20 Kasım
Şırnak – 4. Komando Tugayı 13:57
Gök korkunç bir sesle adeta ikiye yarılırken girdi Tunceli’ye. İl sınırından geçerken başlayan yağmur şehir merkezine ulaştığında hızını arttırmıştı. Belki de bir kafeye girmeli ve bir kahve içerken yağmurun sakinleşmesini beklemeliydi ama yapmadı. Tugaya doğru sürdü arabasını. Bir an evvel tugaya ulaşmak ve iş arkadaşlarıyla tanışmak istiyordu. Annesi geldiğini duymadan önce görev yapacağı reviri görmek istiyordu.
“Seni göndermek içimden gelmiyor ama son zamanlarda Munzur Dağı hareketlendi Üsteğmenim,” demişti komutanı “bizim saha eğitimi olan bir doktora ihtiyacımız yok ama orada sana ihtiyaç var. Ne dersin seni göndereyim mi?” diye sormuştu.
Zincirlerinden kurtuluyor gibi hissetmişti Elif. Babasının orada olmasını bile gözü görmemiş hemen kabul etmişti. Nihayet sahaya çıkabilecek olmanın heyecanıyla günlerdir düzgün uyku uyuyamıyordu. Tayini çıkar çıkmaz eşyasını yıldırım hızıyla toplamış ve soluğu yolda almıştı.
“Acil olarak isteniyorsun Elif Üsteğmenim. Saha için biçilmiş kaftansın, saha da tecrüben olmamasına rağmen bu işin üstesinden gelecek tüm meziyetlere sahipsin. Açıkçası seni bende önerirdim ama seni öneren daha üst düzey komutanlarda olmuş. Yine de gitmek istemezsen seni anlarım.”
“Giderim Komutanım, ben saha için hazırım,” demişti ivedilikle komutanına.
“Ancak babanızın bu işe sıcak bakmadığını duydum Üsteğmenim, yine de gitmek istiyor musun?”
“İstiyorum Komutanım.”
Nihayet buradaydı işte ve Tunceli onu korkunç bir yağmurla karşılıyordu. Nizamiyenin önünde durduğunda koşarak bir asker geldi, neyse ki onun şemsiyesi vardı.
“Yeni atandım, Üsteğmen Elif Yalçın,” dediğinde asker kimliğine bakıp gülümsedi.
“Hoş geldiniz Komutanım,” deyip kapıyı açtırdı. Arabayı içeri sürdü Elif. Annesini aramayı düşündü ama önce işlerini bitirmek istedi. Nedense bir anda işiteceği azar gözünü korkutmuştu. Arabayı park edip evrak çantasıyla koşturarak Komutanlık Binasından içeri girdi. Kısacık koşuda bile ıslanmıştı. Eliyle saçlarını düzeltti ve üzerindeki suyu silkeledi. Başını kaldırdığında kendisine sorgulayan gözlerle bakan kimi askerler olduğunu gördü. Danışmada bekleyen askerlere doğru yürürken çantasından tayin emrini çıkardı.
“Merhaba ben Üsteğmen Elif Yalçın, buraya tayin edildim,” dedi.
Askerlerin yüzü de nizamiyedeki askerin yüzü gibi yumuşadı.
“Hoş geldiniz Komutanım, bizde sizi bekliyorduk,” dediğinde Elif ne diyeceğini bilemedi.
“Öyle mi?” deyip zoraki olarak gülümsedi.
Asker onu başıyla onaylayıp hemen belgelerini ve kimliğini kontrol etti.
“Size yol gösterebilirim Komutanım isterseniz,” dedi asker.
“Çok sevinirim Asker,” deyip minnetle gülümsedi.
“Böyle gelin Komutanım,” deyip Personel Şube Müdürünün odasına götürmek üzere yola çıkan askeri takip etti.
“Hepimiz sizi merak ediyorduk, gerçekten Tuğgeneral Levent Yalçın’ın kızı mısınız?”
“Öyleyim,” deyip iç çekti Elif. Babası kendisini aramış ve açıkça onu burada istemediğini yerinde kalmasının onun için daha iyi olacağını söylemişti. Ancak Elif o zamanda babasına bir eğitim birliğinde oturmayacağını bunun için orduya katılmadığını söylemişti. Hali hazırda aile içi bir çatışmanın pimi çekilmişti ama ne zaman patlayacağını bilmiyordu. Tek bildiği hemen olmayacağıydı ve yine tek umudu da babasının onu zamanla anlayıp operasyonlara çıktıkça bu duruma alışacağıydı.
“Babanızın yanına atanmak nasıl bir his Komutanım?” diye sordu biraz iyi niyet biraz da muhtemelen ağız aramak niyetiyle.
“Babamın sert bir komutan olduğunu duydum asker, açıkçası biraz korkuyorum,” dediğinde asker kıkırdadı.
“Size bu konuda bir şey söylersem askerliğim uzayabilir Komutanım,” dediğinde Elif’de güldü.
Nihayet müdürün odasının önüne geldiklerinde asker beklemeden kapıyı çaldı. İçeriden gelen gir emriyle asker toparlanıp içeri girdi.
“Komutanım yeni doktorumuz gelmiş ona buraya kadar eşlik ettim,” deyip Elif’in önünden çekildi.
Komutan başını kaldırıp merakla Elif’e baktı. Ayağa kalkarken elini uzattı.
“Hoş geldin Elif Üsteğmen,” dediğinde Elif hemen koşup elini sıktı.
“Hoş buldum Komutanım,” dedi. Gösterilen yere otururken Komutan askere çık işareti yaptı.
“Sen gelmeden namın geldi,” deyip güldü ardından telefonu eline aldı. “Ne ikram edelim sana çay kahve?”
“Bir sıcak çayınızı içerim Komutanım,” dedi Elif biraz mahcup biraz da resmi bir dil kullanıp kullanmamanın belirsizliği içinde.
İsimliğinden adının Bora olduğunu gördüğü komutan iki çay söyledikten sonra evraklarını istedi. Elif hemen evraklarını isterken Bora Komutan bıyık altından gülümsedi.
“Biz saha için doktor istemiştik ama senin gibi çıtı pıtı bir kız göndermişler Elif Üsteğmenim, seni nasıl göndereceğiz biz bu dağlara?” dedi.
“Beni oldukça yetenekli bulacağınızı umuyorum Komutanım, görünüşüme aldırmayın lütfen,” dedi Elif ciddiyetle.
Bora Komutanın gözleri bir an Elif’in yüzünü taradı iç çekip önündeki ekrana döndü.
“Yine de yapamayacağını düşünürsen geç olmadan yanıma gel Üsteğmenim,” dedi aynı ciddiyetle.
“Yanınıza bunun için gelmeyeceğime eminim Komutanım,” dedi Elif inat ve kararlılıkla.
“Öyle olsun bakalım,” dedi Bora Komutan konuyu kapatmak için. Bu sırada gelen çaylar ikisinin de dikkatini dağıttı. Elif çay tabağındaki şeker ve kaşığı tepsiye bırakıp çayını alırken çaycı gülümsedi.
“Hoş geldiniz Komutanım,” dedi.
“Hoş buldum,” deyip gülümsedi Elif.
Çaycı çıktığında Bora Komutan şekerini karıştırıp bir yudum içti.
“Babanın yanında mı kalacaksın yoksa sana bir lojman bakalım mı?”
“Mümkünse bakalım Komutanım,” dedi Elif, Bora Komutanın onu inceleyen bakışları altında açıklama gereksinimi duydu. “Yer işgal etmek istemiyorum ama böylesi her açıdan daha iyi olacak,” dedi. Babasıyla olası çatışmasının ev ortamında da onu rahatsız etmesini istemediğini söyleyemedi. Bu ikisini de yorardı.
“Pekâlâ iki daire boş biri Tugayın içindeki lojmanlarda ama önermem kapıcı dairesinden bozma diğeri şehir merkezindeki lojmanlarda ara kat senin için daha iyi olur. Ne dersin, merkezdeki lojmana seni yazıyorum,” dedi.
“Tugaydaki olsun Komutanım, acil bir durumda revire hemen geçebilmek isterim veya hasta alınacaksa vakit kaybetmek istemem,” dedi Elif.
“O dairede pek rahat etmezsin Elif Üsteğmen,” dedi Bora Komutan.
“Yine de orada kalmam benim için daha uygun olur Komutanım.”
“Pekâlâ, adın gibisin Elif Üsteğmen. Gidip eşyanı yerleştirebilirsin bu anahtarın,” deyip çekmeceden çıkarttığı anahtarı uzattı. “Yine de memnun kalmazsan sana başka bir lojman ayarlayabileceğimizi unutma. Şimdi kendi birlik komutanını görebilirsin,” dediğinde Elif ayağa kalktı. Evraklarını alıp selam verdi ve odadan çıktı. Kendisini karşılayan askerin onu beklediğini görünce gülümsedi.
“Kahramanımsın Asker,” dediğinde onun gülümsediğini gördü.
“Kanımda var Komutanım,” deyip onu sağlık birimine doğru götürdü. Askerin adı Eren’di, Çankırı’dan geliyordu. Konuşkan ve oldukça cana yakındı. İki ay sonra terhis oluyordu ve gün sayıyordu elbette. Tabip Binbaşı Ziya Gökalp’in odasının önüne geldiğinde bu sefer kapıyı o çalmadı ancak köşeyi gösterip beklediğini söyledi. Elif kapıyı çalıp gir sesiyle içeri girdi. Selam verdikten sonra elindeki belgeleri uzattı.
“Komutanım ben Üsteğmen Elif Yalçın,” dediğinde karşısındaki adam başını ekrandan çekip gelene baktı. Elif’e çatılı kaşlarla bakarken onu kısaca gözleriyle şöyle bir taradı tekrar ekrana dönerken yüzü gerilmiş kaşları çatılmıştı.
“Seni birkaç gün daha beklemiyorduk Üsteğmenim hızlısın,” dedi Binbaşı Ziya.
“Teşekkür ederim Komutanım,” dedi Elif. Ziya Komutan ona doğru dönerken arkasına yaslandı.
“Buraya saha eğitimi olan bir doktor istememizin sebebi operasyonlara katılmasını istememizden,” dedi Ziya Komutan tek kaşını kaldırarak.
Elif iki komutanında bu durumu vurgulamasını anlıyordu. Kadındı, gerçek bir asker sayılmazdı ve gerçekten ince yapılı biriydi. Üstelik Tuğgeneralin kızıydı. Onların çekincesini elbette anlıyordu.
“Atış poligonunda derecelerim var Komutanım, saha eğitimini de birincilikle tamamladım. Sahaya çıkmak için görevlendirildiğimi biliyorum, bunun için hazırım Komutanım,” dedi yine kararlılıkla.
“Dağ ile revir bir değildir Üsteğmen, başka biri olsa şikayetlenmesi pek bir şey değiştirmez ama sizin durumunuzda çok şey değişir. Bu yüzden buraya neden geldiğinizi ve bizim kime ihtiyacımız olduğunu iyi anlamanız gerekiyor,” dedi Ziya Binbaşı oldukça net bir şekilde.
“Anlıyorum Komutanım ben…”
“Siz eğer dağda çatışmanın ortasında buraya geldiğinize pişman olursanız benim bundan etkilenecek askerlerim var Üsteğmenim. Çatışmalar yoğunlaştı, bizim sahada askere hemen müdahale edebilecek, korkusuz, en azından soğuk kanlı kalabilen birine ihtiyacımız var. Doğrusu cinsiyetçi biri değilim ama sizin o ekiplerin gerisinde güvende olmanız bile durumu değiştirmeyecek ve askerin üzerinde baskı kuracaktır. Bu yüzden bir erkek subay beklemiştim ancak çocukluğunuzdan beri aldığınız eğitimler, saha eğitimini birincilikle bitirmeniz ve işinizdeki maharetiniz sizin buraya gönderilmenizi sağladı. Sizi istemedim anlayacağınız Üsteğmen,” dediğinde Elif duvara toslamış gibi hissetti.
“Anlıyorum Komutanım,” dedi.
“Sizi bahsettiğim şartlarda bile istemezken babanızın buradaki varlığına güvenerek geldiyseniz ve sahadan uzak durmayı düşünüyorsanız sizi buna pişman ederim! Beni anlıyor musunuz Üsteğmen?”
“Anlıyorum Komutanım.”
“Güzel şimdi sana görev yapacağın yeri göstereyim,” deyip ayağa kalktı Binbaşı Ziya.
Elif ardına geçip adamı takip etti. Burada anlaşılan önyargıyla karşılanıyordu. Yıkması gereken tek duvar babasının duvarları değildi ve genç kız sanki az problemi varmış gibi bir de bu önyargıyla uğraşacak olmaktan dolayı gerilmişti. İşin kötüsü babası sahaya çıkması konusunda ayak diremeye kalkarsa bunu kendisinden bileceklerdi. Omuzlarını düşürmemek için kendini tuttu. Oysa şu an kendini yere atıp tepinmek istiyordu.