14

3441 Kelimeler
14 Her insan büyürken çocukluğundan eksilir. Benim şartlarımda ise daha küçük yaşta sertçe yonttuğum, her başını kaldırdığında sırt çevirdiğim heyecanım yıllar sonra ilk kez ortaya çıkıyordu. Ural’la vakit geçirdikçe bazen burada tutsak olduğumu bile bana unutturuyordu. Hatta eskiden çok sevdiğim bir şarkıya yeniden radyoda denk gelmeye benziyordu. Şimdi köşe bucak kaçışımın ardında bu farkındalık mı gizliydi anlamıyordum. Burnunu ısırdığım için ya da son konuşmamızdan dolayı saklandığımı savunuyordum kendime ama düşünmek için o kadar zamanım vardı ki sürekli aklımı kurcalamasını engelleyemiyordum. Ve çıkardığım sonuç hep beni etkilediği yönündeydi. Yalnız kalmamak için değildi var gücümle savaştığım onu görme isteğim, o Ural olduğu içindi… Diğer taraftan zaman mefhumumu yitirmeye başlamıştım, ne zamandır bu köşkteydim? Onlara tahtlarını başlarına yıkacağımı dün haykırmış kadar yeni, işe yarar olmak için çabaladığım tüm çabayı çöpe atmışçasına bomboş yıllar geçirmişçesine eskiydi sanki buradaki varlığım. O gün ortalığı ayağa kaldıran, bağırışlarıyla köşkü inleten başka bir kadındı, değişiyordum, yumuşuyordum. Gitmek hâlâ seçenek olduğunda şüphesiz tercihimdi ama kalmak da ilk günkü kadar rahatsızlık vermiyordu. En kötüsü de sabah gözümü açıp aynada yüzüme bakarken ne kadar kilo aldığımı düşünmüştüm bilinçsizce. Oysa her daim önceki günün akşam haberleriyle açardım gözümü yeni güne. Geç saatlere kadar gündem programlarını takip eder, rüyalarımda bile sıkça kendimi yeni konuşmalarımı hazırlarken bulurdum. Yatağımın baş ucundaki kâğıt kalemle kaç gece uyanıp sersemliğimi atamadan notlar aldığımı anımsadım. Sözcülük gerçekleri ifade etmekten fazlasıydı. İnsanları dürtmeli, bazen hassasiyetlerine dokunmalı, bazen dünyalarını sarsmalı, onları da rahat uyutmamalıydı söylemlerim. Çünkü vicdan dışında hiçbir şey insanları başkaları için harekete geçmeye ikna edemezdi ve sıra kendilerine gelmeden korkuyla beklemek dışında bir şeyler yapmalıydılar. Elimdeki gazetede kocaman puntolarla yazılı “Yasalar yoksa adalet, hakkaniyet ve güvenlik yalnızca hayal ürünüdür” manşeti altında İlay Turgut’un mikrofonlar önündeki bir fotoğrafı yer alıyordu. Haberin içeriği anarşist gruplara dair açıklamalarını içeriyordu. “Valor Bölge Lideri İlay Turgut son dönemde artan anarşist eylemler ile ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu” alt başlığını takip eden cümleler tam onun gibi bir diktatöre yakışır cinstendi. “Başkan; hayvani bir yaşamı savunanlar bu şekilde hayatta kalabilecekleri yanılgısındalar. Devlet otoritesinin olmadığı ortamda kendi kanunlarıyla yaşayan vandal bireyler en nihayetinde diğerlerinin mülkiyetine ve can güvenliğine tehdit oluşturacaktır. Bu durum da müdahaleci bir unsurun yokluğunda meşru bir zeminde kabul görecek. Buna izin veremeyiz, ifadelerini kullandı.” Şimdi meşru zeminde kendileri halkı yağmalıyordu ve çıkıp yüzsüzce böyle konuşuyordu. Ahlak algısı olmadığı müddetçe hükümet var olsa da zulüm durmuyordu. Bunun en büyük kanıtlarından biri Şeytan olarak tarihe geçen İlay’ın babası Lavkan Turgut’tu. “Turgut iktidarın varlığı, sadece düzeni sağlamakla kalmaz, aynı zamanda vatandaşların temel haklarını da güvence altına alır, diyerek hükümet politikalarının sertleşeceğinin sinyallerini verdi.” Yüzümü buruşturdum, iki yüzlülüklerinden tiksiniyordum. Babasının bayrağını taşıyordu, her şeyi görmesine rağmen paramparça ülkenin tümüne gaddarlığıyla nam salmaya dair bir çekincesi, yaşananların utancı hiç yoktu. Aksine bütün bunlar bir güç gösterisi, zafer nişanesi misali taşıyordu. Binlerce insanın kanı dökülmüş, pek çoğu esir olmuş, sefalet içinde yaşamak zorunda kalmış veya iltica etmişti. İnsafın zerresini barındırmıyordu bunca katliamın karşısında. Ne zaman onu görsem dizlerine kadar kanlı bir yolda, elinde kılıçlarla yürüyen bir canavarı anımsatıyordu bana. Gazetenin arka sayfasında benimle ilgili bir haber yer alıyordu. “Rehin krizi dokuzuncu gününde, Shaun’dan hâlâ ses yok.” Yapmadıkları açıklama olayın durulmasını engelliyordu. Yoksa gündemi bu kadar karmaşık ve yoğun bir ülkede hâlâ her gün konuşulacak, haber olacak bir konu değildi açıklamalarım. İlk günlerdeki etkisiyle belki kurtulacağımı sanmıştım ama bu konudaki umudum sönüyordu. “Canlı yayının ardından beklenen açıklama gelmedi. Halk Brocha ve Shaun yönetiminden net bir açıklama bekliyor.” Shaun’un panik sessizliğini fazla uzun sürmüş olsa da bir noktada anlayabiliyordum fakat Brocha’dan neden kimse tek kelime etmiyordu? Beni gözden çıkarmışlar mıydı? “Geçtiğimiz hafta Brocha sözcüsü Tamay Hadran'ın canlı yayında Shaun’da alıkonulduğunu bildirmesinin ardından sekiz gün geçti. Ancak Shaun yetkililerinden henüz resmi bir açıklama yapılmadı. Olayın ardından Shaun hükümeti sessizliğini korurken Tamay Hadran'ın akıbetiyle ilgili tüm bilgiler kamuoyuna kapalı tutuluyor. Sosyal medyada #TamayHadran etiketilye başlatılan kampanya büyürken hem insan hakları örgütleri hem de uluslararası basın Shaun yönetimine şeffaflık çağrısında bulunuyor.” Bazı gazeteler esir tutulmamdan ziyade halkın tepkilerine daha çok yer veriyordu. Kimisi bana öfkeli kesimleri ön plana çıkarırken kimisi ise olayı hukuki yönüyle ele alıyordu. Hoş, Nocrannia’da hukukun yalnızca kırıntıları kalmıştı. “Brocha yönetimi ise yaşananlara ilişkin herhangi bir diplomatik girişimde bulunmadı. Bölge kaynaklarından bilgi alınamıyor ve resmi basın açıklaması da henüz yapılmış değil.” Bir haftayı aşan bu süreçte bir aksiyon almadılarsa belki de bana sırt çevirmişlerdi. Zaten daha öncesinde de Fraclia ve Valor’da hakkımda çıkan infaz kararına karşı beni korumak onları çok zorda bırakmıştı. Politik bir kararla benden vazgeçmiş olmaları muhtemeldi. Yine de aksini dilemiştim. Benim için mücadeleye hazır birilerinin eksikliği, kabul göremeyişim canımı yakıyordu. Törpülediğimi sandığım zavallı çaresizliğim beni ele geçiriyor, bana hükmediyordu. Değersizliğimin yüzüme vurulması alışkın olduğum ama yok edemediğim zayıflığımdı. Annemin yaraladığı yerden iyileşilmiyordu. Dolan gözlerimi gölgesi üstüme düşen çınara çevirdim. Yine bir kuş sürüsü göç ediyordu. Shaun’un izaç eden gri havası, köşkün güvenliği sağlama amacıyla dikilmiş yüksek duvarları, benim gibi buraya kök salmış ağaçları, hiç durmaksızın üstünden geçip uzaklaşan kuşları, her şeyin sorumlusu benmişçesine nefretlerini sakınmayan korumalarının her an üstümdeki bakışları yeni normalimdi. Bu topraklarda sanki oksijen çok daha azdı. Nefes alıyordum ancak tatsız bir yemeği yemekten farksızdı soluklarım. Gerçek dünyayla tek bağlantım olan gazetenin diğer sayfasında beni karşılayan haber beni silkeleyip kendime getirdi. Benim sorunlarımdan daha önemli sorunları olan insanlar vardı. “Temel gıda fiyatlarında rekor artış: Halk ayakta kalma mücadelesi veriyor.” Nocrannia genelindeki tüm bölgelerde ticaret kuralları ve fiyatlandırma üzerine ortak bir anlaşmaya varılmıştı fakat bu zam durumu Fraclia, Valor ve Shaun’dan çok Brocha, Lumenesa varoşlarda yaşayanları eziyordu. İşçiler çalışıp üretiyor, karşılığında değil sermaye sınıfına sunulanlar, temel gıdalara bile erişemiyorlardı. Sendikal hakları zaten yoktu, asgari ücret çok düşüktü, eylemler sertçe bastırılıyor, kalkışanların başı kesiliyordu. Ailelerde üç kişi çalışsa bile yüksek kiraları ve faturaları ödemekte zorlanıyorlardı. “Nocrannia genelinde temel tüketim ürünlerine gelen yüksek zamlar halkı zorluyor. Ulusal İstatistik Bürosu’nun verilerine göre sadece son doksan günde temel gıda fiyatlarında ortalama %64 artık yaşandı.” Ulusal İstatistik Bürosu’nun verilerinin güvenilirliği tartışılırdı. Baskıladıkları oran bile bu seviyedeyse doğrusunu hayal edemiyordum. “Yoksulluk sınırının altındaki nüfus oranı %48’e yükselirken birçok vatandaş haftalık alışveriş listelerinden protein kaynaklarını tamamen çıkardıklarını belirtiyor.” Erişebildikleri tek protein kaynağı tavuktan üretildiği iddia edilen ucuz ürünlerdi, et alabilenlerin sayısı oldukça azalmıştı ve şimdi bunu da ellerinden alıyorlardı. “Yüksek enflasyon ve işsizliğin etkisiyle büyük şehirlerin bazı bölgelerinde karaborsa faaliyetleri de hız kazandı. Sosyal yardım merkezlerinin önünde ise her geçen gün metrelerce kuyruk oluşuyor. Bağımsız ekonomistlere göre eğer acil müdahale yapılmazsa toplumsal çöküş riski kaçınılmaz hâle gelebilir.” Şeytan baştayken en dibe ulaştığımızı düşünüyordu herkes ama şimdi açıkça görülüyordu ki su alan gemideki tek delik o değildi. Herkes kendi cebini doldurmaya niyetliydi. İçeride bunca zalim düşman varken savaşın sonu gelmezdi. Kaldı ki insanların boyunlarına bir yular geçirmişlerdi ve onu da sıkıca tutuyorlardı. İsyan edemesinler diye çalışma saatlerini arttırmalarının sonuçlarıyla ilgili bir haber gözüme ilişti. “Uzayan çalışma saatleri ve işsizlik krizi: Gençlerde madde kullanımı %30 arttı.” Yasaklı maddelere erişim artık çok kolaydı. Her yerde vardı ve kendini zehirleyen, bu yüzden ölen herkesin katili yine onları ayak takımı olarak gören tepedekilerdi. “Ülke genelinde genç nüfus arasında madde kullanımı tehlikeli boyutlara ulaştı. Son yayımlanan Kamu Sağlığı Raporu’na göre son altı ayda zararlı madde kullanımı %30 oranında arttı. Araştırmalara göre bu artışın temel nedenleri arasında uzayan çalışma saatleri, kayıt dışı emek sömürüsü ve yüksek işsizlik oranları bulunuyor. Özellikle 18-25…” “Demek buradasın” diyen bir erkek sesi okumakta olduğum haberi böldü. “Selam.” Oturduğum yerden kalkmadan başımı kaldırarak tepemde dikilenin kim olduğuna baktım. Yüzü tanıdıktı ama tam çıkaramıyordum. “Selam” dedim ‘ne istiyorsun’ tonlamasıyla. Bence buralılara karşı fazla kibardım. “Şey…” Elini ensesine atıp ovuşturdu. Yanıma gelen kendisi olmasına rağmen biraz çekinden görünüyordu. “Çok sık gözden kayboluyorsun.” Etrafa bakındım. “İzbe köşeleri bulmakta profesyonelleştim.” Saklambaç oynadığım alan çok da büyük sayılmazdı. Burası başkan köşküydü yalnızca. Yönetimlerinin tamamı bile buradan yürümüyordu ve binanın diğer kanadına geçmem de kesin suretle yasaktı. Yasaklara uymak adetim olmasa da açıkçası yönetim kararlarıyla ilgilenmiyordum. Gizlice bir yere gitmeyi deneyeceksem bu diğer bina değil duvarların ardı olurdu. “Sayenizde.” “Kısıtlı imkanlarla yeni yetenekler edinmeni tebrik ederim.” Konuyu uzatmak yerine gazeteme dönmek istiyordum. “Peki, sen kimsin ve ne istiyorsun?” Kumral, yakışıklı sayılabilecek bir adamdı. Sarıya çalan kahverengi saçları kısa sayılmazdı. Siyah kotu ve krem tişörtüyle burada gördüğüm çoğu kişiden daha sportif bir tarza sahipti. Gümüş rengi bir kolyenin zinciri tişörtünün altına uzanıyordu. Hafif çekik gözleri ve dolgun dudakları dikkat çekiciydi, güneylilere benziyordu. Bronz tenine bakınca Brocha veya Fraclia’da yaşadığını düşündürüyordu ama o kuzeydoğuda, kasvetli ve soğuk Shaun’un bir parçasıydı. Tek kaşını kaldırdı. “Beni hatırlamıyor musun?” Güldüğünde çenesinde bir gamze belirginleşti. Yirmili yaşlarının sonunda ya da otuzlu yaşlarının başlarında görünüyordu ama güldüğünde daha gençleşiyor gibiydi. “Vurduğun herkese aynı nezaketi gösterir misin?” Şaşkınlıkla dudaklarım aralandı. O… Beni kaçırırken vurduğum adamdı. Daha önce hiç vurduğum biriyle sohbet etmek durumunda kalmamıştım. Haklılığıma rağmen biraz utanç ve mahcubiyet duyuyordum. Ve şu an benim yerde oturuyor olmam, onun ise ayakta dikilmesinin yardımı dokunmuyordu. Ben de biraz sarkastik davranmanın zararı olmayacağına karar verdim. “Hayatta olman nezaketimin bir göstergesi.” Gazeteyi bırakıp yerden destek alarak ayağa kalktım. Toza toprağa bulanan ellerimi birbirine vurarak silkelerken niyetim en azından karşılıklı konuşabilmekti. “Eee, söylemeyecek misin, beni niye arıyordun?” Başını hafif yana yatırdı. Tek gözü biraz kısılmış, eli ensesine gitmişti. “Aslında Kutan seni bir kontrol etmemi rica etti. Yanına neden geldiğimi bilmiyorum. Öyle görünce selam vermek istedim.” Sesini duydukça kaçırıldığım gün arabada tekmelediğimden ayaklarımı da bağlamakla beni tehdit edenin o olduğunu anladım. Yumuşak yüz hatlarına bakılınca bu eşleşmeyi yapmak zordu, kimse onun adam kaçıran, tehdit eden biri olduğuna ihtimal vermezdi. “İyi” dedim yine de. “Benim de pek arkadaşım yok buralarda, sıkılmıştım.” Tek başıma gayet idare ederdim de müttefikler edinmem gerekiyordu. Haberler yakında sessizliğe karışacak, gündem değişecekti. Alternatifler biriktirmeliydim. O bir işe yarar mı bilmesem de geleceğe yatırımdı işte. Onunla daha önce denk gelmişsek de pozitif bir paylaşımımız yoktu. İlk adımı atmak adına elimi uzattım. “Biliyorsun sanırım ama Tamay” diyerek kendimi baştan tanıttım. Hatırlamadığım adını öğrenmek iyi bir başlangıçtı. “Sen bilmiyorsun muhtemelen” derken gülüşü büyümüş, imalı bir ifadeye bürünmüştü. Elimi sıktı. “Cihan.” Cihan eğlenceli biriydi. Sıkça espriler yapıyor, kötü şeylerin içinde bile gülünç bir şeyler buluyordu. Enerjik, hareketliydi. Bir süre bahçede beraber yürüyüş yapmış, biraz sohbet etmiştik ve onun için küçük bir kişilik analizi çıkarabilmiştim. Yüzeysel konulara değinmiştik genelde. Spordan keyif alıyordu, siyaset konuşmaktan hoşlanmıyor konu siyasi bir noktaya gelince yalnızca mizahi bir şeyler söylüyordu. Saçlarını havalı buluyordu ki bakımına önem gösterdiği belliydi. Eskiden mağaracılıkla ilgileniyormuş. Bu şekilde klostrofobisini yenmiş. Cesur biri olmasını takdir etsem de tedbirsiz göründü gözüme. Heyecan duygusu onu tetikliyordu bence. Hata yapmaya meyilliydi. Ayrıca manipüle edilebileceğine inanmıştım. O Kutan’a rapor vermek üzere yanımda ayrıldığında ben de Akın’ın yanına uğramaya karar verdim. Bana dürüstlükle yayının bir tuzak olduğunu anlattığı için minnet duyuyordum. Beklemediğim bu hareketiyle ilişkimizdeki buzlardan birini kırmıştı ve henüz düzgünce teşekkür etmiş değildim. Sadece kuru bir teşekkürle geçiştirmek yerine ona benden görmeyi umduğu yakınlıktan bir parça sunmak istedim. Ne Akın’ın ne de Kutan’ın odasını hiç görmemiş, merak da etmemiştim. Köşkte kaldıklarını biliyordum yalnızca. Güvenliklerin birinden aldığım bilgiyle büyük salonun diğer tarafında kalan bölüme geçerken etrafı da inceliyordum. Henüz beni durduran kimse olmadığından buralara da geçme iznim olduğunu varsaydım. Tarif edilen odanın kapısına vardığımda beyaz kapıyı vurmak üzere yumruk olan elim havada kaldı. Tereddütlüydüm. Buraya gelmiştim ama ne konuşacağımı hiç düşünmemiştim. Ayrıca her girişimimin getireceği bağ ip olur da boğazıma dolanır diye korkuyordum. Kalbimi soğuk tutamıyordum. Bir yanda eski ailem, bir yanda Ural… Zorlanıyordum. Derin bir nefes alıp omuzlarımı dikleştirdim. Ne olursa olsun sırtımı dönüp gidebilecek kadar önem verdiğim değerlerim vardı. Kapıya yavaşça iki kez vurdum. İçeriden hafif uykulu, pürüzlü bir “gel” sesiyle kulpu indirip kapıyı hafifçe araladım. Çalışma masasında oturmuş çift bilgisayar ekranından bir şeylere bakıyordu. Başını kaldırıp beni gördüğünde kaşları kalktı. “Tamay…” Ayağa kalkıp birkaç adım attı. Sonra duraksadı. Beni karşısında bulmak onu afallatmıştı. Odaya bir göz gezdirdim. Gri tonları yoğunluklu, sade bir odaydı. İki kişilik yatağın yanına, camın önüne bir abajurla rahat bir sandalye yerleştirilmiş, yatakla arasındaki boşluğa da yuvarlak küçük bir sehpa sığdırılmıştı. Sehpadaki saksıda duran canlı beyaz çiçekler ve üstündeki duvara asılı sisli bir gökyüzü tablosu dışında pek aksesuar yoktu odada. Kapının ardında kalan kısımda ise sürgülü bir dolap yer alıyordu. Yatağın tam karşısında yer alan çalışma masasının üstü son derece düzenliydi. Daha önce Ural’ın çalışma odasına masada gördüğüm altın – beyaz renklerden oluşsan dünya küresinin antik bir versiyonu da Akın’ın masasında duruyordu. Işık alan, hoş bir odaydı. Az eşya bulunduğundan daha ferah görünüyor, hafif bir çiçek kokusu temiz hissettiriyordu. “Merhaba.” Çekiniyordum. “Hoş geldin. Otursana.” Camın yanındaki sandalyeyi gösterdi. Çok dalgalı bir karakterdi, bir gün gitmemem için benimle tartışırken bir gün gelip fırsat sunuyordu. Odasına geldim diye heyecanlanmıştı. Hiçbir duygusunu dizginlemiyor, gizlemiyordu. Çocuksuydu. Bir an gözümde on üç yaşındaki hâli canlandı. Kabarık kıvırcık saçları, siyah çerçeveli gözlükleriyle sevimli bir oğlandı. Beraber Kutan’ın eşyalarını saklar, ona saatlerce aratırken eğlenirdik. Babam bir gün elinde iki su tabancasıyla geldiğinde sokak boyunca Kutan’ı çileden çıkarana dek kovalamıştık. Sonunda Ural beni belimden tutup durdurmuş, abim de Akın abimle başa çıkmayı başarmıştı. İkimizi bahçe hortumuyla ıslatarak cezalandırmışlardı. O gün sırılsıklam olmamı engelleyemese de Akın önümde durmuştu. Dudağımın kenarı yukarı kıvrılırken hüzünlenmiştim de aynı zamanda. Bir yanım kış ayazı bir yanım yaz sıcağında kalmıştım. Ellerimi birleştirdim, parmaklarımı sıkıyor, terleyen avuç içlerimi üstüme silmemek için kendimi zorluyordum. Yatağının kenarına oturdu. “Çalışıyordun sanırım.” Nereden başlayacağımı, ne diyeceğimi bulamıyordum. Oturup geçmişi yad etmeye de gelmemiştim. Elini geçiştirircesine salladı. “Sağda solda bir şeyler araştırıyordum işte. Sorun yok.” Tıpkı benim gibi o da parmaklarıyla oynamaya başladı. Biz eskiden karakter olarak Akın’la benziyorduk. Şimdi değişmişsek de küçük ayrıntılarımız aynıydı demek. Şimdi kalkıp gitsem çok mu garip olurdu? Bir şeyler gevelemeliydim. Zorlandığımı fark etmiş olacak ki “seni buraya hangi rüzgâr attı?” diye konuya girdi. Sebebim her neyse memnuniyet duyuyordu. Öylece oturup susmaya geldiysem bile kabul edeceğine emindim. “Sana düzgünce teşekkür edemedim.” Yutkundum. “Neyse ki burada vakitten bol bir şeyim yok.” Sesim titremiş, yalancı bir gülümseme dudaklarımda yer etmişti. Tek kaşını kaldırdı. “Bunu böyle bir şova dönüştüreceğini düşünmemiştim.” “Sunum konusunda iyiyim.” Eh, yayında ağlamayı önceden planlamamıştım ama etkili bir yöntemdi. “Anlayamadığım bir şey var.” Bunu ona hiç soramamıştım. Konuşmayı yaparken anlaşmayı bozmak için beni kandırmaya çalıştığına bile ihtimal vermiştim. Çelişkisini sorgulamak daha sonra aklıma gelmiş olsa da hiç yalnız kalmamıştık. “Neden yaptın bunu?” Hoş, elime şimdilik bir şey geçmemişti. Sadece gündem oluşturabilmiştim ve işte buradaydım. Evimden kilometrelerce uzakta… “Çünkü seni kandırmak istemiyorum.” Cevabı hızlı ve netti. Bana sahiden dürüst davranıyordu. “Diğerlerinin aksine” diye mırıldandım. “Başına iş açmış olmalısın. Ahsen planlarının bozulmasından hoşlanmamıştır.” “Bir şey olmadı. Ve dert değil. Sana karşı dürüst olacağım. Ne pahasına olursa olsun, yalandan zaten nefret ediyorum ve sen bunları hak etmiyorsun. Yaptığımız yanlışlar yeterince fazla. Gitmene izin veremem ama bu kadarını yapabilirim.” Pekâlâ, bu kadarı fazlaydı. Bir özürden daha iyisiydi. Aslında gittiklerinde o on üç yaşındaydı, suçlamak için küçüktü. Yine de yıllar geçmişti ve büyüdüğünde beni aradığını söyleseler de affedemiyordum. Çok kızgındım, kalbime sıcak bir demir bastırmışlar ve izi hiç geçmeyecekmişçesine bir acıyla boğuşuyordum. Beni yeniden yüzleşmeye zorladıkları gerçeklerin altında mahvoluyordum. “Gidemeyeceğim konusunda hepiniz fazla dürüstsünüz.” Ve arkamdan el sallamaya bile fırsatınız olmayacak. İnat benim en güçlü özelliklerimden biriydi. Trip atarak söylemediğimden iğneleyici tavrımı eğlenceli bulmuş olacak ki güldü. “Her konuda… Söz verdiğim gibi.” “Çok yazık. Eğer yardımın dokunsaydı favori abim olabilirdin.” Stresim buhar olup gitmişti. Sanki… Sanki her şey son derece normaldi. “Bu fırsatı kaçırdığıma üzüldüm. Neyse ki abim de bu kulvarda benimle yarışmayacak.” Aniden kapı açıldığında ikimizin de dikkati o tarafa kaydı. Mine “aşkım…” diye içeri girmişti ki beni görünce sustu. Ellerini kaldırıp mahcup bir ifadeyle “çok pardon” dedi. Yüzü hafiften kızarmıştı. “Konuşmanızı bölmek istememiştim. Ben…” Geri adımladı. “Gidiyorum, çok pardon.” “Mine…” Akın yerinden kalkınca ben de ayaklandım. “Saçmalama lütfen, gelsene.” “Sorun değil, özel bir konuşmayı bölmedin.” Ona soğuk davranmak istemiyordum çünkü Mine’nin benim kaçırılmamda payı yoktu anladığım kadarıyla. Ayrıca beni ispiyonlamayacağını da öğrenmiştim. Ona bu gece kaçacağımı söylesem yüksek ihtimalle gidip bildirmeyecekti. “Ben de tam gidiyordum.” Mine bunu söylediğimde daha da kötü hissetmiş olacak ki başını eğdi. “Hayır, hayır. Lütfen benim yüzümden gitme. Ben daha sonra gelirim.” “Seninle ilgili değil.” Kapıya yaklaştığımda dönüp yeniden ona baktım, işe yarar sınıfına koyduğum insanlardan biriydi sonuçta. “Belki bir ara bir şeyler içeriz. Sana da uyarsa tabii.” “O-Olur.” Gülümsedi. “Çok isterim.” “Tamamdır.” “Tamam.” Çıkmadan son kez Akın’a döndüm. “Tekrar sağ ol. Bunu unutmayacağım.” Başıyla onayladı. Ardımdan kapıyı kapattığımda kuş misali hafiflemiştim. Odama dönerken biri aniden kolumdan tutup beni koridordaki bir odaya çektiğinde çığlık atıyordum ki bir el ağzımı kapatarak beni engelledi. Çırpınmaya başlayamadan deniz ve narenciye kokusunu aldım. Karşımdaki Ural’dı. “Hşşt, hşşt, benim” dedi. Sanırım kaçışım buraya kadardı. Sobelenmiştim. “Sonunda seni yakaladım.” Bedenim onunkiyle yaslandığım soğuk duvar arasında sıkışıp kalmıştı ve kalbim öyle hızlı atıyordu ki, nefesimi kontrol edemiyordum. Göğsüm şiddetle inip kalkıyordu. Adrenalinim son derece yüksekti. Ağzımı kapatan avucunu çektiğinde “ne…” diyebildim yalnızca. Sıcak soluğu yüzüme çarpacak kadar yakındı. Her şeyini tamamen hissedebiliyordum. Resmen ateş basmıştı. “Ne yapıyorsun?” Başını yana yatırıp diliyle dudağını nemlendirdi. Saçımın bir tutamını parmağının ucuyla kulağımın arkasına sıkıştırdı. Burnundaki izler geçmişti. “Görülecek bir hesabım var.” Onu göğsünden itmeyi denesem de yerinden milim kıpırdamadı. Parmaklarım titriyordu. Bacaklarım o beni tutmasa bedenimi taşıyamayacak kadar güçsüzleşmişti. Konuştukça nefesi tenimi okşuyordu. “Ne dersin kâküllü, nasıl ödeşelim şimdi?” Yutkunuşumun sesini duymuştu. Bu vücudumdaki bütün kanı yüzümde toplarken onun beyaz dişlerini ortaya serdi. “Hak etmiştin.” Başımı dik tutuyordum ama o beni hapsine almıştı bir kez. Bütün yollarım kapalıydı. “Bırakır mısın, bu…” Çok yakın… “Nt” sesi çıkardı dilini damağına vurarak. “Bırakmam.” Bunu söylemekten resmen keyif alıyordu pislik. Karnımdan aşağı akan bu sıcaklık da neyin nesiydi? Midemden sızan bu bahar havası, göğsümdeki atlılar, beni ele geçirip ona çeken yabancı bir velveleyle telaşa düştüm. Gönlümde peydah olan bu karmaşa derhal dinmeliydi. Hangi coşkun denizde bir gemi alabora olmadan devam edebilirdi? “Beni ısırdın.” Gözlerimi kıstım. Parmak uçlarımda yükselsem çenesine dişlerimi geçirebilirdim ama bu kez kaçabileceğimi sanmıyordum. “Ödeşmeliyiz.” Başparmağı yanağımı okşarken irisleri dudak çukurumdaydı. O karanlıklar böylesine bir ışıkla kırıldığında gölgesi kalbimin orta yerine düşüyor, bir zelzeleye sebep oluyordu. Ural eğildikçe ben küçülüyordum, siniyordum. Geri kaçmak isteyen ayaklarımı ardımdaki duvar önlüyordu. Aramıza sıkışan ellerim işlevini yitirmişti. Çok… Çok yakındı. Nefesim kesilmişti, boynuma kadar yanıyordum. Tepeden tırnağa bir ürperti yayılmıştı vücuduma. Ateşin ışığına çekilen bir böcek misali ona kapılıyordum. Yanacaktım, belki de çoktan yanmıştım. Yoksa içimdeki bu kor alevin başka açıklaması ne olabilirdi? Kelimelerim kaybolmuştu. Sıcak dudakları dudaklarımı bulduğunda yangınım buz tutmuştu. Put gibi hareketsizliğime karşın o vahşi bir açlıkla saldırısını sürdürüyordu. Belime kayan elleriyle beni sıkıca tutuyor, çölde bulduğu su misali kana kana içiyordu. Kendimden geçmiş olmalıyım, ne ara kollarımı boynuna doladığımın, dudaklarımı onun için araladığımın farkında değildim. Şuurum buhar olmuştu. Nasıl güzel bir yenilgiydi… Onun alt dudağımı dişleri arasına sıkıştırmasıyla uyandım. Onunla öpüşmek üstüme serpilen bir peri tozu, güçlü bir uyuşturucu, tadı damakta kalan bir tatlıya benziyordu. Beni ısırdığında bile durmak güçtü. Direncimin son kırıntılarıyla Ural’ı itebildiğimde nihayet bir adım geri çekildi. Zemin ayaklarımın altından kayıyor, başım dönüyordu. Çok küçük mesafeden faydalanarak duvarla onun arasından kaçtım. Koşar adımlarla pencereye gidip hava almak için açarken karşılık vermemiş gibi “bunu yapamazsın” dedim. Öfkeli olduğuma ben bile ikna olmamıştım. Kızdığım tek şey durmasıydı. Lanet olsun, ondan böyle etkilenemezdim. Ve bu kadar iyi öpüşmesi haksızlıktı. Dudağımdaki ıslaklıkla alt dudağımın kenarını dişlerimin arasına çekip dilimi gezdirdim. Tadı hâlâ oradaydı. Kanattığı etime işlemişti. Yüzüme vuran esinti bile beni ferahlatmıyordu. “Sen de öptün, itiraf et çok güzeldi.” Ar damarı çatlamıştı. “Pisliğin tekisin.” Pencerenin mermerine tutundum. “Ben boş bulundum.” Çarpıntım mı vardı benim? Harap ettiği kalbim göğsümü delip geçecekti sanki. Dudaklarım karıncalanıyordu. “Çok uzun bir boş bulunmaydı.” Ona dönüp haddini bildirmeliydim ama köşkün bahçesinin büyük kapılarının açılması dikkatimi dağıttı. Küçük bir konvoy içeri girdi. Bu araçları tanıyordum. “Tekrarında daha hazırlıklı olursun, dert etme.” Sesi çok yakındı, hemen arkamdaydı. O da içeri giren arabaları gördüğünde “bu da ne?” dedi ilgiyle. Arabalar sırayla durmuş, içlerinden aşina olduğum kişiler inmeye başlamıştı. Fakat son arabadan inen kır saçlı adamı gördüğümde yutkunamadım. Gözlerim doldu. Bir kuşun kafesi açılmış, kanat çırpıyordu şimdi. O benden vazgeçmemişti. Elimi göğsüme bastırdım. Günler sonra buradaydı. Hiç gelmeyeceğini düşünmeye başladığım anda benim için gelmişti. Kanlı canlı oradaydı. Dokunamayacağım kadar uzak ama görebileceğim kadar yakındı. Gökyüzünden benim için bir mucize inmişti. Sesim titreyerek duymayacağını bildiğim adama seslendim. “Baba.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE