12
Bahadır’a boş bardaktaki viskiyi yenilemesini işaret ederken beni yine uykusuz bir gece beklediğini kabullenmiştim. Bir süredir alkol yardımıyla zihnimdeki gürültüleri bastırıyordum ancak son günlerde bu yetmiyordu. İsyan güçlenmiş, toplulukların sivri kararları halkı bir gerginliğe sürüklemişti.
Son liderin devrilmesinden beri durulmayan kaosun üstüne Fraclia ve Valor’da her gün çıkan yeni kararlar, kaçmaya çalışanların acımasızca katledilmesi de tuz biber olmuştu. Lumenesa’nın bölgesinden sınır dışı ettiği farklı etnik kökenlere ait insanların protestolarına karışan saldırganlar da hem eylemleri amacının dışına taşıyordu hem de başkanı bir karar almaya zorluyordu. Bu insanların büyük çoğunluğu Shaun’a sığınmıştı ve protestoların büyük kısmı bizim topraklarımızda yapılıyordu. Ancak silahlı kuvvetlerin müdahalesi çok tepki çekecekti. Bu şekilde de kendileri, işleri, evleri zarar gören sivilleri şikâyetçiydi.
Geç saatlere kadar toplantılarımız sürüyordu. Bu ince dengeyi sağlamak gün geçtikçe zorlaşıyordu. Üstelik barış görüşmelerini de baltalıyordu. Ceketimin iç cebinden çıkardığım sigaradan bir dal dudaklarımın arasına sıkıştırıp kutuyu masaya bıraktım. Çakmakla uğraşırken karanlık odadaki tek ışık kaynağı olan televizyondan yankılanan sesle kaşlarımı çattım.
“İnsanlar… Kendine insan diyenler… Uyuyor musunuz hepiniz?” Oydu. Sabahki konuşmasını tekrar yayına vermişlerdi. “Adına sistem dediğiniz bu iğrenç düzenden ne zaman tiksinti duyacaksınız? Sizi sarsıp uyandırmak için ne olması gerekiyor? Dinleyin. İnsan insanı köleleştiremez. Böyle bir ekonomik model, refah politikası, endüstriyel gereklilik var olamaz, kabullenilemez.” Başımı kaldırmadan göz ucuyla ekrana baktım. Genç yaşına rağmen ifadesindeki olgunluk, hitabetinin gücü etkileyiciydi. İçine sığmayıp taşan hırsı gözlerinden okunuyordu. Aptal kız… Kendini ateşe atıyordu. Ama ona hayran olmaktan kendimi alamıyordum da. Çocukluğuyla kıyaslanınca şimdi onu tanımak zordu. Çok değişmişti. “Zincire vurulan o çocuklar değil sessiz kalanların vicdanı… Bu canavar sizi de yok edecek. Korkuyorsunuz ama korkularınızdan besleniyorlar. Fraclia hükümeti…” İsmini tükürürcesine söylediği yetmiyormuş gibi duraksadı. Yüzünü buruşturdu. “Bugün çocukların da köleleştirilebileceğini ilan etti. Ben böyle bir yasayı tanımıyorum. Kendi geleceğinizi karanlığa mahkûm etmeyin.”
Önündeki kâğıda baktı ve çok kısa sürede yeniden karşısındaki insanlara döndü. “Bir kahraman gelmeyecek. Nocrannia’nın yurttaşları olarak kurtuluş gücü içimizde.” Yumruğunu kaldırdı. “Gün zalime karşı birlik olma günüdür.”
“Aydınlık yarınlar için hep birlikte mücadele etmek insan olarak asli vazifemizdir.” Alkış tufanı kopunca konuşması bölündü. Hatta tekrar ağzını açtığında kesilmeyen alkışlar onu bir kez daha duraksattı. “Sayın…” Mikrofonu uzaklaştırıp biraz bekledi ve ardından yeniden konuşmaya başladı. “Sayın arkadaşlarım sonuçlarını göze alarak bugün göstereceğiniz esaslı duruş şüphesiz ki yıllar sonra memleketimiz ve milletimiz için büyük fedakârlık olacak, emekleriniz tarihe geçecektir.”
Toplulukları peşinden sürükleyecek bir iradesi olan bu küçük bedendeki yüreği kocaman kadın efsunlu olmalıydı. Kafamdaki bütün sesler susmuş, geriye yalnızca o kalmıştı. “Korkmadan, yılmadan, insanlık için, haklarımız için haykırın ey insanlar. Şeytan’ı devirdik, geceyi de gündüze kavuşturacağız.”
“Bu kız başına çok iş açacak” diye aklımı okuyan Bahadır’ın sesiyle konuşma yaptığı meydandan bulunduğum odaya dönen dikkatime rağmen bakışlarım hâlâ televizyondaydı. Onu alkış ve tezahürat yağmuruna tutan kalabalığa döndü kamera. “Herkesin başına da tabii…” Herkesin canı cehenneme, kendi başını yakacaktı. Kalabalıkları peşinden sürüklemeye şimdiden başlamışken bu yolda ilerlemesine izin vermezlerdi.
Onu ararken yıllar geçmişti. Hiçbir iz bulamadıkça düşünmüştüm, acaba nasıl görünüyor, nasıl bir genç kız oldu, yaşıyor mu… Ulaşamadıkça bir hayale dönüşmüştü. Biz büyürken onun da çocuk kalmadığını elbette biliyordum ama bu… Televizyonda ilk gördüğüm an sarsılmıştım. Oradaydı işte… Hayatımı bulmaya adadığım insan karşımdaydı. Başta Akın ve Kutan için çıktığım yol, onu gördüğüm an başka destekler bulmuştu. Çocukken ona değer vermiştim ama bu başkaydı, kalbimi delicesine attıran şey çocukluğumdan bir parçaya erişebilecek olmak değildi. Onu görmeyi umuyordum her an. Televizyonu onun için açıyor, gazetelerde onunla ilgili bir şeyler arıyordum. “Çok genç” diyebildim yalnızca. Gençliğine rağmen şimdiden uyandırdığı yankı ortadaydı. “Kanı deli akıyordur.”
“Şimdiden Brocha’daki herkesten daha çok ses getirdiği kesin.” Devrimin kahramanları, öncüleri kadar bu yolda ölenler, başarısız olup hain ilan edilenler de vardı. Ve her kahraman acı içinde ölümü tatmıştı. Ülkü Çağatay devrimcilere destek olan ilk silahlı kuvvetler üyesiydi. Valor Sarayı önündeki birliklerini çekmiş, ilk dalganın içeri girebilmesini sağlamıştı. Ve geri püskürtülen kalabalığın umutları tükenmesin diye idam edilirken bile pişmanlık duymak yerine yaptığından duyduğu gururu açıklamıştı.
Talha Hazar defalarca kez tehdit edilen muhalif gazeteci… Yolsuzluk haberleri, halkın yoksul kesimlerindeki özel çekimleriyle fazlasıyla dikkat çekmiş, nihayetinde yardımcısıyla yaptığı seyahat sırasında geçirdiği kaza sonucu can vermişti. O günlerde iktidar döneminde güçlenen bazı gruplarla ilgili bir belgesel hazırlıyordu.
Çiçek Gazel tutuklu eylemcilerin birçoğunun gönüllü avukatlığını üstlenmiş, gün geçtikçe kısıtlanan kadın haklarıyla ilgili cesur açıklamalarda bulunmuştu. Bir sabah güne evinde ölü bulunduğu haberiyle uyanmıştık.
Salih Yolcu ve eşi Maral Yolcu ülkeye bir sürü okul açtırmış, sevilen isimlerdi. İktidar politikalarını desteklemediklerini açıklamış, kısa süre içerisinde vergi kaçakçılığı, terör destekleme suçlarından tutuklanıp günlerce kötü şartlarda tutulduktan sonra yaşadıkları sağlık sorunları sonucunda önce Salih Yolcu çok geçmeden de Maral Yolcu can vermişlerdi. Maral Yolcu’nun son görüntülerine bakılırsa ciddi şekilde darp edilmişti.
Bu şekilde daha yüzlerce isim vardı. Şimdi Tamay’a bakmak beni korkutuyordu. Merhamet olmayan bir dünyada toyluğu, cesareti veya desteklediği ideolojinin doğruluğu onu hayatta tutmazdı.
Açıklamalarından birini duyan annesi bile ‘bu kızın asi olacağını biliyordum’ demişti. ‘Başımıza bela olmasa bari…’ Ondan tiksiniyordum. Hangi insan çocuğunu bilerek arkasında bırakır, kaçardı ki? Vicdanı sızlamıyor muydu? Hastaydı, çok hastaydı ve hâlâ bir suçluluk belirtisi göstermiyordu. Diğer iki çocuğunun özlemine, isteklerine saygı duymuyordu. Tek önemsediği apolitik bir şekilde güvende kalmaktı. Ödü kopuyordu Tamay’ın siyasi açıklamaları onlara sıçrarsa diye…
Benim bile ona bakarken içim titriyorken annesinin bu duyarsızlığı inanılmazdı. Ama bir gün… Annesi de diğer siyasi otoriteler de karşımda duramayacaktı. Onu sarıp sarmalayacaktım, koruyacaktım. Sadece geç kalmamayı umuyordum.
Başımı koltukta geri yasladım. Yayın başka bir programa geçmişti ama kulaklarımda onun sesi, zihnimde görüntüsü dönüyordu. Sırf bir hayat amacım olsun diye aradığım, hayatımı çizdiğim hedefimden vurulmuştum.
Ağrıyan şakaklarımı sertçe ovdum. “Endişelenmeyin” dedi Bahadır gerginliğimi yanlış yorumlayarak. “Valor bu sorunu çözecektir.”
“Ne güzel sorun” diye mırıldandım kendimi tutamayarak. Böyle güzel olunur muydu? Bütünüyle dünyamı sarsacak kadar etkileyiciydi. “Geç oldu Bahadır.”
Başını eğdi, böyle anlarda pek konuşmazdı. Birkaç cümlesinin bile çok geldiğini anlamış olacak ki yüzünde bir mahcubiyet belirdi. Ellerini önünde birleştirip ufak bir selamlamanın ardından beni yalnızlığımla bıraktı.
Usulca kapanan kapının ardından gözlerimi yumdum. Bedenim mayışıyor, zihnim kendini kapatıyordu ama uzaklardan tekrar tekrar bütün dertlerimin arasına yerleşip çiçekler açtıran genç kadının sesini duyuyordum. “Geceyi gündüze kavuşturacağız.”
*
Mikrofon kontrolü yapılırken huzursuzluğumu belli etmemeye çalışarak her şeye, herkese ayak uyduruyordum. Ahsen gözlerini bir an olsun üstümden ayırmıyordu. Sabah uyandığımdan beri içimde kasvetli bir hava hâkimdi.
Günlerdir bu anı bekliyordum. Çok kez insanların karşısına çıkmıştım ama heyecan, stres, gerginlik beni kemiriyordu. Kutan bu salona gelmemem için yalvarmıştı ve onu dinlememiş olmamın hayal kırıklığı, öfkesiyle çekim ekibinin olduğu kısımda uzaktan beni izliyordu. Her şeye rağmen gitmemişti. Yine de her an bir şey yapabilecek potansiyeldeydi. Ahsen nasıl onun burada kalmasına izin veriyordu anlamıyordum. Belki de sert, soğuk yapısına karşın zaten zedelenen ilişkilerine daha fazla zarar vermekten çekiniyordu.
Akın ortalıklarda yoktu. Gelmeyişi de anlaşılabilirdi elbette. Ve tabii Ural… Kutan’ın yanında dimdik durmuş, ellerini arkasında birleştirmiş, avını izleyen bir atmaca misali gözlerini üzerimden ayırmıyordu.
Dün gece odama uğramıştı. Esip gürlemeden, tehditler savurmadan, sakince konuşmayı tamamlayabilmiştik. Kapıyı çaldığında onu değil Kutan’ı bekliyordum. Çünkü bir an olsun vazgeçmiyordu. Beni kalmaya ikna edebileceğini bilse her şeyi yapabilirdi sanki. Kapı aralanıp elinde bir kupa sıcak çikolatayla Ural’ı gördüğümde bu yüzden şaşırmıştım. “Biraz konuşalım mı?”
Dinlenip sabah dinç uyanmak istiyordum ama dürüst olmak gerekirse gözüme damla uyku da girmiyordu. Sırtımı yatak başlığına yaslayıp bağdaş kurarken yatağın diğer ucunu işaret ettim oturması için. Karşıma geçip oturduğunda yatak ağırlığıyla çöktü. Buram buram kokusuyla odayı dolduran sıcak çikolatayı bana uzattı.
İki elimle kavradığım sıcak kupa buz gibi parmaklarımı, avuç içlerimi ısıtıyordu. Ural kenarda duran hediyesine bakıp tek kaşını kaldırdı. “Kuş kafesinde…”
Onu mümkün olduğunca dışarıda tutuyordum ama düşününce bu oda da onun için daha büyük bir kafesten farksızdı ve ne yazık ki dışarıda hayatta kalamayacağı da barizdi. Ve kafesin kapısı açıkken bile dönüp dolaşıp kendi oraya giriyordu yine. Hatta açık kapıdan çıkmadığı da oluyordu. Zaten kapının kancası takılı değildi. Bazen boşa mı çırpınıyorum diye düşünmeden edemiyordum. Saçma bir amaçsızlık düşüncesi zihnimi ele geçiriyordu.
Hafifçe omuz silktim. “Denerse çıkabilir.” Tavrım umursamaz görünse de içten içe karşısında garip bir hissiyata bürünmüştüm. Hiçbir şey yapmadan duvarlarımı yıkıyor, savunmasız bir yanımı ortaya çıkarıyordu.
“Demek ki kalmayı seçmiş.” Benim aksime… Gözbebekleri titriyor, sıkça başka yerlere bakınıyordu. Sıkı kravatını gevşetti. Boğazını temizleyip nihayetinde esas konuya geldi. “Yarın programa çıkacaksın.”
Neden mahcubiyet duyduğumu, utandığımı bilmesem de başımı eğdim. Aslında onun bana karşı yüzü kızarması gereken çok daha fazla sebebi vardı. Ve bunu karşılaştığımız andan itibaren sürdürüyordu. “Buraya yürürken ilk kez ayaklarım geri geri gitti.” Yutkunuşuyla hareketlenen âdem elmasını izledim. Başını hafif yana yatırdı. “Ama bir kez daha denemeye değer Tamay. Her defasında bir kez daha denemeye değersin.” Halam beni severdi, arkadaşlarım, yoldaşlarım da vardı. Babam kendinde olabildiği anlarda sevgisini hissettirirdi. Ve şimdi karşımda oturan bu adam beni zorla burada esir tutuyordu. Bütün bunlara rağmen bir şekilde hayatım boyunca kimsenin bana bu kadar değer vermediğini işliyordu içime. Bana bakışlarında ve hatta bakamayışlarında gizli bir şey samimi itirafına çekiyordu kalbimi. Birkaç gün sonra gidecek ve onu bir daha göremeyecek olmakla ilgili duyduğum hüznün en büyük sebeplerinden biri de bu durumdu. Bana sunduğu şeyi bir daha hiçbir yerde bulamayacağıma geleceği öngöremediğimiz hayatta şimdiden adım gibi emindim. Ne yazık ki onun ruhunda yaşamaya alışıyordum.
“Bazı olmazları olduramazsın. Kalsam da kendi isteğimle burada dursam da mesele sadece bu kadarla sınırlı değil Ural.” Karnıma sancılar giriyordu. “Biz hiçbir zaman aynı tarafta durmayacağız.” Ve bu canımı acıtıyor. Dirensem de yetmiyordu. Ona çekiliyordum. İçimdeki ona hayran çocuk kapattığım kapıların ardından bana bakıyordu sanki.
“Benim tek ideolojim sensin, neden anlamıyorsun?” Büyük bir yılgınlıkla, bir an düşünmeden dilinden döktüğü bu cümle yaşadığımız dünyada geçerli olamazdı. İsyanı bu gerçekliğe mi yoksa bana mı ayırt edemiyordum.
Her şey çok başka olabilirdi. Valor’da büyüseydik veya oradan beraber ayrılsaydık düşüncesi düştü aklıma. Ama o zaman biz yine olduğumuz kişiler olur muyduk? “Birbirimizi anlamamak konusunda ikimiz de son derece inatçıyız.” Kalbimi delicesine hızlandırsa da yumuşadığıma dair herhangi bir emare gösteremezdim.
Bir elini saçları arasından geçirdi. “Yarın ne söylersen söyle gidemeyeceksin.” En ufak bir şüphe duymuyordu. Kararlıydı, kendinden emindi ve Ahsen’in yetkilerinin çok daha geniş olduğunu bilmeme rağmen bu tutumu beni geriyordu. “Ama bizim için kalmayı seçmeni istiyorum Tamay. Bir şans ver, uğruna ne mücadeleler verebileceğimi göreceksin.”
Bacağımı sallayıp duruyordum ki bu çoğu zaman sinirimi bozan bir hareketti ama elimde olmadan bunu yapmaya devam ediyordum. Üstelik dudaklarım etlerini soyup durmamdan acıyordu. “Mücadele ettiğin şeylerden kolay vazgeçtiğin ortada.” Bir şeylerin kırıldığını gördüm. Kendini geri çekti, bakışlarını kaçırdı ve sonunda ayağa kalktı.
Kapıyı açtı, çıkmadan önce duraksadı. Dönüp bana bakmadı. “Senden hiç vazgeçmedim.” Ardından kapattığı kapıyla beni yalnız bıraktığında sessizliğin içinde huzursuzluk dalga dalga yayıldı.
Son konuşmamızın da etkisiyle bakışları üstümde büyük bir baskı uyandırıyordu. Hiçbir şeyi umursamadan beni buradan alıp götürecek, o odaya kilitleyip sonsuza dek orada tutacakmış gibi hissettiriyordu.
Sessizliğiyle, sadece orada durarak bile üstümde baskı kurmayı başarıyor, bunu bilinçli olarak yapıyordu ama buraya getirildiğimden beri kaybettiğim bir parçam uzun zaman sonra ilk kez böylesine güçlüydü. Kürsüye çıkarken cesaretimi körükleyen ateş, her düşüşümde beni kaldıran inanç beni terk etti sanıyordum. Oysa dün gece aştığım yolları bana yeniden hatırlatmıştı. Yakın arkadaşlarımdan biri protestolar sırasında yakalanıp otuz kişiyle beraber Valor’da kurşuna dizildiğinde, akşamına titreye titreye ağlasam da çıkıp resmî açıklama yapmıştım. Şartlar zorken de ayakta kalabiliyordum.
Çekim hazırlıkları tamamlanıp kayda giriş geri sayımının son saniyelerine kadar bakışlarımı ondan kaçırmadım. Sonunda sunucu gür sayılabilecek, coşkulu ve pozitif bir tonla “iyi günler değerli izleyenler” diye programı başlattı.
“Bugün ekran başındaki herkesin dikkatle izleyeceği, bir süredir gündemde geniş yankı uyandıran bir konuyla ilgili özel bir programla karşınızdayız.” Hatice Duymaz tanınmış bir spikerdi, işinde iyiydi ancak genelde Lumenesa’dan ayrılmazdı. İlk saldırılarda tehdit altındaki isimlerden biri olarak hızla Valor’dan ayrılmıştı.
Karşımda yer alan gazetecilerin her biri de sahiden tarafsızlığıyla bilinen tecrübeli isimlerdi. “Bir süredir ortalıklarda görünmeyişiyle ve ardından Shaun’dan yayınlanan görüntüleriyle konuşulan Brocha’nın sözcüsü Tamay Hadran canlı yayında bizlerle olacak. Kendisiyle akıllardaki pek çok soruya açıklık getireceğiz. Ve elbette konuğumuza yöneltecekleri sorularla programımıza katkı sağlayacak çok kıymetli gazeteci dostlarım Onur Bilgin, Arzu Sakallı, Faruk Aylan, Alper Tükenmez ve Sibel Bağcı’ya da bizlere eşlik ettikleri için teşekkür ediyorum.”
Hatice Hanım özel bir yeteneğe sahipti. Doğrusu sesinin tonlaması, mimikleri, jestleri ile konuğa inanılmaz bir rahatlık sağlıyor, yayında değil de kahve eşliğinde normal bir sohbetteymişçesine gevşemesini sağlıyordu. Onu gördüğüm an hakkında ilk izlenimim de sıcakkanlı biri olduğu yönündeydi. “Evet Tamay Hanım, öncelikle hoş geldiniz demek istiyorum.”
“Hoş buldum.” Sesim beklediğimden pürüzlü çıkınca hızlıca boğazımı temizleyip önümdeki kupadan bir yudum su içtim. Daha kontrollü bir sesle devam ettim. “Burada olmayı ve bazı şeyleri açıklığa kavuşturmayı, hakkımdaki spekülasyonlar üzerine bir açıklama yapabilme fırsatı elde edebilmeyi bir süredir bekliyordum. Sonunda sizlerle olabildiğim ve yeniden bir mikrofona kavuştuğum için çok mutluyum.”
Başını hafifçe sallayarak gülümsedi. “Teşekkür ederiz Tamay Hanım. Gerçekten de birçok kişinin zihninde sizinle ilgili yanıt bekleyen sorular var. Şimdi izninizle sözü değerli gazeteci arkadaşlarıma bırakmak istiyorum. İlk soruyu Onur Bilgin’den alalım.”
Onu onaylayarak yönümü Onur Bey’e çevirdim. Kendisi kırklı yaşlarında, saçlarının aralarına aklar düşmüş, hafif kilolu ancak bakımlı bir adamdı. Sosyal medya üzerinden gündeme dair haftalık yayınladığı bir program yapıyordu. “Tamay Hanım Brocha’nın sözcüsü olarak sıkça görmeye alışık olduğumuz birisiniz ancak günlerdir ortalıklarda yoktunuz ve konuya dair bir açıklama yapmadınız. Ardından hakkınızda kayıp iddiaları yayılmaya başladığı sırada buradaki görüntüleriniz ortaya çıktı ve şimdi sizi burada kendi iradenizle konuşurken görüyoruz. Tüm bu süreçte neler yaşadınız? Ve görüşleriniz Shaun ile taban tabana zıt, halkın sizi burada istemediğine dair yaptığı protestolar ve açıklamalar hakkında bilginiz var mı, bir açıklama yapacak mısınız?”
Demek direkt konuya girecektik. İstenmediğimi elbette biliyordum. Ural’ın söz verdiği üzere getirdiği birkaç gazetede görmüştüm. Ama bun önemsiz bir ayrıntıydı. Şayet ben de gönüllü sayılmazdım. Bir an başımı önüme eğip derin bir nefes aldım. Kalp atışlarımı duyabiliyordum, damarlarımdaki kanın akışı kulaklarıma doluyordu. Kalan her şey bir sisin ardındaydı. Sadece Ural’ın üzerimdeki keskin bakışlarının ağırlığı ve içinde bulunduğum karanlık vardı. Gözlerimi tekrar kararlılıkla kaldırdığımda karşımda oturan altı kişiden ve bu salondakilerden daha fazlasına hitap edeceğimi, kelimelerimin sadece bu stüdyoda yankılanmayacağını, Nocrannia’da ve hatta belki başka ülkelerde dâhi duyulacağını biliyordum. Terleyen avuç içlerimi birbirine bastırıp dudaklarımı araladım. “Burada hür irademle bulunmuyorum.”
Salondaki hava aniden değişti. Hatice Hanım’ın o sıcak ifadesi kayboldu, yüzündeki kibar tebessüm dondu. Gazetecilerin şaşkınlığı yüzlerine yansıdı. Sessizliği delip geçen cümlelerim bu sefer daha kuvvetliydi. Zaten benim dışımdaki herkes tek kelime edemeyecek kadar afallamıştı. “Görüntüler yayınlandığı andan itibaren bu açıklamayı yapabilmek için fırsat kolluyordum. Ben buraya gelmedim, kaçırıldım. Shaun’da zorla tutuluyorum.”
Fısıltılar, uğultular arasında Hatice Hanım göz ucuyla yönetmene baktıysa da profesyonelliğini bozmadan mikrofonu eline aldı. Ahsen müdahale etmek üzere hareketlendiğinde Ural onu dirseğinden tutarak geri çekti. Başını iki yana sallayarak net bir şekilde bunu yapmaması için onu uyardığını gördüm. Yutkundum. “Tamay Hanım, bu açıklamalarınız oldukça çarpıcı… Lütfen biraz daha açabilir misiniz? Ne zamandır buradasınız? Sizi kim zorla tutuyor? Tehdit mi ediliyorsunuz yoksa kilit altında mıydınız?”
Ben cevap veremeden Sibel Hanım araya girdi. Onun insan haklarına verdiği önem bilinen bir şeydi. “Bunlar çok ciddi iddialar. Güvenliğiniz konusunda endişe duymalı mıyız? Buraya nasıl getirildiniz, ne şartlar altında tutuluyorsunuz?”
Ahsen’in salonu terk ederken yere vuran topuk seslerini duydum. Yayını kesebilmek adına reji ekibiyle görüşmeye gidiyor ya da ona yöneltilecek sorulardan kaçıyordu. Ama artık zaten yapacağımı yapmıştım. Canlı yayını şu an kesseler bile açıklamam çoktan bir yerlerde duyulmuştu.
Ağlamaklı değildim, aksine mutluydum ve biraz da beni kandırmaya çalıştıkları için öfkeli. Ama gözlerimin dolmasına, bir damla yaşın yanağımdan süzülmesine izin verdim. Titrek sesim, üzgün ve çaresiz ifadem çok daha etkili olacaktı. “Tek istediğim evime, Brocha’ya dönebilmek ve yine yeniden insanların sesi olabilmek. Lütfen kurtulmama yardım edin.”
Ural’a baktığımda öfkeli olmasını bekliyordum ama o bir eli cebinde gururlu bir ifadeyle beni izliyordu. Ve sonra abimi gördüm. Bütün ordusunu seferber etmesi de gerekse benim gitmeye kararlı olduğum kadar bu iki adam da beni tutmaya kararlıydı.