13

2351 Kelimeler
13 “Sana bunun kötü bir fikir olduğunu söylemiştim.” Ahsen’in yüzü daha önce hiç görmediğim kadar kırmızıydı. Bu bir açıdan endişe vericiydi. “Hayır, korkunç olduğunu söylemiştim.” Onu uyarmama rağmen dinlememeyi seçmişti. Tamay eline geçen herhangi bir fırsatı kaçırmayacağı konusunda netti ve Ahsen onun inanıp inanmaması üzerine bir kumar oynamıştı. Volta atmayı kesip ateş saçan bakışlarını üstüme dikerek abartılı bir alaycılıkla “daha iyi bir fikrin varsa zamanında söyleseydin o zaman keşke” dedi. Ellerimi ceplerime koyup duvara yaslandım. Bu konuşma uzun sürecekti ve şimdiden ayakta dikilmekten son derece rahatsızdım. Ahsen yaşadığı anlık bir aydınlanmayla duraksadı. “Sen…” İşaret parmağını bana doğrulttu. “Sen niye bu kadar keyiflisin? Şu durumda bu kadar rahat olabileceğin ne var Ural?” Sakin kalmaya çalışarak derin bir nefes aldı. “Şu an ülke bizim burada başka bir bölgenin sözcüsünü esir tuttuğumuz haberiyle çalkalanıyor. Sebebi de siz üçünüzsünüz ve…” Dişlerini sıkarak üçümüze de öfkesini püskürmeye birazcık ara verdi ve kendini toparlayabildiğinde devam etti. “Umurunuzda olan tek şey o aptal kızın burada kalması mı yani?” “Aptal?” Kaşlarımı çattım. Ben daha söze girmeden Kutan araya girmişti bile. “Hakkında konuştuğun kişi benim kardeşim.” “Neyse ne, konumuz bu mu şimdi? Sinirliyim görmüyor musun?” Kutan ile o kadar sık ters düşüyorlardı ki ilişkileri bu kadarını kaldırabilecek mi bazen şüphe duyuyordum. Eskiden daha uyumlu, sakin ve uzlaşabilen bir çifttiler. “Ne konumuz? Bu toplantının bir amacı yok. Olan oldu artık.” “Tabii, otoritesi sarsılan siz değilsiniz. Her gün halkı yatıştırmaya çalıştığım yeterince konu yokmuş gibi destek olacağınıza dert açıyorsunuz. Ekip olarak çıktık yola.” Biz değil de o bunu unutmuştu. Ya da hiçbir zaman hedefimizi gerçekleştiremeyeceğimize inanmıştı. Çünkü davranışları Tamay’ı Shaun’a getirmemiz bir emrivakiymişçesine fevriydi. Bize saydırmaları arasında kendi kendine sesli bir şekilde durumu sorguluyordu da. “Neden böyle bir şey yaptığını anlamıyorum. Ona özgürlüğünü vaat etmiştim.” Akın “yalan söyledin” diye hatırlattı. Kahvaltıdaki gerginliğin ardından yaptığımız toplantıda bunun sadece insanları susturmak için kurduğu bir plan olduğunu açıklamasaydı muhtemelen Kutan ile asla araları düzelmezdi. “Ama o bilmiyordu.” Kollarını göğsünde birleştirip sorgulayıcı bakışlarını tek tek üstümüzde gezdirdi ve üstüne basarak “bilmiyordu” diye tekrarladı. “Değil mi?” Tek omzumu silktim. Ben söylememiştim ancak gidemeyeceğini ondan hiç gizlememiştim de. Duruşu, konuşması, ifadesi bana kürsüdeki konuşmalarını anımsatmıştı. Hayatımdaki en büyük ikilemimdi o. Hem öfkemi kaşıyor hem de gururlandırıyordu. Güçlü bir akıntısı olan nehri izlemeye benziyordu. Korkunç ama heyecan verici… Kimseden cevap alamayınca Ahsen kendi cevabını bulmuştu. Hayal kırıklığını gizlemedi. “Söylediniz mi sahiden?” Pencereden dışarı bakıp derin bir nefes aldı. Gözlerinin dolduğunu çaktırmamaya çalışıyordu. Onu hiç ağlarken görmemiştim. Rüzgârın şiddetiyle salınan ağaç dallarına bakıyordu ancak kendi iç dünyasında kaybolmuş gibiydi bir yandan da. “Size güvenemeyeceksem kime güveneceğim?” Sesi boğuktu. “Sırf canınız istiyor diye devasa bir kriz yarattınız, debeleniyorum ve beni yapayalnız bırakıyorsunuz. Teşekkürler gerçekten.” İçerideki soğuk hava bu gerginlikle varlığını daha kuvvetli hissettiriyordu. Kutan yanına yürüdü. Sakinleştirmek adına ona sarılmaya niyetlendiğinde Ahsen geri çekilerek buna izin vermedi. Bunun yerine Kutan kollarını tutarak “ben söylemedim” diye güvence verdi. “Öfkelisin, sakinleştiğinde bu konuda daha sağlıklı iletişim kurabiliriz. Bir çözüm bulacağımıza eminim.” “Biliyordu Kutan. O açıklamayı yaparken bir an tereddüt etmedi. Özgürlüğünü riske attığını düşünmüyordu, biliyordu.” Ve bunu paylaştığı kişiler yalnızca bizdik. Kutan ve ben söylemediysek geriye tek şüpheli kalıyordu. Akın’a tek kaşımı kaldırarak baktığımda zaten ifadesinde hiç inkâr yoktu. İkinci kez sormadan da “evet çünkü söyledim” diye itiraf etti. “Onu bir kez daha sırtından vuramam. Bizi asla affetmemesini mi istiyoruz? Çünkü bu yolda emin adımlarla ilerliyoruz.” “Dalga mı geçiyorsun? Sebep olduğu şeyin farkında mısın?” Ahsen’in en tahammül edemediği şey emirlerine itaat edilmeyişiydi. Onu tutan Kutan’dan kurtulup Akın’ın üstüne yürüdü ama Akın da geri çekilmedi. “Bu soytarılığın sebebi sensin. ‘Dâhiyane’ planın yüzünden. Onu getireceğimizi biliyordun, yıllardır bunun için uğraşıyoruz. Senin başkanlık sürecini desteklerken böyle konuşmuyordun ve şimdi mi kriz oldu bu konu?” Uzun yıllar süren arkadaşlığımızda bir konuda bu kadar ters düştüğümüz, çatırdadığımız olmamıştı. Ahsen kendi açısından haklıydı. Tamay’ı hiç tanımıyordu, o konuma gelirken hedefi hiçbir zaman bizimle aynı olmamıştı. Desteklerimiz ve arkadaşlığımızı göz önünde bulundurarak bize destek olma sözü vermişti ama sadece işini yapmak istiyordu. Doğru yönetim, iyi ekonomi, yeni düzeni kurmak gibi konulara odaklanmalıydı ve tabii ki Tamay’ın varlığı bu konuda yardımcı olmanın aksine işini zora sokuyordu. “Siz başınıza buyruk davrandınız. Sabırlı olsaydınız bunu çözecektim. Sırası geldiğinde…” “Şimdi çözdüğün gibi mi? Sırası hiç gelmeyecekti Ahsen. Sıkıldım artık entrikalardan, planlardan, beklemekten…” “Kesin şunu.” Yorulmuştum. Bu tartışmanın kimseye faydası olmadığı gibi zaten daha bu plan ortaya atıldığında böyle bir durumun patlak vereceğini öngörmüştüm ama Ahsen bize danışmadan çoktan uygulamaya geçmişti. “Şimdi ne yapacağız? O Sibel ayrılırken açıkça bunun böyle kalmayacağını söyledi. Bir her gün bu konuyu haber yapacak ünlü gazetecimiz eksikti.” “Bakın duruma mantıklı yaklaşırsanız onu teslim edersek…” “Böyle bir şey söz konusu olamaz Ahsen. Yeter artık. Anla şunu, Tamay burada kalacak. Bu bir seçenek değil.” Eğer zorlamayı sürdürürse sonraki seçimde aday olarak karşısında beni bulabilirdi ve kazanmak için elimden geleni ardıma koymazdım. Halkın sevdiği isimlerden biriydim ve aldığı oyların büyük bir kısmınsa etkim yadsınamazdı. Başkanlığın sorumluluğunu üstlenmekten kaçınmıştım hep. Eğer ucunda Tamay olmasa vekillik bile umurumda olmazdı ve şimdi başlamışsam sonuna kadar gitmekten çekinmezdim. “Kesinlikle.” Kutan alt dudağını ısırdı, sinirlerini zor zapt ediyordu çünkü ne kadar kızarsa kızsın Ahsen’i kırmaktan çekiniyordu. “Hâlâ onu göndermeyi düşündüğüne inanamıyorum. Peşindekiler onu öldürene kadar durmayacak, dahası kendini ipe götürtecek.” “Keşke daha akıllı olsaydı.” Ahsen’in çoğu zaman dilinin kemiği yoktu ama bu can sıkıcı olmaya başlamıştı. “O zaman bunu daha makul şekilde çözebilirdik.” Doğrulup boğazımı temizledim. Ahsen’i önemsiyordum ama onu kırmamaya Kutan kadar özen göstermeyecektim. Önceliğim Tamay’dı. “Bir daha ona hakaret etmeyeceksin.” Tehlikeyi iyi okurdu, duracağı yerdeydi şu an. Tam karşısında durdum, topuklularına rağmen aramızdaki boy farkı psikolojik üstünlük kurmama yardımcı oluyordu. Dudaklarını araladı, kelimelerini filtrelemekte güçlük çekiyordu, kendi içinde de bir fırtına kopuyordu ama nihayetinde hırsını ve nefretini yuttu. Uzlaşmayı seçecekti çünkü tanıdığım kadın ideal gördüğüne uyar, bir plan kurmak için zaman kazanırdı. “Ben onu köpekbalıklarının önüne atalım demiyorum, uzaktan koruyalım. Hem böylece sizi suçlamaz, yakınlık kurabilirsiniz. Uzun zamandır köşkte ve hâlâ hepinize nefretle bakıyor.” Ve zaafları kullanma konusunda ustaydı. Onun esaret altında kaldığı sürece hiçbirimize samimiyetle yaklaşmayacağı aşikârdı ve umutsuzca sevgisini diliyordum ama güvende olması her şeyden önemliydi. “Nerede görüşürüz mesela?” diye sordum alaycılıkla. “Bizi ziyarete falan mı gelir?” Komşuculuk oynardık belki (!) Buradan koşa koşa ardına bakmadan kaçtıktan sonra bizi görmek isterdi sanki. Akın fevriydi. “Yıllardır Brocha’ya giremedik ve şimdi o komün hâlinde yaşayan topluluğa onu tekrar gönderip uzaktan koruyabileceğiz öyle mi, çocuk mu kandırıyorsun? Askerlerimizi meclislerine mi alacaklar? Nasıl koruyacaksın uzaktan?” “Sadece çözüm arıyorum.” “Artık arama bence. Çünkü her şeyi mahvediyorsun.” Akın salonu terk ederken Ahsen arkasından “ben mi mahvediyorum?” diye bağırıyordu. “Her şeyi koşarak yetiştirdin ve senin yüzünden bunlar yaşandı. Şimdi de kaç git, her şeyi çok iyi biliyorsun ya.” İçinde bulunduğumuz vaziyetin boktanlığına rağmen Tamay’ın kalacak olduğu gerçeğiyle hafiflemiştim. Bugün yaptığı açıklamayla resmi olarak esirliğini duyurmuştu. Bu saatten sonra diplomatik görüşmelerin yapılması bile aylar sürerdi. Bu rahatlıkla Kutan’a “ailen için ideal gelini bulamadın sanırım” diye takıldım. Bazen benden bile ciddi bir adamdı. Başını hafif eğip iki yana sallarken dudağının hafifçe yukarı kıvrıldı. “Yine de düğünümde iki kardeşim de olacak.” Akın’ın terk ettiği kapıya attığı bir bakışın ardından “yani umarım” diye ekledi. * Yayının ardından hayatımda kayda değer bir değişiklik olmamıştı. Tabii Ahsen’le denk geldiğimizde bana laf sokmalarını ve köşkün içinde daha özgür dolaşabilmemi saymazsak… Artık gizlenmem gerekmediğinden yalnız başıma bahçeye ve terasa çıkmam serbestti. Ben de sıkıştığım dört duvardan boğulmaktansa günlerimi açık havada, benden nefret eden insanlar eşliğinde geçiriyordum. Tam takip edemesem de açıklamalarımın ses getirdiğini, Shaun’un kamuoyunda da diğer bölgelerde de tepki çektiğini biliyordum. Beni istemeyenlerin dışında bir de farklı grupların, insan hakları savunucularının, fikirlerimin destekçilerinin tepkileri, köşk ve meclis önünde açıklama bekleyen gazeteciler gibi pek çok yeni soruna yol açmıştım Shaun için. Akın bana gerçeği söylediğinden dışlanıyordu, bu uğurda Mine dışındaki herkesle arasını bozmuştu ama güvenimi kazanmayı sahiden önemsiyordu. Yayından önceki gece kapıma geldiğinde beni şaşırtmıştı. Kutan gölgesini üzerimden çekmiyordu. Nerede olursam olayım varlığını hissediyordum. Kaçıp gitmem mümkünmüş gibi her an göz hapsindeydim. Ve Ural ise fazlasıyla meşguldü çünkü imajlarını düzeltmek adına sürekli görüşmeler gerçekleştiriyorlardı. Gündemi etkileme uğruna su krizi hakkında çalışmalar gerçekleştiriyorlar, devrim mücadelesi sırasında yetim, öksüz kalan çocuklar için burs çalışmaları yapıyorlardı. Ayrıca varoşlardaki hasarlı konutların bakımı üzerine büyük bir projeye hazırlandıklarını duyurmuşlardı. Bu süreçte Ural’ı yalnızca birkaç kez görebilmiştim ve ne kadar bakımlı olsa da göz altları şişmiş, yüzü kararmış, yorgunluk yüzüne çökmüştü. Yine de her karşılaşmamızda gözlerinin içine parıltılar düşüyordu. Gece geç saatlerde koridordaki karşılaşmalarımızın bir tesadüf olmadığını ve onun hâline üzüldüğümü bilseydi sanırım her şeye rağmen bu yoğunluğuna rağmen mutlu olurdu. Anlaşmamıza uymamış olmama rağmen her sabah kapıma gazeteleri bırakıyor, bazen üstlerine kırmızı bir karanfil ya da güzel bir el yazısıyla iki üç dizelik şiir not edilmiş ufak bir kâğıt iliştiriyordu. Yeni rutinimiz benim açımdan daha keyifliydi. Bir drama izler gibi gelişmelere seyirciydim. Terasın kalın taş duvarına uzanıp bir bacağımı aşağıya doğru sallarken yukarda tuttuğum kitabın sayfasını çevirdim. Rüzgâr duvardan sarkan saçlarımı savuruyor, biraz sola dönsem bu yüksek binadan düşecek olmamın tehlikesine rağmen heyecanımı gıdıklıyordu. Cambaz olsaydım ipte yürümeyi severdim. Belki o yüzden Kutan, Akın ve Ural’ın tehlikeli bulduğu açıklamaları yapmak beni korkutmuyordu. Cesaretimi kendime kanıtlıyordum. Böylece aynaya baktığımda terkedilmiş, zayıf, sevgisiz bir kız çocuğu değil de cesur, peşinden kitleleri sürükleyen, fikirleriyle var olan, güçlü bir kadın görebiliyordum. Böylece aynaya bakabiliyordum. “Uçlarda yaşamayı seviyorsun, değil mi?” Ani sesle elimdeki kitabı kucağıma düşürüp panikle kitaba sarılırken başımı çevirip ona baktım. Duvara yaslanmış, elini cebine koymuş her zamanki özgüveniyle orada duruyordu. Ne zamandır beni izliyordu, nasıl böyle sessizce yaklaşmayı başarmıştı? Alt dudağımı dişleyip gözlerimi bir anlığına kapatarak derin bir nefes aldım. “Beni öldürmeye mi çalışıyorsun?” “Yaşatmaya çalışıyorum ama sen pek yardımcı olmamakta inatçısın.” Durduğum pozisyon, uzandığım yer konusundaki tedirginliğini görebiliyordum. Müdahaleci kişiliğini eminim çok zor dizginliyordu, beni nasıl çekip almadığına bile hayret ediyordum. Nerede duracağıma da o karar vermeliydi bu kontrolcü yapıyla. “Kedi misin sen, koskoca köşkte yer mi kalmadı da bu tuhaf yeri buldun kitap okumak için?” “Kedi, kuş… Kafese kapatabileceğin herhangi bir şey işte, fark eder mi senin için?” Güldü. Alaycılığın keyif aldığı bir mizah stili olmadığı göz önüne alınırsa manyağın tekiydi. Burada kalacağımı duymak nasıl olduğu fark etmeksizin dudaklarının yukarı kıvrılmasını sağlıyordu. “Ele avuca sığmıyorsun.” Ayarlarımla oynasa da gülüşünü ona yakıştırıyordum. Karizmasını güçlendiriyordu. Hızlı bir hareketle doğrulup oturur pozisyona geldiğimde sırtım ona dönük, bacaklarım binadan aşağı sarkıyordu. Bunu yaparken onun yaslandığı yerden doğrulup bana uzandığını gördüm ama düşecek olsaydım yetişemezdi. Ufak bir kahkahayla başımı geri eğerek ona baktım. “Yine de kalbini hızlandırıyorum.” Onunla oynuyordum ve bunu yapabilmek tıpkı burada oturup ani hareketler yapmak, bir kürsüde binlerce insana seslenmek gibiydi. Kravatını gevşetti. “Sen…” dedi ama doğru kelimeleri bulamadığından mı, yoksa başka bir sebepten mi bilinmez duraksadı. Bana yaklaşıp büyük ellerini belime yerleştirdiğinde avuçlarının sıcaklığı kumaştan tenime geçiyordu. Başım omzuna yaslanırken nefesi boynuma, kulağıma çarptı. Parmaklarım arasındaki kitap sıkılmaktan bükülürken benim kalbim de maraton koşuyordu. “Sen delisin.” Fısıltısıyla yutkundum. Esintiye rağmen şimdi sıcaktı, derim alev alev yanıyordu. İşte şimdi önüm uçsuz bucaksız bir özgürlük; sırtımı yasladığım, belimi sıkıca tutan eller ise kaçmaya çalışsam da güvenli bir dayanaktı. Uzun zamandır burada duruyordum. “Merak ediyorum.” Yeni çıkmaya başlayan sakalları cildime batıyordu, dudaklarının hareketini boynumda hissedebiliyordum. “Neyi?” “Yenilgide yüzünün alacağı ifadeyi.” Şu durumda onu öfkelendirmek çok mantıklı değildi ama onu kışkırtmaktan haz alıyordum. Gerçi o da şu an mest olmuş görünüyordu. Kaşlarının çatık olmadığı nadir anlardan biriydi. “Yayında ben konuştuktan sonra bana neden öyle bakıyordun?” “Hmm,” hoş mırıltısıyla bana biraz daha sokuldu. Sırtıma çarpan gümbürtü müydü beni sarsan, yoksa kendi göğsümde çırpınan yürek miydi anlayamıyordum. Bütün organlarım tepetaklak olmuş, yer değiştiriyordu sanki. Belimdeki eli beni usulca okşarken “nasıl bakıyormuşum sana?” diye sordu yumuşacık bir tonla. Nasıl tarif edilirdi ki? ‘Sana gelmişim gibi’ demek istedim ama bunu yanlış yorumlayacağını bilerek dudağımı ısırdım. Sanırım daha yüzeysel bir ifade bulabilirdim. “Yaptığımı takdir eder gibi.” “Sen bakışlarımı nasıl yorumluyorsun bilmiyorum ama…” Çenemle kulağımın birleştiği noktaya dudaklarıyla dokundu. Bu öpücük diyemeyeceğim kadar küçük bir temastı. “Sana bakarken birlikte uyanacağımız sabahların hayalini kuruyorum” dedi dan diye. Bu adam kafayı mı yemişti? Ben ona her fırsatta gideceğimi haykırıyordum, o ise birlikte uyanacağımızı sanıyordu. “Anca hayalini kurarsın. Biz seninle asla birlikte bir sabaha uyanmayacağız.” Başını eğerek güldü. “Yanılıyorsun kahküllü, biz seninle geceleri birlikte gündüze kavuşturacağız.” Bu… Benim cümlemdi. Her yere yazılan, insanların benimle haykırdığı, yıllar önce yaptığım bir konuşmanın son cümlesini ondan duymayı beklemiyordum. “Yazık, sen o planın bir parçası değilsin. Ve ilk fırsatta buradan kurtulduğumda ben bunu yaparken sen de uzaktan izleyebilirsin. Bu kez sadece sözcü olmayacağım direnişçilerin de başını çekeceğim.” “Demek akıllanmamakta inatçısın.” Bir anda bir kolunu sırtıma sarıp diğerini bacaklarımın altından geçirerek beni kucağına aldığında panikle “ne yapıyorsun?” diye bağırdım. Beni kucaklamasından daha çok konuşmamızı gerçekleştirme ihtimaliyle tutuşmuştum. “İndirir misin beni hemen? Delirdin mi adam?” “Delirdim.” Hiç oralı olmadan, çırpınışlarıma rağmen içeri doğru yürürken kitabımla göğsüne vurdum. “Bu kadar asilik yeter, senin biraz uysallaşman gerek.” “N-ne? Saçmalama! Bak seni uyarıyorum hemen beni indirmezsen…” “Eee?” Sırıtışı büyüdü. Uyuz herif, sanki bunu her gün yapar gibi rahattı. “Ne yaparsın seni indirmezsem?” “Öldürürüm. Yemin ederim bak elimde kalırsın.” İçeri girip merdivenleri inmeye başladığında beni sıkıca tutmasına rağmen düşmekten korkup çırpınışlarımı azalttım ama bas bas bağırıyordum. “Bu kadar hödük olamazsın herhalde. Senin için bile çok fazla bu. Bak hiç insanca bir yaklaşım değil, sana da hiç yakıştıramadım.” Saçmalıyordum. Ne dediğimi bile bilmiyordum. “Nt, nt” sesi çıkardı dilini damağına vurarak. Çok ama çok eğleniyordu ve bunu gizlemiyordu da. “Bayağı yakıştırdın gibi geldi bana.” Merdivenin son basamağını indiğinde bundan cesaret alarak kravatına asıldım. Yüzüne yaklaşıp birden hiç beklemediği bir saldırıda bulundum. Dişlerimi burnuna geçirdim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE