-II-
"Gidilmemiş yollara çıktığım anda yol vurdu."
Neden bir kalbimiz var! Neden olur olmaz her şeyi sever, olur olmaz her şeye üzülür ve yine olur olmaz her şeye kıyamaz. Yol bu yöne gitmiyor ki! Yolun uzun da değil. Neden şimdi bu yabancıyı kurtarmaya çalışıyordum ki. İstanbul'a gidecektim hani, ailemi bulacaktım.
Uzun uğraşlarım sonucunda sadece bir elini kurtarabilmiştim. Acıyla iki büklüm olmuştu, yazık canı çok yanıyor olmalıydı. Diğer elini zincirden kurtarmaya çalışırken çattım kaşlarımı. Şiddet çok kötü değil miydi? Bunu yaşayan herkes biraz öksüzdür içinde. Bileklerini kesmişti zincirler. Hangi vicdansız yapardı bunu. O elini de kurtardım, öyle bir inledi ki kalbim acımıştı.
Yüzüme düşen gözyaşlarıma aldırmadan montumu çıkarıp diz çöktüm önünde, montumu onu incitmeden sırtına örttüm. Acı dolu gözlerini gözlerime dikti.
"Sağol" dedi. Konuşamıyordum, sadece başımı salladım. Hava kararınca otobüsü de kaçırmış olduğum gerçeğiyle yüzleştim. Evin önünde gelen sesler vardı. Yaralı adam nasıl inat ettiyse ayağa kalktı.
"Bana bak, şimdi burdan çıkıyoruz. Ne olursa olsun" dedi ve elimi tuttu. "Elimi bırakmayacaksın. Anladın mı?"
Başımı iki yana salladım. Bu mümkün değildi, onu tanımıyordum, öylece beni sürüklemesine izin veremezdim.
"Seni görürlerse kötü olur" dedi. Evin kapısı sertçe açıldı. Vakit kalmadığını anlayınca benimle konuşmayı bırakıp kırık cama ulaştık. Camı açarak aşağıya baktı.
"Atla."
Sesler gittikçe yaklaşınca onu dinledim. Camdan aşağıya atladım. Ona baktığımda önce montumu ve sırtıma geri takmadığım çantamı attı bana, sonra kendisi. Elimi tuttuğu gibi sekerek koşmaya başladı, haliyle bende koşuyordum. Bizim sokakları çok iyi biliyormuş gibi giderken ardımızda bıraktığımız evden bir gürültü koptu.
Korku bedenimi ele geçirdi. Anında titremeye başladım, kendimi ve bedenimin verdiği reaksiyonları tanıyordum. Bu korku beni günlerce terk etmeyecekti. Tıpkı annemden dayak yerken olduğu gibi.
Ana yola çıkmadık, iyice kaybolduk mahalle arasında.
"Be-beni bı-rak. Ev-vim bu-rad-da."
"Olmaz" dedi ve biz koşmaya devam ettik. Hiç birilerinden kaçmadım ama kendimden saklanmayı çok becerirdim.
"Melih, nerdesin lan. Çıkamazsın bu mahalleden oğlum boşuna kaçma."
Sesi duyunca ikimizde durup arkamıza baktık. Görünürde kimse yoktu ama çok uzakta sayılmazdı.
"S*ktir" diyerek. Etrafa bakındı. Bu sırada yaralı kolunu bedenime sarıp ufacık bedenimi kolunun arasında kolladı.
"Sen nereye gidiyordun?" diye sordu. Şimdi sırası mıydı?
"İstanbul."
"Ooo harika ama bize bir araç lazım. Yürü."
Onun kolunun altında başımı göğsüne yaslamış bir şekilde yürürken artık dişlerim zangır zangır titriyordu. Hem çok soğuktu, hem çok korkuyordum. Hava iyice karardı. Beni nereye götürüyordu, ben neden onunla gidiyordum!
Bir yere girdik, dışarıdan daha karanlık, dışardan daha korkunç. Dünyadaki her yer burdan daha güvenli olabilirdi. Yine eski bir binaydı ve bu defa sallanıyorduk. Bende onunla saklanıyordum. Titrememe dur diyemiyordum, o yüzden ona karşı koyamıyordum. Duvarın dibine oturduk, yine beni kolunun altına sakladı.
"Be-"
"Şşş, sus. Telefonun var mı?" Başımı sallayarak elimde tuttuğum montumun cebini bulmaya çalıştım. Titreyen elimle bu bir hayli zordu.
"Ben bulurum, sakin ol. İnternet var mı?" Yine başımı salladım. Hızlıca sallıyordum hemde. Telefonumu bulup çıkardı. Ekranı açınca yüzüne vurdu ışığı, yüzündeki kanlar kurumuştu ve boncuk boncuk terlemişti. Ekranı yukarıya kaydırınca kilidi hemen açıldı. Kilit koymuyordum, hiç ihtiyacım olmamıştı.
Aramaya girip bir numara yazdı. Sol eliyle telefonu kulağına koyarken, sağ eliyle beni göğsüne bastırdı. Biraz bekledi. Göğsü inip kalkarken artık bayılacaktım.
"Nerdesin?!" dedi tehditkar, sert bir sesle. "Beni almaya gelin hemen. Bilal piçi aldı beni, geceden beri işkence etti. Acilen sana atacağım konuma gel. Bir de yanımda küçük bir kız var, hayatımı kurtardı. İstanbul'a dönüyoruz. Çabuk ol."
O konuşurken gözlerimi sımsıkı yummuş, elimle de ağzımı kapatmıştım. Çok sert çıkıyordu sesi. Ben kendimi bildim bileli hiç bir erkeğe bu kadar yakın durmamıştım. Babamın bile yanına oturamazdım. Yıllarca yaşadığım en derin duygu korku olmuştu.
"MELİH?!"
Sesi duyunca sıçrayarak adama tutundum. Beni daha sıkı sarmıştı. O an anladım bir felaketin tam ortasında olduğumu. Oysa felaketleri hep evin içinde olur sanıyordum. Ben dünyayı tanımıyorum.
"Korkma, çıkacağız burdan" dedi. Ondan da korkuyordum ve sarılıyordum. Telefonum çalmaya başlayınca ses boş odada yankı buldu. Hemen sesini kıstı.
"Annen arıyor."
İki saat çoktan dolmuştu ve aramaya başlamıştı. Şimdi burdan çıkacağımı bilsem arkama bile bakmadan eve koşardım. Şimdi her şey o kadar imkansız geliyordu ki. Artık bir evim olmadığına inanacak oldum yüzüme değdi soğuk ve büyük eli.
"Adın ne?"
Gözlerimi açarsam kötü adamları görecekmişim gibi düşünüyordum. Cevap verecek kadar da sakin değildim. Sesler yaklaşırken ellerimi kulaklarıma kapattım. Biri beni çekip alsın, tamda şu anda, tamda buradan diye iç geçirirken bile bu adamın ne olacağını düşünüyordum.
"Gü-Günce."
"Ne güzel adın var. Günce! Bak sana söz veriyorum burdan çıkacağız ve senin için İstanbul'a geleceğim. Nereye gideceksen orda, seni ellerimle götüreceğim. Sakin ol."
Başımı salladım yine. Sesler binanın çevresine dağıldı.
"Fazla uzağa gidemez, dağılıp bulun şu şerefsizi, bir de onu kurtaranı!"
Korkuyla başımı kaldırıp sanki görebilirmişim gibi ona baktım. Yakınımda aldığı nefeslerden başka hiçbir şey duymuyordum.
"Melih, çık lan korkak."
Beni biraz daha sıktı. Anladım ki bu onu sinirlendirmişti.
"Ben sana göstereceğim korkağı piç" diyordu sessizce. "Sen bu kıza dua et" diye ekledi. Binanın içinde cirit atan adım sesleri korkumu katladıkça katladı. Ellerimi birbirine yapıştırıp sıkarken bütün bedenim kaskatı kesilmişti.
"Melih, oğlum sen karı gibi korkup saklanacak mısın?"
Melih! Bir an için hareket edecek olduğunda onu tutup bunu engelledim. Yaklaştı adımlar, artık bir iki adım ya var ya yoktu aramızda. Tuttuğu ışığı fark ettim, biraz daha topladım bedenimi, küçücük oldum. Biz buradan nasıl çıkacaktık?
O an ışık yüzümüze vurdu. Başımı sakladım hemen ama bedenim bu adrenaline dayanacak gibi değildi.
"Bakın burda kim varmış?!"
Ondan sonrası benim için derin bir uykunun, soğuk kolları oldu. Ondan sonrası yaşamaya dayanamayacaktı bedenim ve haliyle bıraktı kendini.
Gözlerimi açmaya başladığımda hareket ediyorduk. Hemen başımı kaldırdığımda bir arabanın arka koltuğunda, üzerimde montumun örtülü olduğunu anladım.
"Kendine geliyor galiba" dedi bir ses. İyice toparlanıp öndekilere baktım. Sağ tarafta oturan Melih'ti.
"Günce, iyi misin?" dedi bana dönerek. Onlara nasıl baktığımı bilmiyordum. "Korkma, çıktık ordan. Arkadaşım Cihan."
"Bana, su -" dedim güç bela. Hemen küçük bir şişe su uzattı, bu sırada arabanın tepe lambasını da açmıştı.
"Kızı yanımızda götürüyoruz ama sıkıntı çıkmasın."
"Çıkarsa çıksın, İstanbul'a gidecekmiş, otobüsü kaçırdı beni kurtarırken. Ne o, sen korktun mu? Hani İstanbul bizim evimizdi, hani biz ordan başka bir yerde yapamazdık?!"
"Ne korkması oğlum ya, baksana reşit mi bu kız? Ayrıca tabi ki de öyle. İstanbul'a dönmemiz en hayırlısı. İki gün İzmit'ye kaldık başına gelene bak."
Ben suyu içerken onlar konuşuyordu. Kendimi sıkmaktan her yerim ağrıyordu şimdi. Evden kaçtığım için keşke diyeceğim hiç aklıma gelmezdi. Kendimi geri yaslayıp gözlerimin, dahası bütün bedenimin ağlamasına izin verdim. Çünkü çıktığım bu yolculuğun sonunda geri dönmek yoktu.
"Telefonum nerde?"
Melih telefonumu uzatınca almamla çalmaya başlaması bir olmuştu. Annem arıyordu. Belli ki defalarca da aramıştı.
"Bu camı nasıl açabilirim" diye sordum. Nefes alamıyordum.
"Dur" dedi Cihan ve cam açıldı.
"Teşekkür ederim."
Yüzüme çarpan havayla kendime gelmeye çalışken yüzümü silip telefonu açmak için biraz cesaret topladım. Duyacaklarıma hazır değildim ama bu saatten sonra da yolumdan dönmeyecektim. Açtım.
"Günce, seni Allah'ın cezası. Nerdesin sen, çabuk eve gel. Bacaklarını kıracağım senin."
Biraz susup kaldım. Gerçekten hep bana zarar veriyordu ve bundan zerrece geri durmuyordu. Şimdi onun bu sözlerine baş kaldırıyordum.
"Ben İstanbul'a gidiyorum."
"Ne? Ne saçmalıyorsun sen."
"Duydun, ailemi buldum. Artık sana ihtiyacım yok."
"Ne ailesi salak şey. Eve dön hemen, kendini mi öldürteceksin."
"Ne diyorsun?!"
"Günce dinle, ailen seni isteseydi seni gelip alırdı. Nerde olduğunu, kiminle yaşadığını biliyorlardı. Gitme kızım, eve gel bak her şeyi anlayacağım sana."
"Sana inanmıyorum, ayrıca dönemem. Ne yaparsan da işe yaramaz. Dün on sekizimi doldurdum. Beni arama. Bu gidişin dönüşü yok."
Telefonu kapatırken bir hafiflik oldu omuzlarımda. Başımı geri atıp gözlerimi kapattım ama aklıma gelen şeyle başımı çekip Melih'e baktım. Zaten o da bana bakıyordu.
" Sözüne güvenebilir miyim? " İlk defa bir yabancıya güvenmek istiyordu kalbim.
" Elbette, sen benim hayatımı kurtardın. Seninleyim." Bunu söylerken sıcak bir gülüş sergiledi. Şimdi geçmişe, geleceğe ve yaşananlara baş kaldırıyordum. Hala bir korkuyu tutuyorum içimde ama gitmek istiyor canım.
"Dünyayı tanımıyorum ve üzüleceğimi biliyorum. Başına dert olmam ama -"
"Merak etme, her gün birilerinden kaçamıyorum. Küçücük bir kıza da bakabilirim."
Başımı salladım. Melih kaderin karşıma bir kediyle çıkardığı insandı. Ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın oraya yüreğimin sesiyle gittiğimi bilecektim. Olurda başarırsam bu yabancıya güvenecektim... Olur ya başaramamış ve ailemi bulaşmış olurum. İşte o zaman düşünürüm ne yapacağımı ama şimdi yola bakıyordum. Yollar her zaman var olacak ve gitmek isteyenin önünde durmayacak.
Gidiyorum avuçlarımda bir dolu korkuyla, böylece öğrenmiş olurdum korkuyla başa çıkmayı...