13. BÖLÜM:
ÖZLEMİN VUSLATI
Kapının arkasında, elim kapı kolunda asılı kalmış bir şekilde duruyordum. Cesaret edemiyordum bir türlü içeriye girmeye. Üç sene geçmişti, karşılaşmaya hazır değildim. Nefesim kesiliyordu düşecek gibi bacaklarım titriyordu. Yapmalıydım. İçeriye girip anneme sımsıkı sarılmalıydım. Bu onun hakkıydı.
Yapamadım. Hızla yere çöktüğümde gözlerimden yaşlar aktı. İçerden annemin feryat dolu bağırışıyla daha da kötü oluyordum. Kalbim normalden daha fazla hızlı atıyordu sanki ölecekmişim gibi.
Bir kere geldim cesaretim yerle bir olsa da kapısına kadar geldim. Geri dönüşü yoktu. Ya o kapı açılacaktı ya açılacaktı.
Bir süre öylecene nefeslerimi kontrol altına alıp doğruldum. Gözlerimi birkaç saniyeliğine yumup cesaretimi yeniden toplamaya çalıştım. Ellerim hala titriyordu.
Kapı kolunu çevirdim. Ağır hakaretler eşliğinde sonuna kadar araladığımda kalbim bana hiç yardımcı olmayıp sanki çok koşmanın sonucundaymış gibi atmaya başladı. Kalbimin sesi kulaklarımda uğulduyordu. Bakışlarım yerde ellerim önümde birleşmiş bir şekilde titreyerek beklerken Tuğra'nın bakışlarını üzerimde hissediyordum.
Bir ses yankılandı ardından. Bir feryat koptu ciğerden. "Kızım!" Diye inletti ortalığı. Sonra bir beden hissettim bana sıkıca sarılan. Derman kalmayan bacaklarım o an yeri boyladı onunla beraber.
"Annem!" Diye feryat koptu dudaklarımın arasından. Ellerim anında boynuna gitti. Saçlarımda öpücüklerini hissettim. Kıpırdayamadım. Annem sarılmakla yetinmeyip yüzümün her yerini öpüp dururken ağlamamak için direniyordum.
Üç sene sonra anneme sarıldım... Üç sene sonra kendime biçtiğim bedel son buldu. Kokusu hiç değişmemiş, Kokusu hala aklımda olması bir mucize gibiydi. Annemin hıçkırıkları dinmek bilmiyorken kalbim daha da ağrıyordu.
Annem artık ağlama bak ben geldim, sarıldım sana karşındayım ne olur ağlama...
"Kızım!" Diye özlemle yüzümü avuçlarının arasına alıp göz göze gelmemizi sağladı. Fakat ben bakamadım. Bakamazdım yüzüm yoktu. Alnını alnıma yasladığını hissettim. Hıçkırıklarım boğazıma diziliyordu. Özlemek ne büyük acıymış anne?
"Yavrum hasret kaldığım yeşillerini benden esirgeme. Yalvarırım daha fazla hasret etme kendini. Annem benim küçük Yavrum..." O an içimden bir şeyler koptu ve seslice sarsılırcasına ağlamaya devam ettim. Sesim odada yankılanıyordu.
Sarsılırcasına anneme sarılıp saçlarından öptüm her bir telinde uzun uzun soluklandım durdum. İkimizde yerdeydik birbirimize delicesine sarılıyorduk.
"Anne!" Diye feryat ediyordum durmadan.
"Yavrum benim. Yüzüne hasret kaldığım kuzum..."
Kokumu delicesine içine çekip durduğunda gözlerimi nihayet gözlerine çevirdim. Çok özledim anne, sana sarılmayı gözlerine bakmayı.
Derin nefes almakta zorlanıyorduk fakat umurumuzda değildi. Çünkü kavuşmuştuk birbirimize.
Üç senenin ardından yine yan yanaydık.
"Annem, saçlarına ak düşen Kızım, ne olmuş sana böyle? Sana kötü mü davranıyorlar burada?"
Annemin sözleri ardından daha da ağladım. Canımdan can gidercesine hıçkırırken hala beni düşünmesi yok muydu?
"Söyle annene Yavrum, neden bu cezayı bize kestin. Neden Üç sene yüzünü bize hasret bıraktın? Tamam tamam bunları konuşmayalım şimdi. Ben sana doyamadım." deyip sıkı sıkı sarılmaya devam etti. Saçlarımı koklayıp özlemini dindirmeye çalışsa da kolay kolay dinecek gibi değildi.
"Özür dilerim anne. Size yaşattıklarım için çok özür dilerim." Özür dilemek faydasızdı biliyorum ama elimden başka bir şey gelmiyordu.
Babamı geri getirmeyen özrün kabulü olmazdı. Geri getirmeyecek özrün de boşa dile dökmek olmazdı.
"Ssst sen bilemezdin annem. Nerden bileceksin ki? Sen sadece sevmek istedin."
"Anne!" Diye inledim yeniden. Boynuna başımı gömerken bayılacaktım neredeyse.
"Çok özledim. " dedim nefessiz kalırcasına.
"Bizde seni çok özledik annem benim. Yavrum, kokuna kurban olduğum." Elleri dizlerimin üzerine bıraktı. Gözlerimde hasretini dindirmeye devam ederken ikimizde odada iki kişinin olduğunu unutmuştuk. Belki de çoktan bizi yalnız bırakmışlardı da biz birbirimize özlem gidermekten fark edememiştik.
Ne kadar süre öyle kaldık hatırlamıyorum en son ben annemin dizlerinde uyuyakaldığımı hatırlıyordum sonrası yok.
Uyandığımda annemin dizlerindeydim. Elleri narin bir şekilde saçlarımın arasına geçirmiş koşuyordu. Yerimde doğrulurken mahur bir edayla etrafa bakındım. Kimse yoktu ve ben hala müdürün odasındaydım. Telaşla ayaklanırken annem de endişe içinde bana dönüp "Ne oldu?" Diye sorduğunda yutkunamadım.
"Kaç saattir buradayız anne?"
Bana bilmem dercesine bir bakış omuz silkti. "İki üç saat olmuştur herhalde." Dediğinde şaşkınlıkla "Ne?" Diye bağırdım
Ne demek Üç saat uyumak? O kadar zamandır buradayım ve Müdür bir şey dememiş miydi? Anneme döndüğümde Yüzündeki gülümsemeyi görmeyi özlemiştim. Yine eskisi gibi gülümsüyordu. Ah annem kızın seni üzerken neden bu gülümsemen...
Ne diyeceğimi bilmiyordum. Şu an sadece annemle özlem gidermek istemiştim. Sonrasını düşünmemiştim. Derin bir nefes alıp verdiğim de annem yeniden bana sarıldı. O sırada kapı gürültüyle açıldığında içeriye müdür girmişti. Başımı annemin omzuna yaslarken son kez kokusunu içime çektim. Çünkü uzun bir süre görüşmeyecektik ve kokusunu duyamayacaktım. Buradan çıkmam meçhulken daha fazla bu eziyeti onlara çektiremezdim.
"Hera Karaeski artık koğuşuna dönmen gerek?" Dediğinde annem beni bırakmak istemezcesine sıkıca sarılmaya devam etti. Beni buradan alıp götürmek istercesine kalkanı altına alırken "gitme?" Diye fısıldıyordu. Ağlamamalıydım. Kendimi tutmalıydım.
"Müdür bey evladım. Yavruma Üç sene sonra kavuşmuşken onu benden esirgeme. Kızımı alıp götüreyim buradan izin ver?" Yalvarıyordu müdüre doğru. Müdür evet dese anında beni buradan çıkarırdı ama bu mümkün değildi. Annem de bunu bildiğinden kabullenemiyordu.
Müdürün Derin nefes aldığını işitirken "bunun mümkün olmadığını üçümüz de biliyoruz." Dedi böyle bir şeyin mümkün olamayacağını altını çizerek söylerken
"Lütfen Size gösterdiğim iyiliği suistimal etmeyin. Hera'nın koğuşuna dönmesi gerekiyor? Yeterince ona görüşme izni verdim. Dahası için benden istemeyin. Kurallar gereği bir yasağı çiğnedik zaten."
Annem istemeyerek de olsa beni bırakınca gözyaşlarına bozulmuştu. Avuçlarının arasına aldığı yüzüme sayısız öpücük kondururken bir yandan da okşuyordu ve bu titreme neden oluyordu.
"Annem! Seni gördüm ya dilerim Allah'tan daha sık görüştürsün bizi. Yoksa bu özlemden bir gün öleceğim."
"Öyle deme!" Diye feryatla inledim. Ardından kapıdaki gardiyan beni götürmek için kolumdan tutacakken son kez anneme doyasıya sarılıp kokusunu içime çektim.
Ardından Gardiyanla birlikte odadan çıktığımızda hıçkırıklarım boğazıma kadar dizildi ve daha fazla dayanamadan yere yığılıp kaldım.
***
Başım öyle zonkluyordu ki gözlerimi açamıyordum bile. Işığa alışana kadar hareketsiz bir şekilde dururken nerede olduğumu anlamaya çalıştım. En son annemle vedalaştığımı hatırlıyorum gerisi yok.
Yavaş yavaş gözlerimi araladığımda yüzümü ekşittim. Gözlerimi kırpıştırıp durduğumda karşımda dikilen doktorla yine revirde olduğumu anladım. "Tuğra?" diye fısıldadığımda karşımdaki kişinin Tuğra olmadığını kır saçlarını seçerken fark ettim. Tuğra neredeydi?
"Uyandınız nihayet. Başınız ağrıyor mu?" diye sevecen bir edayla sorduğumda başımla onayladım.
"Normal, çünkü sertçe başınızı zemine çarptınız." diye konuşmaya devam ettiğinde yerimde doğrulmak istedim ancak doktorun temasıyla kendimi geriye çekerken anlık irkildim.
"Sakin olun hanımefendi. Kalkmamanız gerek hala başınız dönüyor?" ellerini havaya doğru kaldırmış kendini açıklamaya çalışırken sertçe yutkundum. Sedyede oturur vaziyete geçip kuruyan dudaklarımı ıslattığımda "Tuğra yok mu?" diye sorumu yeniledim.
"Tuğra hoca birkaç günlüğüne burada olmayacak. Kısa süreliğine buradayım. Yoksa bir sorun var?" diye sorduğunda hemen itiraz ettim.
"Yok, hayır. Yanlış anladınız. Sadece Tuğra yani Tuğra hoca hiç izin alıp gitmezdi ona şaşırdım..." daha sabahleyin burada değil miydi?
"Kendinizi iyi hissettikten sonra gardiyana haber verirsiniz geçmiş olsun." deyip revirden çıktığında etrafıma bakınıp bacaklarımı aşağıya sarktım yataktan.
Annemden sonra dayanamayıp bayılıp kalmıştım. Kokusu hala buram buram hissediyordum. Öyle çok özlemiştim ki üç yılın özlemi vuslata ermiş gibiydi. Sesinden sonra ona sarılıp kokusunu içime çekeceğimi hiç düşünmemiştim. Karşısına çıkacak yüzüm yokken bir cesaretle kalbimdeki korkuyla karşısına çıkmıştım. Hiç değişmemiş, hala bana aynı bakıyordu. Sanki hiç olanlar yaşanmamış gibi...
Avukat buradan çıkmam için küçük bir ihtimal olsa dahil olduğunu söylüyordu. Ne kadar uzun sürerse sürsün beklerdim. Yeter ki çıkayım buradan. Kendime geldiğimde gardiyana seslendim. Birlikte koğuşa geçtiğimiz de kulağıma doğru fısıldadı.
"Telefona dikkat et." deyip "Geçmiş olsun." dedikten sonra demir kapıyı açıp içeriye geçmemi bekledi. Zorlukla yutkundum. Telefonu niye vermişti hala anlamıyordum. Tuğra da yoktu. Şimdi de bu telefon?
"Kızım!" diye yanıma gelen Songül ablayla neşeyle gülümsedim. Çünkü annemi görmüştüm. Kokusuna sarılmıştım.
"Songül ablam?"
"Neredesin sen? Annemi göreceğim dedin yetiştin mi? Kaç saattir de yoktun merak ettik."
"Yetiştim abla. Gördüm. Sarıldım, özlem giderdim. Müdür bey bizi yalnız bıraktı. Normalde yarım saatten fazlası yasakken baya bir saat geçmişti?" kuşkulanmama neden oldu bu durum.
"Hayret hiç mahkûma böyle kıyak geçirmemiştir? İnsafa mı geldi?" diyen Eylül ile iç çektim. Ben odaya girdiğimde annem per perişan haldeydi. Ağlamaktan gözaltları kızarmıştı da. Acaba annem mi bir şey demişti de kabul etmişti? Hoş annem ne diyebilirdi ki?
"Belki de seninki ikna etmiştir?" munzurca sırıtan Sıla ile koluna bir tane geçirirken sertçe uyardım. "Sıla, seninki deyip durmasana?"
"Ne deyim adam senden habersiz kalmamak adına te-" diyecekti ki telaşla ağzını kapattım. Neyseki yarım kalan kelimesinden bir şey anlamamışlardı. Yoksa başı derde girebilirdi.
"Neyse hanım size doyum olmuyor ben biraz dinleneceğim?" deyip ranzama geçtim hızla. Birazdan herkes uyuyacaktı zaten. O sırada telefonu çıkarır konuşurdum.
"Tuğra'nın yanında dinlenemedin ki yoksa!" dediğinde yüzümün kızaracağı tuttu. Sıla'ya dönmeden "Yatsana artık! Geç oldu bak." deyip yastığıma iyice sarıldım.
"Sıla kızla uğraşmasana. Hadi herkes yatağına geçsin." Songül abla ile gülüşerek yataklarına geçtiklerinde benim için çok yorucu gündü. Fakat Tuğra'dan haber almadan uyumak istemiyordum.
Birkaç dakika geçti geçmedi herkes uykuya dalarken telefonu yastığın arasından çıkarıp ışığı en düşüğe düşürdüm. Ekrana düşen mesajla arada bir kontrol amaçlı arkama bakıyordum.
Tuğra:
Bu benim numaram kaydettim sana vermeden önce.
Birkaç günlüğüne revirde olmayacağım. Kendine dikkat et olur mu?
Sakın bayılayım deme.
Böyle deyince de bir tuhaf oldu.
Mesajlara döndüğünde bana yazar mısın? Aklım yeterince sendeyken merakta bırakma.
Sabahki mesajlardı bunlardı. Son okuduğum mesajla kalakaldım öylece. Bu çok açık sözlü olmamış mıydı? Önceden böyle şeyler demezdi ama şimdi göstere göstere hissettirmeye çalışıyordu.
Kendime silkeleyip cevap yazdım.
Hera:
Adının yanındaki işaret ne anlama geliyor onu anlamadım?
Merak etme bayılıp başına kalmam. Hem senin yokluğunu aratmayacak bir doktor geldi. Endişelenme yani.
Sessiz bir şekilde zor bela gülümsediğimde yüzünün alacağı ifadeyi merak ettim doğrusu.
Kendime de dikkat ederim, aklın bende kalmasın. Sonuçta neden aklın bende kalsın ki? Her mahkuma böyle özel ilgimi gösterirsin?
Tuğra:
*Adının yanındaki işaret ne anlama geliyor onu anlamadım? *
Sonsuzluğun simgesini bilmiyorum deme bana?
Kıkırdadım.
Başıma kalsan da gözüm başım üstüne ama yine de bayılma. Tut onu. En azından ben yanımdayken baygınlık...
Şu baygınlık konusunu kapatabilir miyiz? Çünkü ben yine saçmalamaya başladım.
Mesajını yarım bırakıp diğerine geçince ne demek istediğini anlamak istemedim. Bariz bir şekilde açık ediyordu kendini.
Her mahkumuma değil sadece bir tanesine. ?
Dediğinde ekrana uzun uzun bakakaldım. Tuğra senin içine ne kaçtı Allah aşkına! Bu cümlelerle yüreğime mi indirmek istiyorsun?
Hera:
Kendinde olduğuna emin misin?
Tuğra sensin değil mi?
Tuğra:
Benim olduğuma profilimdeki resmimden anlaman gerekirdi.
Bakmamışsın bile!
Hera:
Sen olduğuna inanmak istedim. Çünkü adını da kaydetmişsin.
Adına konu gelmişken tabi ki o işaretin ne olduğunu biliyorum sadece neden sonsuzluk işareti ekledin yanına anlamadım.
Anladın da anlamazlıktan geliyorum desene şuna Hera?
Tuğra:
Nasılsın? Annenle konuştuğunuzdan beri merak ettim. İyi gelmiştir umarım ikinize de bu görüşme.
Konuyu değiştirdi.
Hera:
Konuyu değiştirmez misin acaba?
Yeterince burada geriliyorum. Her an biri yakalayacak diye.
Telefonu da elime tutuşturdun zaten. Sabah geri vereceğim gardiyana. Gelince iyi olup olmadığımı görürsün.
Tuğra:
Konuyu değiştirmiyorum aslında.
Sen anladın da anlamazlıktan geldiğin için.
Sakın ben gelmeden gardiyana vereyim deme.
Senden senin aracılığınla haber almak istiyorum.
Hera:
Merak etme ölüm haberimi almazsın. O kadar delirmedim. İntihar etmem.
Eğer telefonu bana vermenin amacı buysa.
Tuğra:
Ağzından yel alsın Hera!
İntihar mintihar ben onu mu ima ettim?
Hera:
Başka ne amacın olabilir ki?
Beni düşünmeyeceğine göre?
Tuğra:
Tam da seni düşündüğümden!
Balık oltaya gelmişti. Tuğra beni gerçekten seviyordu.
Tuğra:
Ve bir daha bana oyun oynama Hera. İstediğin cevabı dolaylı yoldan öğrenmek yerine direkt bana gel. Ben ve kalbim sana doğru cevabı verecektir.