10

2008 Kelimeler
10 Elleri ceplerinde, kalçasını terasın taş duvarına yaslamış beni izliyordu. Rahat görünse de içinde kopan fırtınanın sesiydi sanki geceye karışan. Saatler geçmiş, hava serinlemişti. Şiddetle salınan dalların gürültüsü duyuluyor, rüzgâr saçlarımı birbirine karıştırıyordu. Başını hafif eğmişti, düşünceliydi. Bense yine karmakarışıktım. Bekledikçe meraklanmış, endişelenmiş, korkmuş, öfkelenmiş ve bir yandan ümidimi büyütmüştüm. Kollarımı göğsümde birleştirdim. Gariptir ki bu soğuğa rağmen tenim yanıyordu. Bu yeni gelişme içimde uyuyan bir güdüyü harekete geçirmişti yeniden. Alt dudağımı dişledim. Sabırsızdım, tek kelime etsin diye ağzının içine bakıyordum. Bana her şeyi tüm açıklığıyla sermeyecekti, en başından o yüzden odama göndermişti. Doğrusu bu gece tekrar gelmesini de beklemiyordum ama benim coşkum kadar onun da içine sığmayan duyguları vardı ki saatler sonra kapıma gelmiş beni terasa çıkarmıştı. Boğazımı temizledim. “Konuşmayacak mısın?” Ondan çekiniyordum, soracağım her soru ters tepebilirdi. Diğer yandan benden bir şey duymadıkça hiçbir şey anlatmayacaktı sanki. “Neyi bilmek istiyorsun?” Kaşlarını hafif çatmış, omuzları gerilmişti. Avını izleyen bir avcı misali beni süzdüğünden gözlerimi uzaklara çevirdim. Tedirgindim. “Olacakları…” Daha önce böyle bir durumun içine düşmemiştim, sonuçlarını öngöremiyordum. Politik olarak beni teslim etmeleri bütün sorunları çözmezdi ama en azından çok daha az sorunları olurdu. Fakat benim için pazarlık masasına Valor veya Fraclia yetkilileri de oturabilirdi. Beni onlara teslim ederler miydi? Ural istemese de onun da bağlı olduğu bir otorite söz konusuydu. Ural yaslandığı yerden doğrulup iki adımda karşıma geçti. Yüz ifadesi sert, kararlıydı. Yorgunluk emareleri taşısa da dimdik duruyordu. “Mutlusun.” Bir elini boynumun yanına yerleştirip başparmağıyla çene hattımın kulağıma yakın kısmına koydu. Soğuk parmak uçlarının bu küçük baskısıyla bedenim üstünde güçlü bir kontrol kurmuştu. Gözlerim aralık dudaklarına kaydı. Teması dikkatimi tamamen dağıtmıştı. Ellerimi nereye koyacağımı bilemeyerek, belki de ben de onun üstünde bir kontrol sağlama ihtiyacıyla gömleğini kavradım. Kaliteli kumaşın altında kasılan karın kaslarını hissedebiliyordum. “Ama bilmen gerek, seni burada tutmak için her şeyi yaparım.” Nefesi yüzüme çarpıyordu, göğsü göğsüme yaslanmıştı. Hızlanan kalp atışlarımı fark etmesinden endişeleniyordum, yüzüm yanıyordu. Söyledikleri beni öfkelendirmeliydi ama… Kafam karışıyordu istemeden. “Öyle ki sınırlarımı kendim bile öngöremiyorum Tamay.” Zorlukla yutkundum. Benim bütün sınırlarımı ihlal eden bu adam beni böyle korkutacağını sanıyorsa çok yanılıyordu. Tartışmayla, inatla bir yere varamayacağımı kabullenmiştim. O yüzden diklenmedim. Evren benden yanaydı. Titreyen göz bebeklerinde gizlenen endişeyi yakından tanıyordum. Her şeyi yapmayı göze aldığı mücadelesinde yenilgiye adım adım yaklaşıyordu. Gömleğini kavrayan ellerimden birini çekip yanağına koydum. Yeni çıkmaya başlayan sakallarını okşarken gözleri şaşkınlıkla irice açılmıştı. Doğrusu niyetim farklı da olsa avuç içimdeki hissiyatı hoşuma gitmişti. “Hiçbir şey yapmadım.” Gülümsedim. Kaçmaya meyletmemiş, önündeki politik krizlerin konusunu açmamıştım. Sadece bekliyordum. Fırsat kendiliğinden gelmişti. Değerlendirecektim ama doğru zamanı beklemeliydim. “Sahiden bu kadar mı korkutuyorum seni? Henüz yeni söz verdiğim hâlde…” Arkasında durmayacağım sözümün üstüne inşa edecektim kurtulma şansımı. Âdem elmasının hareketini gördüm, o da benim kadar zorlanıyordu bu karşılıklı oyundan. Güvenmiyorduk birbirimize. “Tutacak mısın sözünü?” Sözüme itimat etmekten başka yapabileceği bir şey yoktu. Eğer duyguları gerçekse inanmaya meyledecekti çünkü sevgi zayıflıktı. Sonsuz bir bağlılıkla, hiç düşünmeden onaylarsam ayan beyan ortada olan yalanımla içinde küçük bir inanç kırıntısı dâhi kalmayacağından “bilmiyorum” dedim. Yumuşak dudağının kenarını okşadım farkında değilmişçesine. Afallamasından faydalanarak kolları arasından kurtuldum. Üstündeki tesirimi görüyordum. Üstüne gitmeli, ilmek ilmek işlemeliydim ama kurduğumuz yakınlıktan ben de etkileniyordum. Aşırıya kaçmadan, hamlelerimi kısıtlayarak devam etmeliydim ki kendimi koruyabileyim. Kurduğum tuzağın içine sıkışırsam çabalarımın anlamı kalmayacaktı. “Bundan daha önemli bir konu var, herkes yerimi öğrendi.” Onun az önce durduğu yerde durup ona dönerken ellerimi ceplerime soktum. Bir anda üşümeye başlamıştım. “Sadece Brocha değil, peşimde başkaları da olduğunu biliyorsun.” Bana döndü, tek kaşını kaldırmıştı. “Seni canını alsınlar diye teslim eder miyim sanıyorsun?” Onun, Kutan’ın ve Akın’ın iddiasına göre zaten beni korumak için buraya getirmişlerdi ama bir üst otoritenin olduğu her yerde kararlar başkasına aitti. Ural başkan vekiliydi, sözü geçiyordu muhtemelen. Ta ki başkan konuşana kadar… “Bu endişelenmen gereken en son şey bile değil.” “Emin misin?” O konuşmaya beni götürmese de ifadesini okuyabiliyordum. Kesinlikle umduğu desteği bulamamıştı. “Shaun’da kaç kişi arkanda duracak? Beni korumayı neden umursasınlar? Brocha beni asla teslim etmezdi.” Hainler her yerdeydi elbette. Taraf değiştirenler, çıkarları uğruna her yolu mübah görenler ülkenin her karış toprağında yaşıyordu. Yine de aynı fikirlerin peşinde koşan insanlar olduğumuzdan topluluğumun çoğu her bireyimiz kadar beni de korumaya gönüllüydü. Bileğimden tutup kendine çekti. Cebimden çıkardığı elimi göğsüne bastırdı. “Senin garantin Shaun değil, benim.” Kuvvetli kalp atışları avucuma çarpıyordu. “Kimse arkamda durmasa da seni vermeyeceğim.” Öylesine bir söz değildi bu, yemindi. Cidden beni evime göndermediği gibi düşmanlarıma vermeye de niyeti yoktu. Savaşacağı tek kişi ben değildim, karşısında duran herkesle bu konuda çatışmaya hazırdı. Oysa kimse bu kadar çok kişi karşısında galip olamazdı. “Başkan’ın emir verdiğinde sence kim seni dinleyecek? Seni aştığında ne yapmayı planlıyorsun?” İsyanımın haklılık payı yüksekti. Göğsündeki elimi sıkıca kavradı. Kaşları çatılmıştı. “Hayatımı birilerine söz geçirebilecek gücü kazanmaya adadım. Beni çok hafife alıyorsun.” Onun elde ettiği güçten fazlası dalga dalga üstüne geldiğinde bunun önemi kalmayacaktı. Kendimi ondan kurtararak bütün temasımızı kestim ama elimde hâlâ kalp atışlarını, sıcaklığını hissediyordum. Boğazımı acıtacak kadar yüksek sesle “inadın gözünü kör etmiş” dedim. Eğer Valor veya Fraclia’nın elinde idam edilirsem temsil ettiğim değerlerin peşinde koşmaya cesaret edebilecek miydi insanlar? Dahası bir urganda can vermek en korkunç kâbuslarımdan biriydi. İhtimali bile bile girdiğim yolda hep dikkatliydim ve şimdi kaderimin iplerini onun ellerine bırakamazdım. “Ben de çalıştım, çabaladım. Vekil olmasam da insanların önemseyeceği bir yer edindim ama bunların hiçbiri beni sizden korumadı.” Görünmez bağlarım sıkılaşıp beni bunaltıyordu. “Bak buradayım. Sözüm geçmiyor, çaresizim. Tek özgürlüğüm şu aptal teras ve bahçe…” Az önceki yakınlığımızın aksine aramızdaki tansiyon yükselmişti. “Kumar oynadığın benim hayatım.” Bu dönüşü olmayan yola beni zorla sokuyorsa planını da açıklamalıydı. “Bilmediğin şeyler var.” İşaret parmağını uyarırcasına bana doğrulttu. “Doğrularının peşinden gittiğini sanıyorsun ama çok tecrübesizsin Tamay.” Derin bir nefes aldım, dişlerimi sıkıyordum. Her doğruyu kendilerinin bildiğini sanmaları sinirime dokunuyordu. Gözlerim dolmasın diye yukarı bakarak birkaç kez kırpıştırdım. Ona vurmamak ya da kendime zarar vermemek çok zordu. Canım yanarsa öfkem durulur muydu? “Çocuk değilim ben.” Sesim titrese de bas bas bağırıyordum. En nefret ettiğim şey de beni böyle küçümsemeleriydi. “Bilmediğim şeyler var, doğru. Mesela kafanda ne dönüyor, bilmiyorum. O bahsettiğin gücün beni nereye kadar korur, planın var mı, işe yarar bir plan mı hiçbir fikrim yok. Senin deliliğinin peşinden bir sözünle böyle paldır küldür gelemem.” Yüzü kaskatı kesilmişti. Boynundaki damarlar belirginleşmiş, sıcak bakışları buz kesmişti. Dudakları aralanıp bir şeyler söylemeye meylediyor ve kelimeler ağzından çıkmadan yeniden kapanıyordu. Dudaklarının kenarları aşağı sarkmıştı. Üzerimdeki gözleri sıkça odağını kaybediyordu. Nefes alışverişleri hızlanmıştı. Sıktığı dişleri arasından “o gece peşindelerdi” dedi nihayetinde. “Seni almak için geç kalsaydık şimdi karşımda böyle bağırıp çağıramayacaktın. O kurtarmaya gittiğin kadınları çoktan almışlardı. Şanslısın ki onlardan önce davrandık.” “Kim?” diye sordum. Brocha’da bile çoğu insan bölgeden ayrıldığımdan haberdar edilmemişti. Uyduruyor veya yanılıyor olabilir miydi? Kendinden çok emindi. Gerçi Shaun kadar uzak bir bölgeden birileri bile yerimi ve o gece bölge dışına çıkacağımı öğrendiyse daha yakın bölgelere haber uçurulmuş olması ihtimal dâhilindeydi. “Kim peşimdeydi, hem sen nereden biliyorsun?” “Bunların bir önemi yok, sadece bana güven. Senin hayatını asla tehlikeye atmayacağım. Eğer orada güvende olacağını bilseydim yemin ederim seni Brocha’ya şimdi gönderirdim.” Kapıya doğru yöneldi. Bana sırtını dönmüştü. Yine terasa ilk geldiğimizdeki o sessiz huzursuzluk çökmüştü aramıza. “Geç oldu. Gidelim artık, sen de dinlen biraz.” Sabaha kadar dönüp durmuş, arada daldığım kısa uykulardan sıkıntı içerisinde uyanmıştım. Kimin ihanetiydi tüm bunlara yol açan, sıyrılıp kurtulsam nasıl Brocha’ya yeniden gidecektim, içeride herkesin casusu varsa gitsem de neyi değiştirecekti? Düşüncelerin derinliklerine çekildikçe nefesim sıkışıyordu. Hepsi bir kenara zihnimin bir köşesinde oradan söküp atmak istesem de hep Ural vardı. Onun sözleri, sesi, duruşu aklımdan çıkmıyordu. Bu kadar kısa sürede bende böyle yer etmesi mümkün müydü? Sadece şimdi değil, geçmişten parçalar da düşüyordu hatırıma. Bana küçük, gümüş rengi bir güvercinin sallandığı bir bileklik verdiği günü hatırlamıştım mesela. Mahalleye küçük tahta arabasıyla gelip bir şeyler satan seyyar satıcı amcanın tezgâhında gördüğümde gözümü alamadığım bilekliği bana verene kadar ter dökmüştü. O zamanlar fark etmemiştim ama düşününce sıkıca yumruk yaptığı elinde boğumları bembeyaz kesilmiş, yüzü kızarmıştı. Oturduğumuz merdivenlerde bir anda kucağıma bırakıvermişti bilekliği. Ona sıkıca sarılmıştım, o ise hareket etmemiş ve ayrıldığımızda da aniden kalkıp kekeleyerek bir şeyler geveleyip evine gitmişti. Odadaki beyaz kuşa bakınca gülümsedim. O hayatıma geldiğinde kuşlar da geliyordu bir şekilde. Yataktan kalkıp kuşun yemini, suyunu kontrol ettim. Kafesin açmak için uzandığım sırada biri kapıya vurunca duraksadım. Hâlâ gergin miydi, uyuyabilmiş miydi, yoksa o da bütün gece diken üstünde miydi? Onun da kendi dünyasında dertleriyle boğuştuğunu görüyordum ama tam olarak empati yapamıyordum. Farklı pencerelerdeydik olaylar karşısında. “Gel.” Fakat kapı açıldığında içeri giren beklediğim gibi Ural değildi. Kaşlarımı kaldırdım. Günler sonra her neredeyse Kutan geri gelmişti. “Merhaba, girebilir miyim?” Başımla onayladım. Üstünde siyah bir üniforma vardı, kolundaki apoletlere bakılırsa önemli bir rütbedeydi. Tıraş olmuştu, çok daha genç görünüyordu. Son konuşmamızın üstümde bıraktığı etkinin mahcubiyeti yüzüne yansıyordu. Ama bir noktada öğrenecektim, hem duyduğumda yıkılmıştım fakat sonra üstümden bir ağırlık kalkmıştı. Şayet artık soramayacağım bir hesabın yükünü omuzlarımdan atmıştım. “İyi misin?” Beni baştan ayağa süzdü. Hastalığın etkisi tamamen geçmişti, sağlık açısından iyiydim. O yüzden küçük bir gülümsemeyle “evet” diye cevapladım. “İyileştim.” “Sevindim.” Mesafesini koruyordu, çok bir samimiyet kurmamış olsak da bu kez tuhaf bir uzaklık eklenmişti sanki. “Ben seni merak ettim. Şeyden sonra…” Omuzları düştü. Koskoca adam karşımda küçülüyor, eziliyordu. “O şekilde söylememeliydim. Özür dilerim.” Çok özür borçlanıyorlardı bana, bunu söyleyip canını acıtabilirdim de ama kıyamadım. Zaten söylediği için onu suçlamıyordum. Çekingenliğinden duyduğum rahatsızlıkla ben ona doğru yaklaştım. “Sorun yok, dedim ya iyiyim.” Güçlükle yutkunup gülümsemeye çalıştım. “Zaten hayatımda yoktu, olmayı da hiç istememişti.” “Öyle de…” İtirazını elimi kaldırarak yarıda kestim. “Bunu konuşmayalım artık.” Onunla paylaşabileceğim ortak bir konu bulamayınca konuyu değiştirmek için “Akın nerede? O da geldi mi?” diye sordum. Başıyla onayladı. “Kahvaltı için seni bekliyorlar. O da seni merak ediyordu. Hem hastalığından hem de haberlerden sonra…” “Haberler?” Burada olduğumun öğrenilmesiyle ilgili henüz bir tesirini göremesem de mutluydum. Ural bunu zaten analiz etmişti ama “bilmiyorum” dedim. Külliyen yalan da sayılmazdı. “Her şeyi akışına bırakmaya karar verdim.” Omuz silktim. “Sonuçta bir şey değiştiremiyorum.” Aramızdaki mesafeyi kapatmamdan cesaret almış olacak ki kolumu hafifçe sıvazladı ve ardından bana sarıldı. Çok narin bir sarılmaydı bu, değil itmek geri adım atsam kurtulabilirdim. Yapamadım. Olduğum yerde kaskatı kesilip kaldım. “Çok üzgünüm. Her şey böyle olduğu için özür dilerim Tamay.” Saçlarımı okşadı. İlgisi içimde yıllarca baskıladığım çocuğa dokunuyordu. Gözlerimin içi yanmaya, sulanmaya başlayınca geri çekildim. “Hadi kahvaltıya inelim.” Onlara alışmamalıydım. Yumuşuyordum ve bunu engelleyemiyordum. Kapıyı ondan önce açıp çıktım. Adım seslerini duyuyordum, peşimden geliyordu. Ezberlediğim yolu aşıp yemek odasına ulaştığımda Akın ve Mine masadaydı. Ural ortalıklarda görünmüyordu. Dönüp arkamdaki Kutan’a baktım. Beni kahvaltıya beklediklerini söylediğinde Ural’ın da burada olacağını sanmıştım. Sorsam kendime bile tuhaf geleceğinden sandalyelerden birine oturdum. “Günaydın.” Sesim istemeden sert çıkmış, fazla fevri çektiğim sandalyenin gürültüsü salonda yankılanmıştı. “Günaydın.” Kısa bir sessizliğin ardından Mine kısık sesle de olsa karşılık vermişti. Akın ise “iyi misin?” diye sordu. “Hı hı” diye geçiştirdim. “Biraz gergin gibisin.” “Yoo.” Kutan onu uyarırcasına boğazını temizledi. Bence de şu an sohbet kurmamaya çalışması en iyisiydi. Sebepsizce gergindim. Gözüm sürekli kapıya kayıyordu. Daha kahvaltıya başlayamadan kuvvetli topuk sesleriyle sadece benim değil herkesin dikkati kapıya çevrildi. İçeri bir kadın ve ardında dört adam girdi. Kadını tanıyordum. Sıkıca tepesinde topladığı saçları, üstündeki beyaz takımı, soğuk tonlardaki makyajı, omuzları dik, kibirli duruşu ile aynı ekranlarda olduğu gibiydi. Masanın başında durdu. Shaun’a geldiğimden beri köşkte olmama rağmen onu ilk defa görüyordum. Doğrudan bana diktiği mavi gözleri ifade barındırmıyordu. “Merhaba.” Baştaki sandalyeyi tek eliyle çekip oturdu. Bir bacağını diğerinin üstüne attı. “Misafirimize bir hoş geldin demek istedim.” Ne ben misafirdim ne de hoş geldin diyecek kadar yeni gelmiştim. “Konuşmamız gereken ciddi meseleler var. Mesela sebep olduğun politik krizden bahsedelim, ne dersin?”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE