Zeynep için hayat harikaydı. Hiç olmadığı kadar huzurlu, hiç olmadığı kadar mutluydu. Aylar geçmiş olmasına rağmen Zeynep’e günler geçmiş gibi geliyordu. Zamanın hızına yetişemiyor, ancak ona ayak uydurmaya çabalıyordu.
Ofisteki işleri kısa sürede kavramıştı. Sevgi Hanım’ın izni bitip de çalışmaya başladığında ise Zeynep kendisine yeni bir arkadaş daha edinmişti. İş yerinde Burcu ile de, Sevgi Hanım ile de aralarındaki resmiyet korunuyordu. Ancak dışarıda samimi olabiliyorlardı.
Sevgi Hanım evliydi ve iki buçuk yaşında bir de kızı vardı. Bazı hafta sonları bir araya gelip, çocukların birlikte eğlenmelerini sağlıyorlardı. Tüm bunlara uyum sağlamak başlangıçta Zeynep için zorlayıcı olmuştu. Ancak genç kadının hayatla mücadelesini takdirle karşılayan Sevgi ve Burcu’nun desteğiyle büyük şehirde bekâr bir anne olmaya alışmıştı. Sinan’ın yardımları ise yadsınamazdı. Genç adam olmasa Zeynep bu kadarını yapamazdı.
İlk maaşını aldığında Zeynep ağlamıştı. Kendi emeğinin karşılığını alabilmenin mutluluğuyla duyguları yoğunlaşmıştı ve gözyaşlarına hâkim olamamıştı. Sinan müdahale etmese bütün parasını Ateş ve Sinan’a hediyeler alarak çarçur edecekti. Sinan o paranın ileride Ateş’in ihtiyaçlarını karşılama konusunda yardımı olacağını ve saklaması gerektiğini söyleyene kadar alışverişe çıkmak için büyük bir heves duyuyordu. Gerçeğin bir anda dank etmesiyle daha dikkatli davranması gerektiğini anlamıştı. Oğluna söz verdiği mavi arabayı almış, Sinan’a da uzun bir düşünme sürecinin ardından gömlek almaya karar vererek bütçesine uygun fiyatlı bir tane seçmişti. Kendisi için de iş yerinde giyebileceği birkaç parça yeni kıyafetle günlük ihtiyaçlarını almıştı. Kıyafetlerini alırken Burcu’nun giyimine benzetmeye dikkat etmişti. Rana Hanım’ın Ateş’e bakmasının karşılığını da ödedikten sonra kalan parasını nasıl saklayacağını bilmediği için Sinan’dan yardım almıştı. Böylece ileride kullanılabilmesi için Ateş’e ayrılan bir hesap açılmıştı.
Evin günlük ihtiyaçlarını Sinan kızdığı halde almadan edemiyordu. Zeynep hazırdan yiyen biri olmaktan öylesine korkuyordu ki ileride birisinden yanlış bir şeyler duymamak için sorumlu hissettiği her şeye el atıyordu.
İlk zamanlarda Ateş’i bu ayrılıklara alıştırmak kolay olmamıştı. Her sabah aynı senaryo ile işe gitmek Zeynep’i de, Ateş’i de üzüyordu. Ancak bir süre geçtikten sonra Ateş’in mızmızlanmaları da azalmaya başlamıştı ve sonunda hemen hemen tamamen sona ermişti.
Bir de kayınvalidesi ve kayınbabasının ziyareti vardı. Türkiye’ye sürpriz bir ziyaret gerçekleştirmeye karar veren Lale Hanım ve Yavuz Bey Ateş’ten ayrılıklarını duyar duymaz soluğu Zeynep’in yanında almışlardı.
Zeynep için onlarla yüzleşmek sorun olmamıştı. Ne kendisinden ne de davranışlarından bir şüphesi olmadığı için eski kayınvalidesi ve kayınbabasına da olması gerektiği gibi yaklaşmıştı. İşin aslını bir de Zeynep’ten dinlemek istediklerinde, Zeynep sadece mutsuz bir evlilik sürdürdüklerinden bahsetmişti. Her ikisinin de bu hayatı hak etmediğini, bu yüzden boşanmak istediklerini ve karşılıklı anlaşma sonucu bunu daha fazla uzatmadan noktaladıklarını anlatmıştı.
Lale Hanım’ın merakı Ateş’in babası ile olan ilişkisi üzerineydi. Zeynep Lale Hanım’ın sorularına cevap verirken çok gergindi. Ne söylese karşısındaki anneyi oğluyla ilgili yaralayacağı için gerçeğin çarpıtılmış halinden söz etmişti. Velayetin kendisinde olduğunu ve Alaz’ın istediği sürece oğlunu görme hakkı olduğunu anlatmıştı.
Bir diğer sorun da Sinan’ın yanında yaşaması konusundan çıkmıştı. Lale Hanım böyle bir şeye kesinlikle karşı olduğunu söylemiş, Zeynep’e bir ev almayı ve oraya taşınmalarını önermişti. Ancak artık Alaz ve ailesinden hiçbir şey almamaya kararlı olan Zeynep için bu oldukça sinir bozucu bir teklif olmuştu. Lale Hanım’ı kırmamak için de bunu nasıl reddedeceğini bilememişti. Neyse ki Sinan bu konuda da yardımına yetişerek Zeynep’in kendi ayakları üzerinde durmak için çabaladığını, yeterince toparlandığına karar verdiğinde zaten ayrı eve çıkacağını söylemişti. Lale Hanım’ı bu cevapla ikna etmek kolay olmadığında da Zeynep’in dışarıda bekâr bir anne olarak kalmasının daha zararlı olacağını anlatmaya çalışmıştı. Kendisiyle olduğunda Zeynep’i korumaya çalışabilirdi. Ancak dışarıda olduğunda bu konuda zorluk yaşarlardı. Mırın kırın etse bile Lale Hanım bu sözlerin ardından sesini çıkaramamıştı. Ateş’le biraz daha vakit geçirdikten sonra Amerika’ya dönmeden önce bir kere daha geleceklerini söylemiş ve oradan ayrılmışlardı. Birkaç gün sonra son ziyaretlerini de gerçekleştirdikten sonra Amerika’ya dönmüşlerdi. Giderken Ateş’e ve Zeynep’e pek çok hediye almış, Ateş’e henüz kullanamayacağını bile bile yüklü bir harçlık bırakmışlardı.
Ateş babaannesinin eline tutuşturduğu parayla ne yapacağını bilememişti. Babaannesi ve dedesi gittikten sonra minik avuçları arasında buruşturduğu iki yüzlük birkaç kâğıt parayı annesine götürmüş “Anne bunu ne yapacağım?” diyerek kafasının karışıklığını gidermeye çalışmıştı. Daha önce ne annesinden ne de bir başkasından para almayan Ateş’in bu sorusu ve yüzündeki ifade, paraları görmemiş olsa Zeynep’i güldürebilirdi. Ama küçücük çocuğa bu kadar yüklü miktarda paranın bir anda verilmesi üzerine kaşları çatılmış, Ateş’in elindeki paraları alarak düzeltip miktarına bakmıştı.
“Bunu sana babaannen mi verdi anneciğim?” diye sormuştu.
Ateş başını sallamış “Evet, bununla canım ne istiyorsa alabileceğimi söyledi. Bununla beş tane çikolata alabilir miyiz anneciğim?” demişti.
Zeynep bu soruya gülmüştü. İsterlerse beş çikolata da, beş yüz çikolata da alabilirlerdi.
“Alırız anneciğim. Ama o kadar çikolatayı bir anda yiyemeyeceğini biliyorsun. Çikolatanın fazlasının ne yaptığını sana anlatmıştım, değil mi?”
Ateş omuz silkmişti.
“Ama alırız, ben sonra yerim anneciğim.”
“Bence biz bunu saklayalım, senin canın ne zaman bir şey isterse o zaman bununla istediklerini alırız. Olur mu?”
İstemese de “Olur,” demişti Ateş. Bunun üzerine Zeynep Ateş’in parasını saklamış, Sinan’la birlikte hesap açtırdıklarında elindeki parayı da bankaya yatırmıştı.
Ağustos ayının sonlarına doğru bir gün Sinan Zeynep’i iş yerinden almaya gitti. Burcu ile çok karşılaşmamak için genelde dışarıda beklediği halde o gün içeri girmişti. Leyla da, Sevgi de Sinan’ın varlığına alıştıkları için artık onu garipsemiyorlardı. Kapıyı açan Leyla’ya göz kırpıp “Ne haber Leyla?” diye hal hatır sordu.
“İyiyim, Sinan Bey. Siz nasılsınız? Pek bir neşeli gördüm sizi bugün?”
Sinan güldü.
“Evet, bugün öyleyim. Zeynep içeride mi?”
Leyla başını salladı. “İçeride. Sevgi Hanım’ın bir görüşmesi vardı. İsterseniz siz bekleme odasında oturun. Ben de Zeynep’e haber vereyim.”
“Olur,” dedikten sonra Sinan bekleme odasına geçti. Leyla Sevgi Hanım’ın ve Zeynep’in odalarının bulunduğu koridorda gözden kaybolurken Sinan da koridordaki su sebilinden kendisine su almak üzere dışarı çıktı.
Sebilin yanındaki dolaptan aldığı tek kullanımlık bardağa suyunu doldururken Burcu’nun kapısı açıldı ve içeriden kendi yaşlarında bir adamla Burcu gülüşerek dışarı çıktı. Sinan Burcu’nun adama olan bakışlarına ve kendisinden sakındığı gülüşüne kaşlarını çatarak bakarken suyu taşırdı. Eline değen soğuk suyla bardağı sebilin altından çekip “Kahretsin,” diye mırıldandı.
Çok fazla ses çıkarmamış olduğu halde Burcu’nun dikkati bir anda kendisinin bulunduğu tarafa yöneldi. Sinan kaşlarını düzeltip boşta olan elini kaldırdı. Ne kadar aptal bir görüntü sunduğundan habersiz elini sallarken “Selam,” diye seslendi.
Bu sefer kaşlarını çatan taraf Burcu’ydu.
“Merhaba,” diyerek Sinan’a cevap verdikten sonra tekrar yanındaki adama döndü. Uzanıp yanağından öptükten sonra elini sırtına götürüp kapıya yönlendirdi.
“Seni sonra ararım canım,” diyerek misafirini uğurladı. Sinan’ın arkasında olduğunu binmeden geri döndüğünde bir anda yüreği ağzına geldi ve korkuyla yerinde sıçradı.
“Sinan ne yapıyorsun?” diye çıkıştığı sırada Sinan da “O kim?” sorusuyla Burcu’yu köşeye sıkıştırdı.
Burcu Sinan’ın sorusuna kaşlarını kaldırıp “Anlamadım?” dedi.
“Onun kim olduğunu sordum?”
Burcu ellerini göğsünde çaprazlayıp tek ayağını sektirmeye başladı.
“Sen kimsin?”
Bu sefer “Anlamadım?” diyen kişi Sinan oldu.
“Sen kimsin de bana onun kim olduğunu soruyorsun?”
“B-be-ben…” diye kekeleyen Sinan bir türlü cevap veremedi. Şaşkındı. Burcu’dan böyle bir çıkış beklemediği için ne diyeceğini bilemiyordu. Ve açıkçası bozulmuştu da.
“Evet, sen?” diyerek Burcu da üzerine geliyordu.
“Ben… Ben senin arkadaşın olduğumu sanıyordum?”
Burcu alayla güldü.
“Bunu sana ne düşündürdü bilmiyorum ama benim ilişkilerimi sorgulayabilecek bir konumda değilsin.”
Sinan Burcu’nun çıkışması üzerine sinirlendi.
“Senin ilişkilerini sorgulamıyorum zaten! Gözüme soka soka bir şeyler yaşamaya çalışacaksan, yapma! Hem kendine hem de o adama yazık edersin. Yok, ben o adamı seviyorum diyorsan da yolun açık olsun.”
Arkasına dönüp kendi kendine “Sanki arkadaşlığın için ölüyordum ben de burada…” diye mırıldandı. Ama Burcu az önce işittikleri yetmiyormuş gibi bunu da duymuştu.
“Sen kendini Everest’te falan mı görüyorsun ya? Sen kimsin ki ben senin gözüne soka soka bir ilişki yaşayayım? Hem ister severim, ister sevmem. Bu da seni ilgilendirmiyor, tamam mı? Madem arkadaşlığım için ölmüyorsun, o zaman kaybol gözümün önünden. Benim ofisime zırt pırt uğrayıp da ortalığı karıştıran sensin. Bir de gelmiş bana laf yapıyorsun burada.”
Birbirlerini kedi köpek gibi yerlerken arkadan gelen Zeynep de bu konuşmaların bir kısmına şahit olmuştu. Her zaman merak ettiği, ancak sormaya cesaret edemediği soruların cevaplarını almış gibiydi. Geçmişte Burcu ve Sinan arasında bir şeyler yaşanmış olmalıydı ve her ne yaşanıp bittiyse olanları iki taraf da henüz noktalayamamıştı.
Onların bu haline gülmemeye çalışan Zeynep boğazını temizleyerek iki inatçı keçiyi varlığından haberdar etti.
“Merhaba,” dedi Sinan’a yaklaşırken. “Bugün erken gelmişsin. Hem sen içeriye de girmezdin?”
Sinan kendisini huzursuz eden kadına son bir kötü bakış attıktan sonra sesinde huzur bulduğu kadına gülümseyerek döndü.
“Evet, bugün dışarıda beklemek istemedim. Hem sana haberlerim var. Bir an önce seninle paylaşıp heyecanını görmek istiyorum.”
Sinan böyle söyleyince Zeynep kaşlarını kaldırdı. Burcu da üzerine vazife olmamasına rağmen ne olduğunu merak etmişti.
“Ne ki acaba, merak ettirme de söyle hadi,” dedi Zeynep.
Sinan Zeynep’in iri ela gözlerini biraz daha büyütüp söylediklerine gülümsedi.
“Söylemesem mi ki? Pek bir eğlenceli olurdu senin merakını izlemek de be…”
“Söyleyeceksen oynama da söyle, ne demeye oyalıyorsun sanki kadını?”
Burcu dayanamayıp araya girdiğinde ve bu sözleri söylediğinde kendisi de bir şaşkınlığa uğradı. Sinan da, Zeynep de kendisine dönünce utançla kızardı ve kumral saçlarını önüne alarak yüzünü saklamaya çalıştı.
“Yani, ben de merak ettim. Söylesen artık diyorum,” diyerek biraz önceki sert çıkışını yumuşatmaya çalıştı.
Sinan başka bir zaman olsa hemen söyler, iki kadına da eziyet çektirmezdi. Fakat Burcu ile az önceki atışmalarının üzerine böyle bir çıkış geldiğinde evde söylemeye karar verdi. Görsündü bakalım Burcu Hanım, merak ettiği şeyin cevaplanmaması nasıl oluyormuş, bir de o yaşasındı.
“Sen neden merak ediyorsun ki? Birbirimizin bir şeylerini merak edebilecek kadar yakın olduğumuzu sanmıyorum. Yanlış mıyım yoksa az önce sen de bunu ima etmemiş miydin?”
Kendi sözlerinin kendisine karşı kullanılmasına sinirlenen Burcu neredeyse küçük bir çocuk gibi yeri tekmeleyecek, o da yetmezse gidip Sinan’a saldıracaktı. İçinde şiddet yanlısı bir canavarın olduğundan şimdiye kadar bihaberdi. Fakat ne zaman Sinan’la bir araya gelse derinlerde bir yerden sinirlerini oynatan depremler meydana geliyordu.
“Neyse, neyse…” diye araya girdi Zeynep. Onları böylece bıraksa sabaha kadar kavga ederlerdi. Ya da biri diğerine zarar verir, sonra da arkalarını toplamak Zeynep’e düşerdi. “Cidden ben de çok merak ediyorum. Ne söyleyeceksin?”
Sinan omuz silkti. “Biraz daha bekleyebilir. Kesinlikle şimdi söylemeyeceğim. Eve gidince anlatırım.”
Zeynep Sinan’ın işi inada bindirdiğini anlayınca daha fazla ısrar etmedi ama Burcu’nun bozulduğu belliydi. Ne yapabilirim, diye düşündü Sinan. Az önce de kendisi Burcu Hanım tarafından çok fena bozulmuştu ve Burcu’nun bu konuda tek bir an bile tereddüde düştüğünü sanmıyordu. Fakat neden kendisini zafer kazanmış gibi hissetmiyordu? En azından durumu 1-1 yapmıştı. Galip olamasa bile, mağlup da olmamıştı. Yine de huzursuzdu.
“Neyse… İşlerin bitti mi? Çıkabilir miyiz?” diyerek Zeynep’e döndü.
Zeynep başını iki yana salladı. Sevgi Hanım’ın içeride bir görüşmesi var. O çıkmadan buradan çıkmam doğru olmaz. Biraz daha bekleteceğim seni.”
Sinan Zeynep’in endişeli haline gülüp yanaklarını sıktı.
“Ben seni beklerim. Sen işlerin bitince gelirsin,” dedi ve Burcu’ya başıyla selam verip ofisten ayrıldı.
Burcu ise Sinan’ın kurduğu cümlenin alt anlamlarında takılıp kalmıştı. Zeynep Sinan’ın duygularından öylesine bihaberdi ki, duyduklarını alıyor; gerisiyle ilgilenmiyordu. Oysa Burcu için bazı şeyleri bilmek acı veriyordu.
“Sizin aranızdaki bu anlaşmazlığın sebebi nedir?” diye soran Zeynep’in sesiyle Burcu düşüncelerinden sıyrıldı.
“Nasıl?”
Burcu’nun kendisini dinlemediğini fark ettiğinde Zeynep tahminlerinde yanılmamış olabileceğini düşündü.
“Sinan’la diyorum, aranızda bir gerginlik var gibi. Oysa beni buraya getirirken senden eski bir arkadaşım diye bahsetmişti. Arkadaşsanız neden birbirinizden hoşlanmıyor gibi davranıyorsunuz?”
Zeynep tarafından köşeye sıkıştırılmaya çalışıldığını düşünen Burcu hiç de inandırıcı olmayan bir şekilde güldü.
“Boş ver, Zeynepçiğim. Eski bir mesele. Tekrar açmaya değmez.”
Zeynep Burcu’yu da rahat bırakmaya karar verip omuz silkti. Nasıl olsa bir gün aralarında neler olup bittiğini öğrenirdi.
“Sen öyle diyorsan öyledir tabii. Ben de gideyim de işimin başına döneyim. Sevgi Hanım’ın bana ihtiyacı olabilir.”
Burcu bir şey demedi. Sadece başını sallayarak Zeynep’e onay verdi ve Zeynep ufak adımlarla odasına geçerken arkasından izledi. Zeynep’in sandığı kadar saf olmadığını, bazen görmek istediklerini çok net gördüğünü böylelikle anlamıştı. Fakat inatla Sinan’ın duygularını görmezden geliyordu. Ya da görüyordu da bilmiyor gibi davranıyordu ve Sinan’ın bütün iyi niyetinden yararlanıyordu.
Bir anda düşündükleriyle kaşları çatıldı. Başını iki yana sallayarak kafasındakileri uzaklaştırmaya çalıştı. Hangi ara böyle kötü düşüncelere sahip olmuştu? Nasıl oluyordu da, birkaç aydır yakinen tanıma fırsatı yakaladığı bir kadın hakkında aslı olmadığına emin olduğu teoriler geliştirebiliyordu? Burcu böyle biri değildi. Sinan’la yakın olmak ona iyi gelmiyor, bütün sistemleri altüst oluyordu. Kendi kendisini kınarken o da odasına geçti ve kalan son yarım saatini dosyalar arasında kaybolarak geçirmeyi tercih etti.
Zeynep de Sevgi Hanım’ın görüşmesinin bitmesinin ardından, oradaki işlerini tamamlayıp çantasını da alarak işten çıktı. Ağustos güneşinin altında, arabanın içinde kendisini bekleyen Sinan’a özür dileyen bir tebessümle yaklaşıp, yolcu koltuğunun kapısını açtı.
Yerine otururken “Özür dilerim. Biliyorum çok beklettim,” dedi. Sinan Zeynep’e takılmak için alnını siliyor gibi yaptı.
“Şu alnımdaki teri görüyor musun? Sayende bir kilo eridim bu sıcakta Zeynep,” diyerek göz kırptı.
Artık Sinan’ı tanıdığı için Zeynep, ciddi olmadığını biliyordu. Oyuna uyup elini kalbine götürdü.
“Ben bu vicdan azabıyla nasıl yaşarım şimdi? Söyle, senin için ne yapabilirim?” dedi.
Sinan’ın bu soruya verecek yüzlerce cevabı vardı. Ancak her biri içinde kalmak zorundaydı.
“Öyle kolay kurtulamazsınız Zeynep Hanım. Benim için birkaç sene yemek pişirmeye mahkum ediyorum sizi.”
Zeynep kahkaha attı.
“Aşk olsun,” dedi. “Rana Abla bu söylediklerini duysa çok üzülür. Onun yemekleri kötü mü de benden istiyorsun?”
Sinan başını iki yana salladı.
“Rana Hanım’ın yemekleri de çok güzel ama senin yemeklerin daha güzel. Ben zevkine düşkün bir adamım. En iyisi dururken neden en iyi ikincisiyle idare etmem gereksin ki?”
Zeynep Sinan’ın çocuk gibi omuz silke silke söylediklerine gülümsedi. Konuyu değiştirmek için “Ee, senin bana bir şey söyleyeceğini sanıyordum. Burcu da olmadığına göre artık söylersin diye bekliyorum, dedi.”
“O kadar kolay değil. Önce bana güzel bir sofra hazırla, sonra ben de sana müjdeyi vereyim.”
“Ya Sinan, çatlatma insanı.”
“Sen de bu kadar meraklı olma o zaman küçük hanım.”
Zeynep Sinan’a kızıp sırtını döndü. Sinan Zeynep’in bu hareketine kahkaha atınca Zeynep daha da kızdı ve başını çevirip Sinan’a kötü kötü baktıktan sonra tekrar arkasını döndü. Sinan onu daha fazla kızdırmamak için gülümseyip arabayı çalıştırdı. Aralarındaki sessizliği doldurması için kırmızıda beklerken radyoyu açtı. Sevdiği bir şarkıya denk gelince kanal aramayı bıraktı ve çalan şarkıya mırıldanarak eşlik etmeye başladı. Bu sıralar bu şarkıyı çok sık duyuyordu ve nedendir bilinmez, kendisiyle bağdaştırıyordu. Sırf bu yüzden hiç üşenmeden sözlerine dikkat etmiş ve sonunda şarkıyı öğrenmişti.
‘Bu aşkın adresi, bir çıkmaz sokak
Bir çöp arabası, peşinde çocuklar
Yorgun anılardan âşıklar çıkmazı
İçinde ben yandım
Bir sokak lambası…’ diyordu şarkı. Sahiden de, Sinan’ın duyguları çıkmaz bir sokaktı. Ne geri dönebiliyor, ne ileri gidebiliyordu. Bir çıkmazın içinde sıkışmış, duygularının ağırlığı altında eziliyordu.
Bakışları şarkıya eşlik ettiği esnada Zeynep’e kaydı. Ancak Zeynep yola bakıyordu. Bir çevirseydi başını, bir baksaydı gerçekten de kendisine, görecekti aslında Sinan’ı. Ama Zeynep sadece önüne bakıyordu artık bu hayatta. Ne sağa ne de sola çeviriyordu başını.
Sinan iç geçirerek sürmeye devam etti. Şarkı bitti, arkasından başka bir şarkı ve bir diğeri çaldı. Yol boyu Sinan’ın dikkat etmediği şarkılar çalıp durdu. Sonunda eve vardıklarında Sinan arabayı park edip Zeynep’e döndü. Genç kadının başını cama yaslayıp uyuyakaldığını gördüğünde gülümsedi. Onu uyandırmamaya dikkat ederek alnına düşen bir parça saçı alıp geriye attı. Düz alnını, uzun kirpiklerini, biçimli burnunu ve son olarak dolgun dudaklarını süzüp yutkundu. İçindeki hislere söz geçiremeyeceğini hissettiği anda uzaklaştı. Art arda yutkunarak sakinleşmeye çalıştı. Kendisine hâkim olabildiğinde kemerini çözüp arabadan indi. Zeynep’in tarafına geçip kapısını açtı.
“Uyanma vakti uykucu,” diye seslendi. Bir anda yaslandığı kapının açılmasıyla boşlukta kalan Zeynep sıçrayarak uyandı. Uyku mahmuru gözlerle nerede olduklarına bakıp “Geldik mi?” diye sordu.
“Geldik, geldik. Bir saattir uyandırmaya çalışıyorum seni ama uyanmaya hiç niyetin yoktu valla.”
Sinan’ı ciddiye alan Zeynep üzülerek “Gerçekten mi?” dedi.
Sinan gülmemek için dudaklarını dişlerken başını salladı.
“Özür dilerim Sinan. Valla azıcık gözlerimi kapatayım dedim de, içim geçmiş galiba.”
Sinan kahkaha attı.
“Hadi in artık. Ateş seni çok özlemiştir. Bekletmeyelim daha fazla.”
Zeynep başını sallayıp kemerini çıkardı ve arabadan çıkıp kapısını kapattı. Sinan arabayı kilitledikten sonra birlikte eve çıktılar. Kapıyı açtıkları anda Ateş antreye fırlayıp “Anneeeee,” diye çığlık çığlığa kendisini Zeynep’in kollarına attı.
Oğlunu yakalayabilmek için eğilen Zeynep Ateş’e sıkı sıkı sarıldı.
“Oğlumm,” diyerek Ateş’in başını göğsüne bastırdı. “Çok mu özledin sen anneyi?”
Ateş annesinin göğsü ve eli arasında sıkışıp kalan başını salladı.
“Bugün Rana teyzemle biz alışverişe gittik. Rana teyzeme benim param var, dedim. Sen bana çikolata alırsan annem sana sonra parasını verir. Ama Rana teyze bana çikolata almadı. Benim param olduğunu ona söyler misin annecim? Bir dahaki sefere bana çikolata alsın.”
Ateş’in arkasında dikilen Rana Hanım gülerek başını iki yana salladı. Zeynep de ona bakıp gülümsedi.
“Ama annecim, sana çikolata yemen için izin vermedim ki. Benden izinsiz çikolata yemek istemişsin ve bir de gelip bana Rana teyzeni şikâyet mi ediyorsun şimdi?”
Ateş annesinden uzaklaşıp kaşlarını çattı. Ayakkabılarını çıkarıp içeriye geçen Sinan abisine yardım ister gibi bakınca Sinan Ateş’i kucağına aldı.
“Gel aslanım sen bana. Ben sana yarın çikolata getiririm, anlaştık mı?”
Ateş Sinan’ın boynuna sarıldı.
“Evet, Sinan abi. Bana çikolata getir. Annem bana izin vermiyor ama sen onu ikna edersin, değil mi?”
Sinan Zeynep’e bakıp göz kırptı.
“Bir seferliğine izin kopartırım. Ama anneni daha fazla kızdırmak yok, anlaştık mı?”
Küçük çocuk başını salladı. “Anlaştık.”
Rana Hanım hazırda bekleyen çantasını alıp Sinan ve Zeynep’le vedalaştıktan sonra çıktı.
Rana Hanım’ın hazırladığı yemekleri ısıtıp sofrayı hazırlayan Zeynep ise oturma odasında Ateş’in yaşına uygun bir puzzle yapan Sinan ve oğlunu mutfağa çağırdı. Yemek boyunca bıcır bıcır konuşan Ateş’i dinlediler. Sonunda Ateş’in elini ağzını silip oturma odasına yolladığında Sinan’la baş başa kaldılar.
“Hala söylemeyecek misin?” diyerek merakla Sinan’a baktı.
Karnı doyan Sinan neşeyle elindeki peçeteyi tabağına bırakıp geriye yaslandı.
“E ama sen benim istediğimi yaptın mı da ben sana müjdeyi vereyim?”
“Ya, söz ben sana hafta sonu hazırlayacağım yemek. Sen şimdiden söyle. Meraktan ölmemi mi istiyorsun?”
Sinan kaşlarını kaldırdı. “Avans istiyorsun yani?” dedi. “Neyse hadi senin dediğin gibi olsun. Vereceğim haber seninle ilgili nasıl olsa.”
Zeynep dirseklerini masaya yaslayıp öne doğru eğildi. Daha da meraklanmıştı şimdi.
“Bugün senin açık öğretim lise kaydı için para yatırdım. Yarın gidip bir okulda kaydını yaptırırız. Sonra da derslerini seçeriz.”
Sinan lafını bitirir bitirmez Zeynep genç adamın boynuna atıldı. Yaptığının farkında olmadan, Sinan’ı sımsıkı sardı ve Sinan durumun verdiği yakınlıktan faydalanarak Zeynep’in kokusunu doya doya içine çekti.
“Bu kadar sevineceğini bilsem daha önce söylerdim,” diyerek Zeynep’e takıldı.
“Böylesine güzel bir haber için bu kadar bekletildiğime bile kızmıyorum. Teşekkür ederim, teşekkür ederim, çok teşekkür ederim Sinan!”
Sinan Zeynep’in yanağına dokundu.
“Rica ederim. Sen hep böyle mutlu olacaksan, ben senin kayıtlarınla yakından ilgilenirim. İstersen ders bile çalıştırabilirim.”
Zeynep kahkaha attı.
“Yakında onu da isterim senden. Ama o zaman da yok benim işim var, yok ben bilmiyorum, unuttum diyerek sıyrılmaya çalışırsan elimden kurtulamazsın haberin olsun.”
Sinan da Zeynep gibi güldü.
“Yok yok, hiç yapar mıyım ben öyle şey?” dedi. Sonra şirin olmaya çalışarak gözlerini kıstı. “Ee, sen şimdi bu haber üzerine bana bir irmik helvası kavurur, yanına da bir çay demlersin değil mi?”
“Bu haberin üzerine ben sana irmik helvası da kavururum, un helvası da kavururum. Çay dediğin nedir ki hem. Kısa sürede istediklerini olmuş bil.”
Bu haberin mutluluğuyla Zeynep her şeyi yapabilirmiş gibi hissediyordu. Artık okula da başlayacaktı. Eksik kalan bütün yanları tamamlanacak, Zeynep oğlu için daha iyi bir anne olacaktı. İleride dönüp de bugünlerine baktığında kendisiyle gurur duyabilecekti. Ateş de annesini takdir edecekti. Bu da eğitim hayatının başlangıcı olmuştu. Artık oldum diyene kadar Zeynep’in durmaya niyeti yoktu.