HESAPLAŞMA

1932 Kelimeler
Acı, öfke, nefret, kahır… Tüm duygular bir araya toplanmış, ruhuma işkence ediyordu. Karnında iki aylık bir canı taşıyormuş. Okulun bahçesinde “Can’a bir haberim var. Tahmin ediyorum çok sevinecek,” diye bahsettiği haber de bu olmalıydı. Bu pisliğe hak etmediği bu güzel haberi vermiş miydi? Bu haberi vermesine rağmen onu öldürmüşler miydi? Ya da hiçbir şey söylemeye fırsat bulamamış mıydı? Aklımda delice düşünceler birbiri ardına sıralanırken, hemen arkamda kopan hengâmeye kulak asmadan, gözümün önünde beliren Defne’nin suratı ile ne yapmam gerektiğini anladım. O pisliği bulmam ve parçalamam gerekiyordu. Onu bu hayatta bırakmamalı, İpek’in yanına göndermeliydim. Elimde İpek’ten kalan son eşyalarla hızla hastanenin çıkışına doğru koştum. O an arkamdan ismimle seslenen Kerem ile bir an duraksasam da kendimi hızla toparlayıp, ona hiç bakmadan “Burada olman çok gereksiz. İmparatorluğunun başına dön Kerem Salman!” diye bağırdım ve aynı hızla çıkışa vardım. Hastanenin soğuk koridoru sıcak bir havaya açılıyordu. Bu güzel bir havaya, böyle büyük bir acı hiç yakışmıyordu. Hem İpek çok severdi güneşli günleri ve veda etmek için de sevdiği günü seçmişti. Böyle düşünmek beni daha çok alevlendiriyordu. Hızlanarak arabama doru yürüdüm. Arabaya vardığımda ise hiç vakit kaybetmedim. Arabanın lastikleri bir anda gelen hızın verdiği baskı ile asfaltta acı bir ses çıkarırken aynadan Kerem ile göz göze geldim. Ardında bırakan bu sefer bendim. Bundan sonra her zaman olacağı gibi… ♥ ♥ ♥ Ne kadar süre araba kullandığımı bilmiyordum. Fakat frene bastığımda Defne’nin evinin önündeydim. Yıllarca bu evde bir başına uzman bir sürtük gibi yaşamıştı. Kendinden başka hiç kimseyi düşünmeden, umursamadan... O kadar kalbi kara biriydi ki annesi öldüğünde bile bir an olsun üzülmemişti. Hatta cenazeden bir hafta sonra annesi hastanedeyken planladığı İtalya tatilini iptal etmemiş, gidip eğlenmişti. Oradan döndükten sonra da Bora ile tanışmışlardı. Orada kendi gibi bir pislik bulup yaşamaya devam etseydi bunların hiçbiri olmayacaktı. Bunları düşünmenin hiçbir faydası olmadığı gibi kesinlikle zaman kaybıydı. Kontağı kapadım. Sert bir şekilde el frenini çekip, açtığım kapıdan çıktım. Kapıyı öyle bir kapattım ki camın kırılmadığına normal bir zamanda kesinlikle şaşırabilirdim. Evin kapısına uzaktan bakıyordum. Şu anda elimde içi mermi dolu bir silahın olmasını isterdim. Tüm kurşunların gireceği hedef belliydi. “Keşke bunu Tarık’tan isteseydim,” diye düşündüm. Eminim her şeyi bulduğu gibi onu da bulabilirdi. Şüphelendirici bazı özellikleri vardı. Bir anda bir yerlerde olmak, imkânsızı oldurmak gibi... Sert, sabırsız, öfkeli adımlarla kapıya yürüdüm. Arabası kapıdaydı. Muhtemelen kendi de içeride kaçmak için hazırlanıyordu. Derin bir nefes alıp sert yumruklarımla kapıyı çalmaya başladım. Bedenimdeki tüm öfke, acı, yumruklarımda toplanmış gibiydi. Açılmayan kapıya “Defne...” diye haykırdım. Ardından sanki karşımdaymışçasına tekme atmaya başladım. “İçeride olduğunu biliyorum aşağılık sürtük! Açın kapıyı!”. Birkaç saniyenin ardından açılan kapı ile sendeledim. Defne’nin yardımcısı Gül ile göz göze geldim. Kız katil görmüş gibi bana bakarken öfke ile “O sürtük nerede?” diye sordum. Kız önce sorduğum soruya şaşırdı, sonra da panikleyerek “Defne Hanım arka bahçede. Telefon ile konuşuyor,” karşılığını verdi. Bu karşılık ise benim için yeterliydi. Yarım açık olan kapıyı sert bir şekilde itip, sonuna kadar açılmasını sağladım. Kızın itirazlarına rağmen içeriye girip avazım çıktığı kadar “Defne...” diye haykırdım. Sabredemiyordum. Ellerim onun suratını dağıtmak için resmen benimle savaşıyordu. Panikatağım tamamen öfkeye teslim olmuştu. Aldığım kesik kesik nefes, ciğerlerime yetmiyor gibiydi. Bedenim öyle titriyordu ki öfke nöbeti geçiriyor gibiydim. Arka bahçenin olduğu kapıya doğru hızla yürürken, göz göze geldiğim babasına sadece tiksinti ile baktım. Hayatımda bu kadar basit ve gereksiz bir baba görmemiştim. Hiçbir şekilde sorumluluk almayan, sadece çıkarları doğrultusunda yaşayan bir adamdı. Zerre namus ve haysiyet kırıntısı yoktu benliğinde. Para için her şeyi yapardı ve İpek’in ölümü en çok ortak olduğu üvey babasına yarayacaktı. Kesinlikle bunun da bir çıkarı vardı. Ama bilmedikleri bir şey vardı İpek annesi öldüğünde kendisine kalan bu mirası olası bir ölümde onlara kalmaması için birine bırakmıştı. Kim olduğunu da söylememişti. Bu düşünceleri bir kenara bırakarak, kapının eşiğine geldiğimde duraksadım. Tam karşımda duruyordu Hande. Tüm kötü özelliklerini üzerine geçirmiş haliyle... Gözlerinde korkunun her tonu vardı. Korkusu ellerinin titremesiyle kendini belli ediyordu. Ondan gözlerimi bir an bile ayırmadan “Katilsin sen!” dedim. Defne’nin korku dolu bakışları, duyduğu ile kocaman olurken, susmayarak daha gür bir sesle “Bir numaralı sürtük olduğun gibi İpek’in de katilisin,” diye devam ettim. Bu bağırışımla Defne bir adım geri giderek, “Ben böyle olsun istemedim. Nasıl oldu bilmiyorum? Bora’yı gerçekten çok seviyorum. Sadece hap almıştım. Can da bundan faydalanınca... Hande inan bana, kendimde değildim. Böyle olsun istemedim.” dediğinde bu kelimeleri bardağı taşıran son damla oldu. Bedenime dolan öfkeyle üzerine atlamış, o kalbi kadar siyah olan saçlarını elime dolamış ve olanca gücümle çekip onu yere yıkmıştım. Hızla üstüne çıkarak, onun suratıyla buluşmak için sabırsız olan yumruklarımı özgür bıraktım. Neresine denk geldiğini umursamadan hızla vurmaya başladım. Öyle güçlü vuruyordum ki ver vuruşumda Defne’nin çığlığı içinde kalıyordu. Acı bir inleme dışında kulaklarıma sadece babasının bağrışı geliyordu. Onu arkamda engelleyen bir şey olmalıydı. Yoksa şimdiye kadar çoktan gelip beni durdurmuş olurdu. Onun yerde vurmalarıma karşılık attığı çığlıklar, uğultulu inlemeleri birbirine karışırken hırsım ve nefretim daha da artıyordu. Tam kendimi kaybediyordum ki bir anda Defne’nin üzerinden havalandım. Yumruklarım boşlukta kalırken afalladım. İşim yarım kalmıştı ve aha onu gebertmemiştim, kardeşimin intikamını almamıştım. Kahrolası sürtük hala yaşıyordu. Beni onun üzerinden kimin kaldırdığını anlamamıştım. Ama hırsla çırpınarak, işimi yarım bırakmama sebep olan kollardan kurtulduğumda göz göze geldiğim kişi ile olduğum yere sabitlendim. Ne yani beni takip mi etmişti? Beni takip etmiş olamazdı. Çok hızlı kullanmıştım arabayı. Hem ben arabayı çalıştırdığımda o hastanenin önündeydi. Bana yetişmesi imkânsızdı. O buz gibi sert, soğuk, kahve gözler gözlerimi resmen yakıyordu. Etkisinden kurtularak, Defne’ye döndüm. “Seninle daha işim bitmedi sürtük!” diye hırladım ve bıraktığım yerden devam edeceğim esnada, tekrar belime dolanan kollar tarafından çekildim. Sırtım kaslı sert bir göğse çarpınca tüm nutkumun kesildiğini hissettim. Bu kadarı fazlaydı hatta gereksizdi. Neden beni rahat bırakmıyordu? Neden kendi acısını yaşamıyordu? “Bence bitti Sarışın,” dedi. Ben o an, ondan çıkan Sarışın kelimesiyle kalakaldım. Onca zamanın ardından, bu kelime hala içimi yakabiliyor, tüm bedenimi ürpertebiliyor, aklımı karıştırabiliyordu. Böyle olmaması gerekiyordu ama oluyordu. Hala bedenim, ruhum, tüm duygularım Kerem Salman’dan etkilenebiliyordu. Buna izin vermemeliydim. Kendime bunu yapamazdım. Yapmamalıydım ve yapmayacaktım. Hem de böyle bir zamanda... O kollardan uzaklaştım ve Defne ile göz göze geldim. “Hayatını bu yaptığının kayıplarıyla en ağır şekilde yaşaman için her gün uğraşacağım. Her gün bu yaptığına pişman olarak yaşayacaksın. Bora’yı çok sevdiğini söylüyorsun ya senden nefret etmesi için hiçbir günü atlayamayacağım. Onu yeniden göremeyeceksin. Asla ona yeniden sarılamayacak ve sevgisini kazanamayacaksın. Onun hayatında arkadaşı, dostu olmayacağım Defne. Onun sevgilisi olacağım. Hatta herkesin sevgilisi olmasını sağlayacağım. Hayatına, yatağına senden başka herkesi almasını sağlayacağım. Ve birine gerçekten âşık olduğunda sen ilk benden duyacaksın. Onu kaybetmeni her gün izleyeceğim. Kaybettiğin adamı sana göstereceğim. Ve bir gün Defne... Bir gün senin o iğrenç canını kendi ellerimle alacağım. Bu işin peşini hiçbir zaman bırakmayacağım. Hak ettiğin cehenneme gitmen için ne gerekiyorsa yapacağım. Anladın mı? O Can pisliği ile beraber cehennemin dibine gitmeniz için her gün çabalayacağım.” Geri döndüğüm anda, karşılaştığım korkunç bakışlarla zaten çığırından çıkmış olan öfkem kontrol edilemez boyutlara gelmişti. Kontrol edemediğim öfkemi gözlerimden püskürtmek istercesine Kerem’in gözlerine bakarak onun da tehditten nasibini almasını sağladım. “Sen de benden uzak dur! Hangi cehennemden geldiysen oraya dön! İpek’in de benim de senin abiliğine ya da korumana ihtiyacımız olmadı. Olmayacak da. Kardeşini aramadın, sormadın, koruyamadın. Hiçbir sorumluluğun kalmadı artık, gerçekten özgürsün!” Kapının ağzında duran ve debelenmekten ağzı burnu dağılmış olan Defne’nin babasına bakarak, “Yerinizde olsam kızınızı cehennemin dibini boylamaması için çok uzaklara gönderirdim. Başına gelebilecek her ölümcül tehlikede, kimi bulmanız gerektiğini anlamışsınızdır umarım,” dedim. “Ne olacağı umurumda değil. Fırsatını bulduğum an kızınızı geberteceğim.” Diğerleriyle birlikte onu da ardımda bırakıp kapıya ulaştım. Zaten ardına kadar açık olan kapıdan çıkıp, arabama bindiğimde derin bir nefes aldım. Bu iş bu kadarla kalmayacaktı. Onu kesinlikle öldürecektim. Saniyeler sonra kapıda beliren Kerem ile göz göze geldim. Yavaş adımlarla arabama yaklaşmasını seyrettim. Tam penceremin önüne geldiğinde eğildi. Arabanın camından bana bakıyordu. Onunla göz göze gelmemek adına inatla önüme bakıyordum. Ne söyleyecekse söyleyip, bir an önce gitmesi veya gitmeme izin vermesi gerekiyordu. Kerem’in aldığı derin nefesi tüm bedenimi yakarcasına vermesi ile bedenim alev aldı. Bu his uzun sürmeden tüm bedenimi buza çeviren sesi ile “Seni hiçbir şeye inandırmak zorunda değilim Sarışın. Ama bir daha beni sorumsuzlukla yargılamaman adına söylüyorum. İpek’i her zaman aradım. Burayı bırakıp benim yanıma gelmesi için her aramamda direttim. Gelmeyen oydu. Her defasında beni reddeden oydu.” dediğinde hırsla ona baktım. O sert suratını kedi gibi tırmalamak, yumruk atmak ve onu tanınmayacak bir hale getirmeyi ne kadar da ok isterdim! “Kendini rahatlatmak için bulduğun bahane bu mu?” dedim ve daha iğrenti olarak çıkardığım sesimle gözlerinin içine bakarak “Yazık” diye devam ettim. Gerçekten yazıktı. Doğru olabilirdi belki ama onu sadece telefonla ikna etmek yerine buraya gelip, kolundan sürükleyerek yanına götürmesi ve onun tüm tehlikelerden uzak kalmasını sağlamalıydı. Ama o sadece görev gibi telefonda ikna etmeye çabalıyordu. Onunla daha fazla konuşmaya ve bu duruma daha fazla katlanamayacağımdan arabanın camını kapama tuşuna basarak kapanmasını sağladım. Ardından geniş alanda arabayı hızla döndürerek çıkışa doğru sürdüm. Hırsımdan gaza öyle bir bastım ki arabanın tekerlekleri resmen bağırarak hareket ettiler. Direksiyona vurarak “Piç kurusu!” diye söylendim. Kendini beğenmiş, bencil, ikiyüzlü bir piç kurusunun tekiydi. Anlaşılmayı, anlayışla karşılanmayı hiç hak etmiyordu. Geldiği gibi defolup gitmeli ve bir daha her ne olursa olsun benim karşıma çıkmamalıydı. Arabana otobana çıktığında gaza bastım ve daha hızlı gitmesini sağladım. Hızlandım. Daha hızlı, daha hızlı sürdüm. Araba hızlandıkça kulaklarımda yankılandı İpek’in sesi: “Hız yapan içindeki öfkeyi kusar. Hız yapıyorum ki beni hanım hanımcık, zengin kızı imajına bürünmek zorunda bırakanlara kusamadığım nefretimi kusayım diye. Sen de öfkeni böyle kusarsın, hızlan!” Daha da hızlandı araba, gözümden süzülen yaşı silmedim ve boynumdan aşağıya süzülmesine izin verdim. O artık yoktu. Bir daha hiç olmayacaktı. Bu acı tüm bedenime yayılıyordu. Kulağıma dolan korna seslerini umursamadım ve tüm bedenimden bu acıyı silmesi için hıza sığındım. Daha da hızlandım. ♥ ♥ ♥ Sıcak bir havada, buz gibi hissettiren bir toprak... Tüm insanların olmasa da çoğunun gözlerinde acı ve hüzün vardı. Çoğu, acısını kalbinde yaşıyordu. Herkesin gözünde yaşlar, dilinde dualar vardı. Etrafta ise binlerce çiçek... Buraya gelen, hatta gelmeyen hiç kimse İpek’i tanımıyordu. O çiçeklerin koparılmasından nefret ederdi. Çiçeklerin dalında güzel olduğunu ve onları koparmanın gereksiz olduğunu söylerdi. Bir insanın sevgisini, acısını, özrünü bir güzelliği dalından kopararak; o güzelliği birkaç güne sığdırmasının hep saçma olduğunu düşünürdü. Bugün burada bir daha hiçbir zaman görmeyi dilemediğim insanlar vardı. Bunlardan biri de Kerem Salman’dı. Acısını bile o lanet olasıca buz kütlesi duygulan ardında yaşayan, sanki sıradan bir tanıdığın mezarında görevini getiriyor gibiydi. Bir abiden çok arkadaş ya da tanıdık gibi duruyordu. Gerçi annesinin cenazesine bile gelmeyen buz kütlesinden gözyaşı beklemek yanlıştı. Cenaze bittiğinde herkes görevini yerine getirmenin verdiği huzurla dağılmıştı. Ortalıkta kimse kalmamıştı. Bir tek Bora, Çağlar, Yiğit ve Kerem vardı. Son bir damla gözyaşım süzülürken, bakışlarım az önce kardeşimin koyulduğu mezarda sabitlenmişti. Orada olmayı hak etmiyordu. Onun oraya karnında bebeği ile sokanlardan mutlaka hesabını soracaktım. Cenazeden sonra Kerem Salman geldiği hızla geri dönmüştü. Defne sırra kadem basarken, Can hala okuldaydı. Onu her gördüğünde katil olma isteğiyle yanıp tutuşurken o zevki çok ileriki günlere saklıyordum. Bora ise ruh gibiydi. Darbelerin en büyüğünü almıştı. İnandığı ve sevdiği kız tarafından aldatılmıştı. Hem de dostu ile… Bu da yetmemiş gibi kız kardeşi gibi sevdiği kişinin hayatına sebep olmuşlardı. İçinde öyle büyük bir acı vardı ki katlanılabileceğinde üstündeydi. Kafedeydik. Bora ise uzun bir süredir karşımda sanki başka bir yerdeymiş gibi oturuyordu. Derin bir nefes aldım ve “Bundan sonra benim sevgilim gibi davranacaksın,” dedim. “Aynı evde yaşayacağız. Aynı yerlerde takılacağız. Sarmaş dolaş ve bir sevgilinin gerektirdiği gibi görüneceğiz.” Gözleri öyle korkunç bir hal aldı ki yutkunmadan edemedim. Bakışları kesinlikle sen kafayı yemişsin kızım dercesine bakıyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE