1.Bölüm“Masumiyet Gürültü Yapmaz”
Mahalle sabahları hep aynı kokuyla uyanırdı; taze ekmek, ıslak toprak ve kapı önlerinde süpürülen taşların sesi. O sokakta büyüyen herkes birbirini tanırdı ama o sokağın en tanınan sesi genelde Yağmur’un kahkahasıydı. Çünkü Yağmur, sokağın en renkli insanıydı. Elinde bazen annesinin verdiği alışveriş poşetleri, bazen saçında pembe tokalar, bazen de aceleyle koşarken bir şeye takılıp düşen haliyle… Mahallede onu tanımayan yoktu. Biraz sakardı, biraz saf, çoğu zaman da düşünmeden konuşurdu. Ama kimse ona kızamazdı. Çünkü Yağmur’un yüzünde her zaman bir gülümseme vardı; sanki dünya kötü bir yer değilmiş gibi bakan bir gülümseme.
Henüz on dokuz yaşındaydı. Hayat onun için hâlâ çiçekli defterlerden, balkonlarda içilen çaylardan ve mahalle arasındaki küçük hayallerden ibaretti. Çiçekleri severdi, sokakta gördüğü kedilerle konuşur, bazen yolunu değiştirip bir ağacın altına otururdu. İnsanlara kolay güvenen, kırıldığında bile çok uzun süre kızamayan bir kalbi vardı. Belki de bu yüzden mahallede herkes onu korur gibi davranırdı. Özellikle de abisi Ömer. Ömer onun için sadece bir abi değil, neredeyse dünyadaki tek güvenli limandı. Ömer neredeyse her zaman sert, ciddi ve disiplinliydi ama konu Yağmur olunca yüzündeki o sert ifade biraz yumuşardı.
Ömer’in en yakın arkadaşı ise Mahir’di. Aynı mahallede büyümüşlerdi, aynı yollarda yürümüş, aynı hayallerin peşinden gitmişlerdi. İkisi de askeriye yolunu seçmişti. Mahir çocukluğundan beri Yağmur’un hayatının içindeydi aslında. Ama Yağmur’un gözünde Mahir hep biraz daha farklıydı. O mahalledeki diğer erkeklere hiç benzemezdi; sessiz, ciddi ve uzak bir tarafı vardı. Yağmur konuşurken bazen kelimelerini toparlayamaz, bazen saçma bir şey söyler, sonra kendi kendine gülerdi. Ama Mahir’in yanında bu sakarlığı daha da artardı. Çünkü Mahir’e baktığında içinde tarif edemediği bir heyecan oluşurdu.
Tabii Mahir’in gözünde Yağmur hâlâ o mahallede büyüyen küçük kızdı. Saçında tokalarla dolaşan, bazen kapıya çarpan, bazen koşarken düşen o neşeli kız. Mahir çoğu zaman onun konuşmalarına yarı ciddi yarı gülümseyerek bakardı. Yağmur ise bunu fark etmezdi bile. Onun için Mahir sadece abisinin arkadaşı değildi; sanki başka bir dünyadan gelmiş gibi duran, biraz uzak ama çok güven veren biriydi.
O zamanlar kimse bilmiyordu…
O neşeli, sakar, çiçekli kızın hayatının birkaç ay içinde tamamen değişeceğini. Çünkü bazen bir hayatı değiştirmek için büyük felaketler gerekmez. Bazen sadece yanlış gönderilmiş bir mesaj yeterlidir.
Yağmur’un büyüdüğü ev de tıpkı mahallesi gibiydi; herkesin birbirini tanıdığı, kapıların çok sert kapanmadığı ama sözlerin bazen fazlasıyla ağır olduğu bir ev. O evin içinde en güçlü ses genelde annesine aitti. Yağmur’un annesi geleneklere sıkı sıkıya bağlı bir kadındı. Ona göre hayatın yolu çoktan çizilmişti: kız çocukları fazla hayal kurmaz, fazla dikkat çekmez, okur ama sonunda yine evine dönerdi. Kadın dediğin, ailesinin yanında olurdu. Mahalleden çıkmak, farklı bir hayat istemek, hele hele kendi kararlarını almak… bunlar onun dünyasında neredeyse ayıp sayılırdı.
Yağmur’un annesi için kızının geleceği de çoktan belliydi. Yağmur eczacılık okuyacaktı, sonra babasının eczanesini devralacaktı. Sonra da annesinin uygun gördüğü, “terbiyeli, ailesi düzgün” bir mahalle çocuğuyla evlenecekti. Böylece hayatı güvenli, düzenli ve en önemlisi mahalle sınırlarının içinde kalacaktı. Annesine göre bir kız için bundan daha doğru bir hayat yoktu.
Ama Yağmur hiçbir zaman o kalıba tam sığamıyordu. Çünkü onun içi biraz daha kalabalıktı. Biraz meraklıydı, biraz hayalperestti. Sokakta yürürken başka hayatları merak eden, başka şehirleri düşleyen bir tarafı vardı.
Evdeki dengeyi sağlayan kişi genelde babasıydı. Yağmur’un babası mahallede sevilen bir eczacıydı. Sakin, anlayışlı ve kızını gerçekten seven bir adamdı. Annesi kadar sert değildi. Hatta çoğu zaman Yağmur’un hayallerini sessizce desteklerdi. Ama ne zaman annesiyle karşı karşıya gelseler, o da biraz geri çekilirdi. Tartışmayı büyütmeyen, daha çok susarak orta yolu bulmaya çalışan bir adamdı. Yağmur babasını çok severdi ama bazen onun bu sessizliğine de içten içe kızardı.
Üç kardeştiler. Yağmur ortancaydı. Parla, ondan bir buçuk yaş küçük olan kardeşi, Yağmur’un en yakın arkadaşı gibiydi. Parla daha sakin, daha temkinli bir kızdı ama Yağmur’la aralarındaki bağ çok güçlüydü. Gece geç saatlere kadar odalarında konuşur, saçma şeylere güler, bazen de annelerinden gizli hayaller kurarlardı. Parla çoğu zaman
Yağmur’un sakarlıklarına güler, sonra da “Bir gün gerçekten başını derde sokacaksın” diye takılırdı.
Ama evde asıl ağırlığı olan kişi Ömer’di. Ailenin tek oğlu, en büyük çocuk ve annesinin gözünde neredeyse evin ikinci babasıydı. Ömer disiplinli, ciddi ve biraz da sert bir adamdı. Kız kardeşlerine karşı aşırı korumacıydı. Onun dünyasında kız kardeşlerinin hayatı çok net sınırlarla çizilmişti. Yağmur’un biriyle fazla konuşmasını bile istemezdi.
Mahallede bir erkekle fazla samimi görünse hemen kaşlarını çatar, kısa ve sert bir bakış atardı.
Yağmur bazen abisine kızardı ama içten içe onu da çok severdi. Çünkü Ömer’in sertliğinin altında aslında büyük bir koruma isteği olduğunu biliyordu. Ama bu durum bazen boğucu olabiliyordu. Yağmur’un hayatı, annesinin gelenekleri ve abisinin sert kuralları arasında sıkışmış gibiydi.
Bu yüzden Yağmur çoğu zaman evden çıkıp mahalle sokaklarında yürümeyi severdi. Orası ona biraz daha özgür gelirdi. Özellikle de Mahir o sokakta olduğunda. Çünkü Mahir’in varlığı, Yağmur’un dünyasında garip bir sakinlik yaratıyordu. Onun yanında kendini hem daha heyecanlı hem de daha güvende hissediyordu.
Ama o zamanlar Yağmur’un hayatı hâlâ basitti. Kahkahalar, küçük sakarlıklar, mahalle sohbetleri ve kalbinde kimseye söyleyemediği küçük bir sır vardı.
Henüz bilmiyordu…
Birkaç ay sonra o neşeli hayatın, tek bir akşamda tamamen değişeceğini. Çünkü bazen insanın hayatı büyük kararlarla değil, yanlış zamanda gelen tek bir mesajla kırılır.
Yağmur’un dünyasında ailesi ve mahallesi dışında çok özel bir yeri olan biri daha vardı: Nesli.
Nesli onun sadece arkadaşı değil, neredeyse diğer yarısı gibiydi. İlkokuldan beri yan yanaydılar. Aynı sıralarda oturmuş, aynı öğretmenlere kızmış, aynı hayalleri kurmuşlardı. Yağmur’un neşesi neyse, Nesli de onun sessiz dengesi gibiydi. Yağmur konuşur, güler, bazen sakarlıklarıyla ortalığı karıştırırdı; Nesli ise daha sakin, daha derin bakan bir kızdı. Ama Yağmur’un en çok güldüğü anların çoğunda yanında yine Nesli olurdu. Mahallede herkes Yağmur’un neşesini konuşurdu ama Yağmur’un en çok güldüğü kişi aslında Nesli’ydi. İkisi birlikteyken sanki dünya biraz daha hafif olurdu. Gelecek hakkında hayaller kurarlardı. Bazen başka şehirlerden, bazen başka ülkelerden konuşurlardı. Yağmur hayal kurarken coşar, Nesli gülümseyerek onu dinlerdi. Ama son bir yıldır o gülümsemenin içinde başka bir şey vardı. Sessiz bir yorgunluk. Nesli hastaydı. Kanser. Başlarda kimseye söylememişti. Yağmur öğrendiğinde dünyası bir anlığına durmuş gibi olmuştu. Çünkü onun gözünde Nesli hep güçlüydü. Böyle bir şey ona nasıl olurdu? Ama Nesli bu konuda garip bir sakinliğe sahipti. Sanki durumu kabullenmiş gibiydi. Bazen Yağmur ağlamaya başladığında, tam tersine Nesli onu sustururdu. “Yağmur,” derdi hafif gülerek, “ben ölmedim daha. Bu kadar dramatik olma.
” Ama Yağmur her seferinde yine ağlardı. Nesli’nin en sevdiği şey Yağmur’un saçındaki o renkli tokalara takılmaktı. Bazen tokayı çekip eline alır, inceleyip gülerek şöyle derdi: “Bir gün büyüyeceksin ama bu tokalardan vazgeçmeyeceksin, biliyorum.” Yağmur ise hemen itiraz ederdi. “Saçmalama, ben zaten büyüdüm.” Nesli gülümserdi. “Sen mi? Sen büyümek için fazla kalbi temiz birisin.” Ama o gülüşlerin arkasında zamanın hızla daraldığını ikisi de biliyordu. Yağmur bunu kabul etmek istemiyordu. O yüzden Nesli’yi gördüğü her gün biraz daha fazla konuşuyor, biraz daha fazla gülmeye çalışıyordu. Sanki kahkahaları hastalığı yenebilirmiş gibi. Nesli ise bazen Yağmur’a uzun uzun bakardı.
Özellikle Yağmur bir şey anlatırken ellerini savura savura konuştuğunda… o sakar, neşeli, hayat dolu haliyle. Ve içinden hep aynı şeyi düşünürdü. “Bu kız yaşamalı.” Yağmur o zamanlar bunun farkında değildi ama Nesli onun hayatında sadece bir arkadaş değildi. Bir gün, en karanlık anında bile onu ayağa kaldıracak son ses olacaktı.
Bir akşam yine mahalledeki küçük parkta yan yana oturuyorlardı. Hava serinlemiş, sokak lambalarının sarı ışığı ağaçların arasından süzülüp yere düşmüştü. Yağmur her zamanki gibi konuşuyordu; elleriyle anlata anlata, bazen kendi söylediğine kendi gülen o neşeli haliyle. Konu farkında olmadan yine Mahir’e gelmişti. “Bugün yine gördüm onu,” demişti Yağmur, bankın arkasına yaslanarak. “Ömer’le konuşuyorlardı kapının önünde. Bana baktı ama… yani böyle baktı, sonra yine o ciddi haline döndü.” Bunu söylerken yüzünde istemsiz bir gülümseme vardı. Nesli onu sessizce dinliyordu. Bir süre sonra başını hafifçe yana eğip Yağmur’a baktı. “Yağmur…” “Ne?” “Sen Mahir’i seviyorsun.” Yağmur bu sefer hemen inkâr etmedi. Birkaç saniye sustu. Gözleri yere kaydı. Ayağıyla küçük bir taşı ileri geri itti. Sonra derin bir nefes aldı. “Evet,” dedi sonunda, neredeyse fısıltı gibi. “Seviyorum.” Nesli’nin yüzünde yumuşak bir ifade oluştu ama yine de dikkatle onu izlemeye devam etti. Yağmur bu sefer kendini tutamadı, konuşmaya başladı. “Saçma olduğunu biliyorum. Benden altı yaş büyük. Ömer’in en yakın arkadaşı. Büyük ihtimalle beni hâlâ küçük bir kız gibi görüyor.” Hafifçe güldü. “Ama elimde değil işte. Onu gördüğümde… içimde bir şey oluyor.”
Nesli sessizce dinliyordu. “Bazen bana bakıyor ya…” diye devam etti Yağmur, gözleri biraz dalgınlaşarak. “Böyle kısa bir an. Sonra hemen yüzünü çeviriyor. Ama o bir saniyede bile… bilmiyorum. Sanki dünya duruyor.” Nesli iç çekti. “Yağmur…” “Biliyorum ne diyeceğini,” dedi Yağmur gülümseyerek. “Zor bir adam. Sert bir hayatı var. Beni kırabilir falan diyeceksin.” Nesli başını hafifçe eğdi. “Çünkü kırabilir.” Yağmur birkaç saniye sustu. Sonra omuz silkti. “Belki kırar.” Bir an durdu, sonra gözleri yine Mahir’in yaşadığı sokağa kaydı. “Ama ben yine de seviyorum.” Nesli o an Yağmur’a uzun uzun baktı. O sakar, neşeli, dünyaya hâlâ iyi tarafından bakan kıza. Sonra sessizce konuştu. “O zaman bir şey söz ver.” Yağmur ona döndü. “Ne?” “Eğer bir gün kalbini kırarsa… kendini kaybetmeyeceksin.
” Yağmur birkaç saniye düşündü. Sonra gülümsedi. “Ben o kadar zayıf değilim.” Nesli hafifçe gülümsedi ama gözlerinde bir hüzün vardı. Çünkü içinden geçen şey çok netti. Bir gün bu kız gerçekten çok kırılacaktı. Ve o gün geldiğinde… onu tutacak kadar uzun süre bu dünyada olmayacaktı.
Mahir Gökaşan’ı tanıyan herkes onun iki farklı yüzü olduğunu söylerdi. Askeriyede tanınan Mahir başka biriydi, sivil hayatta görülen Mahir bambaşka. Üniformayı giydiği anda disiplinli, sert ve mesafeli bir subaya dönüşürdü. Operasyonlarda hata kabul etmez, timini milim şaşmadan yönetirdi. Üstleri onu bu yüzden severdi; çünkü Mahir riskli anlarda bile panik yapmayan, soğukkanlı kalabilen bir adamdı. Birkaç operasyonu özellikle dillerde dolaşırdı. Bir gece baskınında timini son anda geri çekip pusuya düşmekten kurtarmış, başka bir operasyonda ise yaralı bir askeri sırtına alıp çatışmanın içinden çıkarmıştı. Bu yüzden timdeki askerler ona hem saygı duyar hem de biraz çekinirdi. Emir verdiğinde kimse ikinci kez sorgulamazdı. Ama üniformayı çıkardığında Mahir bambaşka bir adama dönüşürdü. Şehir merkezinde, yüksek katlı bir rezidansta yalnız yaşıyordu. İyi kazanıyordu ve bunu saklama gereği de duymuyordu. Sivil hayatta daha rahat, daha esprili, daha konuşkan biriydi. Arkadaş ortamında şakalarıyla güldüren, hayatı fazla ciddiye almayan bir adamdı. Kadınlarla olan ilişkileri de bu yüzden pek uzun sürmezdi. Mahir bağlanmayı seven biri değildi. Kısa, hızlı ve eğlenceli ilişkiler… onun için hayatın o kısmı bundan ibaretti. Mahallede bile bazen bu yüzden annesinin söylenmelerini dinlemek zorunda kalıyordu. Bir akşam yine mahalledeki evlerine geldiğinde annesi mutfakta çay hazırlıyordu. Mahir masaya oturmuş telefonuyla uğraşırken annesi lafı yine aynı yere getirdi. “Artık şu hayatına bir düzen versen diyorum Mahir.” Mahir başını kaldırmadan güldü. “Anne daha oturur oturmaz mı başladık?”
Kadın çayı önüne koydu. “Ben ciddi konuşuyorum. Yaşın kaç oldu senin? Hâlâ ortada doğru düzgün bir kız yok.” Mahir omuz silkti. “Var da ben bilmiyorum galiba.” Tam o sırada küçük kız kardeşi içeri girdi. Konuşmaları duymuştu. Sandalyeye otururken gülümseyerek konuştu. “Anne, aslında var gibi.” Mahir kaşını kaldırdı. “Ne var?” Kız kardeşi sırıttı. “Yağmur.” Mahir hemen başını kaldırdı. “Ne alaka?” Kız omuz silkti. “Bilmiyorum. Ama bence senden hoşlanıyor.” Mahir kısa bir kahkaha attı. “Saçmalama.” Ama annesi bu sefer farklı bir şekilde baktı. Hafif küçümseyen bir ifadeyle dudaklarını büktü. “Yağmur mu?” dedi. “Ay kızım, o daha çocuk.” Kız kardeşi hemen itiraz etti. “Çocuk değil anne.” Kadın elini salladı. “Ne değil? Saçında renkli tokalarla dolaşan kızdan bahsediyoruz. Daha doğru düzgün hayat görmemiş. Öyle mahalle kızlarıyla mı evlenecek benim oğlum?” Mahir hafifçe kaşlarını çattı ama bir şey demedi. Annesi devam etti. “Bir de Ömer’in kardeşi. Sen asker olmuş bir adamsın. O kız sana yakışır mı sence?” Kız kardeşi hemen araya girdi. “Anne abartıyorsun.” Kadın başını iki yana salladı. “Ben gerçeği söylüyorum. O kız daha çocuk. Hem öyle bir şey de yoktur zaten.” Mahir sonunda konuştu. “Zaten yok.” Kız kardeşi hâlâ gülüyordu. “Bence var.” Mahir başını iki yana salladı. “Yok diyorum.” Ama içinden geçen düşünce çok netti. Yağmur onun gözünde hâlâ o mahallede koşturup duran, sakarlıklarıyla güldüren küçük kızdı.