11

1750 Kelimeler
11 Ev sahibi oydu, tepeden bakışları, kasıntı tavırlarına rağmen rahat oturuşuyla bana karşı üstünlük kurmaya çalışıyordu. "Misafirlik?" Az önceki gerginliğimi tamamen gizleyerek alayla güldüm. Bana hesap soracak kadar yüzsüz müydü? Olanların hiçbirine iradem dâhilinde sebep olmamıştım. Analiz yeteneği zayıf olduğu gibi krizlerle baş etmekte de kötüydü sanırım. Ne acı ki bunlar berbat liderlik özellikleriydi. "Önce birbirimize karşı dürüst olarak başlayabiliriz." Misafirlik olarak adlandırdığı durum ve beni sebep gördüğü kriz gülünçtü. “Ayrıca bana kalırsa krizlerinizi çözebilecek bir yönetim ekibi kurmalıydınız.” Ya da kendinizi bu durumda sakınmalıydınız. "Yönetim merkezimizde başkanın kahvaltı masasındasın. Bu bir misafirlik olmasaydı emin ol çok farklı durumda olurdun." "Buraya bir davetle gelmedim." Fiziksel olarak beni bağlamamış, bir hücreye kapatmamışlardı ama rızam dışında burada tutuluyordum. Şartların önemi yoktu. "Ama siz Shaunlular kendinizi kandırmayı seviyorsunuz. Peki, benden ne istiyorsun?" Bir korkaklar topluluğuydu Shaun. Kalabalık olmalarına rağmen mücadeleleri yetersizdi. Çünkü bir değişim hedeflemiyorlardı. Bu bütün yargılarımı dayandırabileceğim yeterli bir temeldi. Gözleri kısıldı. "Küçük asi topluluğuna seni geri göndereceğim." Kutan "bunu konuşmalı..." demişti ki Ahsen onu susturdu. “Hayır.” Aralarındaki uzun sayılabilecek bir bakışmanın ardından "herkes işini yapmalı" diyerek itirazlarının önünü kesti. Başkan olarak karar onundu. Ve durum açıkça lehimeydi. "Şimdi misafir gibi hissetmeye başladım." Elbette beni bırakmasının karşılığında sorun olmayacağının garantisini istiyordu. Şartlar düşünülürse bu onlar için politik bir sorun olsa bile Brocha'nın Shaun'la savaşacak gücü yoktu. Üstelik Akın, Kutan ve Ural'a ne kadar kızsam da şimdi çıkıp gidebildiğim durumda onlarla geçirdiğim şu zaman güzel bir anı olarak kalabilirdi. Ahsen gülümsedi. "Aynı dili konuşuyor olmamıza sevindim. Öyleyse bunu bütün Nocrannia'nın bilmesinde bir sakınca olduğunu sanmıyorum." "Evime döndüğümde burada bulunduğum günlerle ilgili bir soruna sebep olmayacağım. Brocha da öyle." Akın "başkanım" diye araya girdi. Uyarıcı tınısı seçilebiliyordu. "Ural..." "Size karışmamanızı söyledim." Öfkeliydi, zar zor kurmaya çalıştığı otoritesi yeterince zarar görmüştü. Tahammülsüz olması normaldi. Odağını yeniden bana çevirdi. "Bir röportaj vermeni istiyorum, canlı yayında burada gönüllü olarak bulunduğunu açıkla ve birkaç gün sonra seni Brocha'ya bizzat göndereyim." Tek kaşımı kaldırdım. "Bunu yapabilirim." Kollarımı göğsümde birleştirdim. "Ama benim garantim? Gitmeme izin vereceğinizi nereden bileceğim?" "Bir başkan olarak sözlerimi tutarım." Ona güvenemezdim. "Aksi durumda bile senin kaybedeceğin bir şey yok. Oysa gider ve burada esir tutulduğunu söylersen itibarımız zarar görecek. Sana bir fırsat sunuyorum, seçim senin." Aptal değildim, kaybedeceğim şey kurtulma ümidim olabilirdi ancak açıkça beni burada tutmayı da istemiyordu. Büyürken babam da halam da kimseye güvenmemem gerektiği konusunda defalarca kez beni uyarmıştı ve hep bir paranoyak misali şüpheyle yaşamıştım. “Sizin itibarınıza karşılık benim özgürlüğüm.” Dilimle dudağımı ıslattım. “Peki, sizin adımınıza karşılık bunu kabul edeceğim.” Umurumda olan bana attığı adım değildi, varlığımın onu rahatsız etmesiydi. Beni kandırdığını düşünüyorsa canım pahasına onu buna pişman ederdim. “Umarım gerçekten sözünüzü tutarsınız.” “Ahsen…” Kutan artık saygı tonlamasını bırakmıştı. Omuzları dikleşmiş, yüzünde öfkenin emareleri belirmişti. “Bu kadarı fazla.” Ayağa kalktığında başkanın arkasındaki korumalar hareketlendi ancak elini kaldırıp onları engelleyerek rahat bir tavırla Kutan’a baktı. “Seni uyardım.” “Siz bana hizmet ediyorsunuz. Ben de halkımıza… Şimdi ben seni uyarıyorum, haddini bil otur yerine.” Ahsen’in üstten, kibirli sözlerine karşılık Kutan’ın sahici öfkesine eşlik eden şaşkınlığa bakılırsa ikisi arasındaki ilişki çetrefilliydi. Hayal kırıklığına uğramıştı. Oysa Ahsen tavize kapalı, netti. Çenesinin kenarını kaşıdı. “Öyle mi?” Ahsen’in önünde durdu. Damarları belirginleşmiş, boyun kasları kasılmıştı. Başını yan yatırırken burun delikleri genişledi. Çabalasa da öfkesini bastıramıyordu ki onu hiç böyle görmemiştim. “Ben senin kumandanınım. Emirlerine her zaman uydum ama bu gönüllü bir hizmet.” Ona doğru eğilip elini sandalyesinin arkasına koyarak Ahsen’i sıkıştırdı ama Ahsen dik bakışlarını bir an olsun indirmiyordu. “Şu arkandakilere mi güveniyorsun?” Hiddetli tek duygusu öfke olamazdı, aralarındaki elektrik fark edilmeyecek gibi değildi. “Bak bana.” Çenesini tutup başını biraz daha kaldırdı. “Kime meydan okuduğuna iyi bak.” Ahsen beklenmedik şekilde gülümsedi. Buz gibi bakışlarına ateş düşmüştü. “Her hareketimin sorumluluğunu alabileceğimi iyi bilirsin.” “Bu kez değil.” Tutuşunu sertleştirdi. “Beni kaybedersin Ahsen.” İlişkileri vardı demek. Özel hayatını politik kararlarının önüne koyar mıydı? “Şimdi bir daha düşün, sorumluluğu alıp alamayacağını. Seni uyarıyorum, bunun dönüşü yok.” Kutan onu bırakıp salonu terk ederken Ahsen dönüp bakmadı bile. Dinamiklerini çözememiştim. Abimi sevmiyor muydu, beni gönderse de kendisini affettireceğinden mi emindi yoksa işini her şeyin önünde mi tutuyordu? Derin bir nefesle omuzları hareketlenirken hafif öne eğilerek bana yaklaştı. “Günü ve saati haber veririm.” Büyük bir sakinlikle kalktı. “Herkese afiyet olsun.” Adamlarıyla beraber çıktığında sessizlik dakikalarca sürdü. İkisi birbirlerine öyle bağırıp çağırmamışlardı ama aralarındaki bağ zedelenmişti ve artlarında kalan gölgesi bu ilişkiye hiç şahit olmamış benim bile üstüme tatsızlık olarak çökmüştü. Sadece mutlu olmam gerekirken göğsüme sıkışan bu kötü hislerle somurtarak ağzıma birkaç lokma attım. Çiğnemek de yutkunmak da zor gelince çatalımı kenara bıraktım. “Bizimle kalamaz mısın Tamay? Kendi isteğinle kalsan olmaz mı?” Cevabını biliyordu, duymaya can atmıyordu da. Sadece umut kırıntılarına tutunuyordu. “Ben size Brocha’ya gelmenizi söyleseydim gelir miydiniz?” Boğazım yanıyordu. Artık bir aile olamazdık. Beni terk ettiklerinde dağıttıkları ihtimali kaçırdıklarında tuz buz etmişlerdi. “Ural seni göndermez.” Ezber etmişlerdi bu sözü her halde. “Benim yönetimde söz hakkım yok. Ama Ahsen’in sana vadettiği kurtuluş hem orduyu karşısına almasına sebep olacak hem başkan vekilini. Bunu göze alamaz. Boş yere ümitlenme.” “Ordu mu? Sence beni burada tutmak için harcayabilecek gücünüz var mı? Hiçbir asker değmeyecek bir savaşa girmek istemez.” “Abimin sözünü çiğnemezler. Gitmen bütün krizleri çözmeyecek.” Benden sonrası tufansa bu onların sorunuydu. “Konu babamsa onu da getiririz. Sen yeter ki kalmak iste.” “Ama istemiyorum.” Babamın elbette etkisi vardı. Yine de her şeyin önüne hayatımı koyuyordum. Benim bir parçası olduğum ailenin içinde ne Akın ne de Kutan yer almıyordu. Onlardan daha yakın hissettiğim arkadaşlıklar kurmuştum. Ben onları affetmeye çalışmıyordum bile. “Ayrıca insanlara fikirlerini sormaz mısınız hiç? Babam burada yaşamak istiyor mu, ben istiyor muyum, bunların hiç önemi yok ikiniz için de.” Her seferinde hiç çaba göstermeden beni kızdırmayı başarıyorlardı. “Anneniz sizi çok bencil yetiştirmiş.” “Bir gün yumuşayacaksın. Zamanla her şey düzelecek.” “Zamanla bir şeyler düzeliyor olsaydı araya giren bunca yılın ardından bu konuşmayı yapmazdık. Kendini kandırma.” Tartışmıyorduk, tartışmadan birbirimizi yaralıyorduk. “İzin verin de hayatın bize çizdiği yoldan devam edelim artık. Bazı şeyler değişmez. Hepimizin iyiliği için kabullenin.” Mine elini Akın’ın bacağına koydu. “Aranıza girmek bana düşmez ama yapmayın. Ayrılacaksanız bile en azından bu kez kötü ayrılmayın.” Ara sıra konuşuyor, yapıcı yaklaşıyordu. Zaten anaç bir tipi vardı. Ağır başlı, az konuşan, bilge görünümlü bir kadındı Mine. “Kim ayrılıyor?” dedi tanıdık bir ses kapıdan girerken. Ural sonunda gelmeye karar vermişti demek. Ağzımın içinde “mükemmel zamanlama” diye kinayeyle söylendim. Biliyordum, yaygara koparacaktı ve abilerim de onun gücüne güveniyordu. Ural’ın katır inadını da öğrenmiştim. Kısa süre önce Ahsen’in oturduğu sandalyeye yerleştiğinde olanlardan bahsetmeye benden çok daha hevesli olan Akın “Başkanla Tamay anlaşma yaptılar” diye yumurtladı. Hırslanmıştı. Diğerleri kadar sözü geçmiyorsa da her yolu deneyecekti. “Hmm…” Ural’ın rahat tavrına bakılırsa haberi vardı. Huzursuzca yerimde kıpırdandım. Benimle oynuyorlar mıydı? “Ne anlaşmasıymış bu?” “Tamay’ın basın açıklaması yapmasına karşılık onu Brocha’ya gönderecekmiş.” Koyu gözleri daha da karardı, ciddiyetle bana döndü. “Sözünü böyle mi tutuyorsun?” Sakinliğinin altında dalgalanan fırtına yüzeye yakındı. İlk karşılaşmamızdaki o tüylerimi diken diken eden Ural’dı karşımdaki. Omuz silktim. “Denedim, olmadı.” Ne kadar alaycıysam o kadar kaçınıyordum da aslında. Daha iyi bir teklifi değerlendirmiştim ve bunda yanlış bir şey yoktu. Ama tabii ki o bana katılamayacaktı. Ural başını eğdi, gözlerini kaçırmadı ama kelimelerini dikkatle seçti. "Ahsen acele kararlar verir. Onun sözüyle hareket etmek seni yanılgıya düşürebilir.” "Ya da onun sözü, seninkinden daha çok şey ifade ediyordur." Sözlerim salonda buz gibi bir hava estirdi. Akın dudaklarını birbirine bastırdı, Mine gözlerini yere kaçırdı. Ural’ın çenesinde bir kas seğirdi. "Bana gerçekten gideceğini mi söylüyorsun?" "Sen ne istediğimi hiç sordun mu?" Sesim kırılgan değil, kararlıydı. Dik bakışlarını bir an olsun üstümden çekmiyor, ben ise ona asla dönmüyordum. Bu masanın bir gerginliği daha kaldıramayacağına karar verip kaçmak üzere kalktım. “Ben doydum, size afiyet olsun.” Yanından geçmeye niyetlendiğim Ural bileğimi kavrayarak beni geri çekti. “Dur bakalım, nereye?” İri, sıcak eli beni sıkıca kavramıştı. “Otur yerine.” Gözlerimi kıstım. Dejavu… “Ben senin emir erin değilim.” Gözü karalığı, inadı, ciddiyeti simsiyah bir duman misali yüreğimi sıkıştırıyordu. İlk karşılaşmamızdan itibaren ona karşı beslediğim korku hep yerindeydi, azalsa da varlığını koruyordu. Şayet beni bu köşkte tutan en sağlam bağın ondan kaynaklandığının farkındaydım. Üstüne bana karşı beslediğini itiraf ettiği duygular eklenince diretmesinin kaynağı çok daha kuvvetleniyordu. Buna tezat olarak aynı itiraf bir güvenceydi de. Ona ne kadar meydan okursam okuyayım fiziken zarar görmeyeceğime emindim. Sandalyeyi sertçe çekip dizlerimin arkasına çarpmasına sebep oldu. Kolumdan çekip beni oturttuğunda aramızda hiç mesafe yoktu. Bacaklarım onun bacakları arasına sıkışmıştı. Üstüme eğildi. “Daha dün…” Ses tonu dinginleşse de irisleri kapkaranlıktı. “Seninle bir anlaşma yaptık.” Çene hattımda işaret parmağını gezdirdi. “Ben sana hiç sırtımı dönemeyecek miyim?” Aklı varsa dönmezdi. “Çaresizliğimden faydalanmayı denedin.” Dudaklarım kurudu. Kalbimin atışları bütün vücudumu sarsıyordu. Bütün dikkatiyle yüzümün her zerresini inceleyen bakışları altında onunla çatışmak zorlayıcıydı. Saçımın bir tutamını kulağımın arkasına sıkıştırdı. “Seni bırakmayacağım Tamay. Ne yaparsan yap, kim ne vaat ederse etsin bir önemi yok.” Elimi tutup kendi göğsüne koyduğunda parmaklarım titredi. Ne yapıyordu? Akın ve Mine aklıma gelince başımı çevirmek istedim ama çenemden tutup bana engel oldu. Avuç içimde hızla atan kalbine elimi daha çok bastırdı. Beyaz gömleğin altındaki teninin sıcaklığını dâhi hissediyordum. “Sen söyle şimdi, bu yemin yeter mi bu gerçeği aklına kazımana?” “N-ne yapıyorsun?” Kıpkırmızı kesilmiştim. Boynuma kadar yanıyordu yüzüm. Hiç ar yok muydu bu adamda? “Bırak beni, rezil oluyoruz.” “Benim kimseden çekincem yok Tamay.” Uzaklaşmaya çalışan bedenimi sert bi hareketle daha çok kendine çekti. “Aç kulağını, dinle artık. Dünya karşıma dikilse de gidemezsin.” Bağırmamak için dişlerimi sıktım. “Korkmuyorum senden. Elinden geleni ardına koyma.” Başkan arkamdayken elim onunkinden güçlüydü. “İyi” dedi. Hastalıklı bir öfkeyle güldü. “Bak bakalım bu köşkten dışarı adım atabiliyor musun?” Tenimi yakan bu öfke miydi, derimin altı adeta karıncalanıyordu. “Nerede dönsen orada olacağım. Bütün yollar bana çıkacak bundan sonra senin için. Kendini de paralasan, her türlü pazarlığı da yapsan önemsiz.” Kulağıma yaklaştı. Sıcak nefesini hissediyordum. “Bana kök salacaksın, bütün çarelerin ben olacağım Tamay.” Midem kasılıyordu. Ben… Heyecanlanıyordum. “Bu kalbi bana kendin vereceksin.” Geri çekildiğinde boşluğa düşmüştüm. Üşüyordum. Sarsılmış hâlde beni bırakıp sandalyesinden kalkarken anlaşmamı bozmaya gittiğine emindim. Ama aklımdaki tek şey kulağımı sağır edercesine gürültüyle atan kalbimdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE