı hakaret etmiş, terslemişti? Peki ya sevgi? Bir kere olsun oğluna seni seviyorum demiş miydi? Bir kere olsun doğru bir şey yaptığını söyleyip, onay vermiş miydi? Teşvik etmiş, arkasında olduğunu hissettirmiş miydi? Kabullenmiş, bağrına basmış mıydı?
Alaz dudakları titrerken, gözünün kenarından akan yaşları sildi.
"Merhaba baba," diye fısıldadı. "Buraya sana her ne kadar çok kızgın olsam da, ölmeni istemediğimi söylemek için geldim. Gözlerini aç ve benimle bir kere olsun, doğru düzgün konuş istiyorum. Bana değer verip vermediğini bilmeden ölemezsin, beni duyuyor musun?"
Kendi kendine alaycı bir ses çıkardı sonra.
"Çocukken annemle bazı geceler seni beklerdik," dedi. "O günlerde sen gelirsin, ben de okulda yaptığım şeyleri sana anlatırım ve seni mutlu ederim diye uyumazdım. Seni mutlu edersem, sen de beni seversin diye düşünürdüm. Sonra o kadar geç olurdu ki uyuya kalırdım. Annem ise kendi derdinden beni görmezdi. Seni beklerken içtiği şaraptan o da kendinden geçerdi. Sonra sen gelirdin, benim oracıkta uyuyakalmama aldırmadan annemle kavga ederdin. Olur da varlığımı hissederseniz, bir hizmetçi ile odama gönderirdin. Ve ben sizin bağırış çağırışlarınız arasında tekrar uyumaya çalışırdım. Tüm hevesim boğazıma dizilirdi. Güneş bir sonraki gün doğduğundaysa ben umut etmeye kaldığım yerden devam ederdim."
Susup babasına şöyle bir baktı Alaz.
"Bunları neden anlatıyorum biliyor musun?" diye sordu karşılığını alamayacağını bile bile. Sonra yine kendisiyle alay eder gibi güldü. "Ben de bilmiyorum," diyerek kendi sorusunu yanıtladı. "Ama umut etmeyi ne zaman bıraktığımı biliyorum. Dokuz yaşımdaydım. Tam dokuz yaşındaydım ki, ne senin ne de annemin beni umursamadığınızı anladım. İkiniz de kendi hayatınızın içinde debelenip duruyordunuz. Annem belki de hissettiği suçluluğu aldığı kıyafetler, oyuncaklar, kitaplar ve diğer ıvır zıvırlarla kapatmaya çalışıyordu. Ama sen onun için bile çaba harcamıyordun, baba. Genetiğime katkıda bulunmuş, bir gen havuzundan başka bir şey değildin sen benim için. O günden sonra ben de umursamamaya karar verdim. Ne verdiyseniz onu aldım. Ne gördüysem onu yaşadım. Gün gelip de bir koca, bir baba olduğunu hatırladığındaysa çok geçti bizim için. Geri dönüşü imkânsız şekilde kırılmıştım sana. Ama sen de tamir etmek için uğraşmadın ki be adam. Eleştirmek, terslemek, sürekli emirler yağdırmak dışında hiçbir şey yapmadın ki. Şimdi bile uyanık olsan o kaşlarını çatar, doğru düzgün konuşmam için bana kızarsın, öyle değil mi?"
Gülümsedi babasının yüzüne bakıp.
"Ama önemli değil. İlk defa sana içimi döküyorum. Beni duyacağını biliyorum. Uyan baba. Uyan da beni suçluluk içinde geçireceğim bir ömre mahkûm etme. Tamam, biliyorum ben de pek uslu bir evlat olamadım sana ama bu kadar ağır bir cezayla beni sınama. Çünkü her şeye rağmen ben..." Derin bir nefes aldı Alaz ve gözlerinden akan yaşları mavi-yeşil hastane gömleğine sildi. "B-ben..." Devamını getirmek çok zordu. Başını iki yana salladı ve aptal gözyaşlarına içinden lanetler yağdırırken, yeni yaşları silmeye çalıştı. Tam da bu sırada babasının bağlı olduğu makinelerden ritmik bir gürültü yükselmeye başladı.
Alaz kaşlarını çatıp babasına baktı.
"Ne oluyor?" diye sordu. Sonra bilinçsizce "Baba, ne oluyor? Baba?" diye art arda tekrarlamaya başladı. İçeriye aniden bir doktor ve hemşire girdiğinde Alaz aynı soruyu onlara da iletti. Ancak hemşire Alaz'ı güçlükle dışarı çıkardı ve ardından kapıyı kapattı.
Lale Hanım da içeriye giren doktor ve hemşire ile ayağa fırlamış, odanın camına yapışmıştı. Alaz çıktığında, oğluna yapışıp "Neler oluyor?" diye sordu. "Alaz, babana ne yapıyorlar?"
Alaz başını iki yana salladı. Bilmiyordu fakat yüreğini boğan el, ondan önce olacakları hissetmiş gibiydi. İlk defa hıçkırıklarını serbest bırakıp yere çöktü. Başını dizleri arasına yerleştirip, hiç kimselere aldırmadan ağlamaya başladı. Birkaç dakika sonra doktor ve hemşire odadan çıktı. Doktor annesine yaklaşıp "Üzgünüm," dedi. "Hastayı kaybettik."
İşte o zaman, Alaz hayatında ilk defa gerçek bir kayıp nasıl olurmuş öğrendi. Akacak bir damla gözyaşı daha kalmayana dek ağladı. Kulakları annesinin feryatlarıyla yıkandı ve dününü, bugününü, geleceğini o anda bıraktı. Babası sedye ile oradan uzaklaştırılırken, başını dizlerinden kaldırdı.
"Seni seviyorum baba," diye fısıldadı.