9
Bir yetişkin olmadan da büyürdü insan. Yaşanmışlıklar çocukluğunu elinden alırdı bazen. On yaşında bir kız çocuğu okulun girişindeki nöbetçi öğrenci masasına yaslanmış, sırtındaki çantanın kollarını iki eliyle sıkıca kavramıştı. Omuzlarına binen ağırlık kitaplarınki değildi. Yüzündeki çökmüş ifadeyle ona kız çocuğu demek de zordu. Sessiz, içine kapanık ama çalışkandı. Dikkat çeken bir zekâsı vardı. Öğretmeni onu severdi, ülke bu hâle gelmeseydi çok iyi bir yere geleceğine de emindi bu kızın gelecekte. Yine de iki saattir başında beklediği çocuğun ebeveyninin sorumsuzluğu onun da yüzüne bir bıkkınlık ifadesi yerleşmesine sebep olmuştu.
Küçük kızsa utanıyor ve daha çok korkuyordu. Her hareketine çok dikkat ederdi, ses çıkarmaz, az yer, ayak altında dolanmaz, derslerine sıkı çalışır, ev işlerine elinden geldiğince yardımcı olurdu. Halasının gözünün içine bakardı sıklıkla. Halası iyi bir kadındı. Eşini devrim sırasında kaybetmiş kadının hiç çocuğu olmamıştı. Evinin kapısını açmış, kıza da hep kendi kızı gibi iyi davranmıştı. Doğrusu içten içe de kendi olmayan çocuğu yerine koymuştu onu. Eşini kaybettikten sonra çektiği yalnızlığa devaydı. Ama yüreği incinmiş bir çocuğa yaklaşmak zordu, halası da onun izin verdiği kadar yaklaşabiliyordu sadece.
Şimdi ayak ucuna baksa da eğdiği başına rağmen onu izleyen gözlerin farkındaydı. Müdür bey “başka bir yakını yok muymuş?” diye bir kez daha sorarken kız biraz daha başını eğdi. ‘Babam da mı istemiyor beni?’ diye düşündü. Ne ağır bir cümleydi içinden geçirmesi için bir çocuğun. Şimdi ne olacaktı? Neyi yanlış yapmıştı?
Öğretmeni kısık sesle “yok, elimizdeki iki numaraya da ulaşamıyoruz” dese de duyabiliyordu konuşmaları. “Ben tekrar arayayım.”
“Ama böyle sorumsuzluk olmaz ki canım.” Öfkeyle volta atıyordu. “Bu kadar bekletilir mi, en azından haber verirsin.” Mesai saati bitmişti, sıcak evine gidip ailesiyle yemek yemeyi ve sonra da yatağına geçip uyumayı umuyordu yalnızca. Boş okul koridorlarında sesi yankılanarak söylenip durması da faydasızdı.
Kadın boğazını temizledi uyarırcasına. “Müdür bey” dedi ikaz edercesine vurgulayarak. Çocuğun yüzü bembeyaz kesilmişti. Elini ufaklığın omzuna bastırdı. Bir yandan yeniden numarayı tuşlarken bir yandan omzunu sıvazladı. Kendisi de beklemekten sıkılmış olsa da gerçekçi olmayan bir gülümsemeyle “Tamay’cım eminim bir aksilik olmuştur, birazdan ulaşırız babana merak etme” diye teselli etmeye çalıştı.
Hava kararmaya başlamıştı. Saatler geçiyor, içindeki korku büyüdükçe büyüyor ama tek damla gözyaşı dökemiyordu. Ağlarsa babasının onu terk ettiğini kabul etmiş olacağını sanıyordu çünkü. Küçücük çenesi kasılmaktan ağrıyordu. ‘Baba, ne olur gel.’ Yalvarıyordu.
Her çocuğu birileri gelip almıştı, o ise unutulmuştu. Önemsiz bir eşya misali unutuluvermişti. “Annesi nerede bu çocuğun?” diye sordu müdür öğretmene. Tamay’ın başı daha da eğildi. “Ona ulaşamaz mıyız?”
Ulaşamazlardı, ulaşabilecek olsalardı da gelmezdi zaten. Öğretmenden önce o cevap verdi ama nefesi cümlesine yetmemiş, derince bir iç çekmişti. “Yok, annem gitti.”
Artık son raddeye ulaştığında, bir damla gözünden yanağına akarken okulun kapısından içeri sarsak adımlarla saçı sakalı birbirine karışmış, gözaltları şiş babası girdi. Bu öyle büyük bir rahatlamaydı ki daha büyük bir şiddetle, omuzları sarsılarak, hıçkırıklara boğularak ağlamaya başladı. Kendini nasıl tuttuysa şimdi tir tir titriyordu. Koşup babasına sıkıca sarıldı.
Adam başta ne yapacağını bilemese de elini kızının başına koydu. Saçlarını okşadı. Müdür “neredesiniz beyefendi saatlerdir” diye çıkışmakta gecikmedi. “Saatlerdir arıyoruz, açmıyorsunuz. Çocuk burada perişan oldu, herkes gitti. Böyle şey olur mu?”
“Kusura bakmayın.” Eğilip kızını kucağına aldı. Huzursuzdu hesap vermekten, utanıyordu da kızını unutmuş olmaktan ama olmuştu işte bir kere. Mükemmel bir baba sayılmazdı. Ama elinden de anca bu kadarı geliyordu. Aklı da başında değildi ki. “Halası bana söylemişti bugün gelip almamı, kendisi hastaneye gidecekti. Ben… Şarjım bitmiş. Yetişemedim de.”
“Şartları biliyorsunuz. Brocha çocukları korumak konusuna çok önem veriyor. Siz de gereken özeni göstermelisiniz.”
“Evet, haklısınız.” Bir yandan artık sakinleşmiş ama hâlâ iç çeken kızının başını okşamaya devam ediyordu.
Tamay’ın yorgunluktan gözleri kapandı, o uykuya dalarken hâlâ müdürle ve öğretmenle konuşuyordu babası.
“Yeter, gerçekten burama geldi. Kendini topla abi.” Diğer odadan gelen bağırtılara uyandı küçük kız. Halasının evinde, ona verilen odadaydı. “Kızın var senin ya. Tamam zor şeyler yaşadın ama hiçbirimizin hayatı güllük gülistanlık değil.”
“Ben istiyor muyum sence böyle boktan bir herif olmayı?” Sigara içmekten artık sesi pürüzlü, boğuktu. Kim bilir günde kaç paket bitiriyordu. “Ne sanıyorsun? Bunu mu seçtim?” Alkolden, sigaradan başka sığınağı kalmamıştı. Çok değişmişti, kardeşi tanıyamıyordu onu. Kambur, dağınık, çökmüş, olduğundan çok daha yaşlı görünen bir adamdı artık. “Dayanamıyorum, Sevgi ben yaşayamıyorum.”
“O kadın hakkında seni uyarmıştım. Yanlış bir kadınla evlendin ama kızın için düzgün bir adam olmaya mecbursun. O çocuğun başka kimsesi yok. Bıktım artık senin içip içip gelmenden. O da gelirsen… Yoksun, bir gidiyorsun günlerce hangi cehennemdesin belli değil. Öldün mü kaldın mı, tutuklandın mı bilmiyoruz. Bak ya, şu zavallıcığa bak. Sana ihtiyacı var.”
“Anladım.” Zoruna gidiyordu kardeşinden bile azar işitmek. Üste çıkma ihtiyacıyla “anladım ben” diye tekrarladı. “Biz sana fazla geldik. Yük olduk.”
Ama Sevgi onu tanıyordu. Duygu sömürüsüne de kanmayacaktı. Acıyordu çünkü yeğenine. Gerçekçi bir kadındı. “O değil. Sen oldun.” Acımasızdı ama öyle olmak zorundaydı. Yoksa alttan alarak kendine geleceği yoktu. “Böyle devam edemezsin. Küçücük çocuğun bana yük olduğu yok tabii ki. Ayyaş bir adamın aksine…”
“İyi, madem öyle giderim o zaman.”
“Saçmalama. Bunu mu anladın abi?” İkisinin de sesi uzaklaşıyordu. Sonra bir kapı çarpma sesi geldi. Tamay küçük kollarıyla üstündeki yorgana sıkıca sarıldı. Yatağında büzüşüp mümkün olduğunca küçüldü. Babasının yine çok uzun bir süre ortalıklarda olmayacağını biliyordu. Belki bu sefer hiç geri dönmezdi. Tıpkı annesi ve abileri gibi…
Odamda sağa sola adımlarken akşam yaşananları düşündükçe yüzüme, boynuma sıcaklık basıyordu. Kıpkırmızı oluveriyordum. Nasıl, nasıl olur da Ural benden hoşlanabilirdi? Büsbütün karışmıştım. Oyun oynuyordu belki benimle. “Eline ne geçecek ki?” diye mırıldandım. Resmen kendimle kavgaya tutuşmuştum.
Beyaz kuş cıvıldadığında o tarafa döndüm. Kafesin içinden bana bakıyordu. Pencere kapalıydı, eğilip kafesinin kapısını açarken “sence de saçma değil mi?” diye kuşla dertleşmeye başladım. Hepten kafayı yemiştim. Ama cevap veriyordu işte.
“Yani pasaklı pasaklı gezdim, bağırdım çağırdım. Neyimden hoşlanacak benim?” Doğruya doğru bakımlı, karizmatik bir adamdı. Bense burada yalnızca cazgırlık yapmıştım. Oturup yatağa bağdaş kurdum. “Çocukken iyiydik aslında biz biliyor musun? Hani arkadaş değildik ama şefkatli biriydi. Abim gibi görüyordum.” Hatırıma eski günler hayal meyal düşüyordu. Bir kere evin yokuşundan aşağı kaçan topumu kovalarken düşüp ellerimi, dizlerimi hep parçalamıştım. Beni yakınlardaki bir evin merdivenlerine oturtup yaralarımı temizlemişti. Cebinde hep üstünde güvercin motifi olan çikolatalardan taşırdı. Bana özel değildi, kendisi için alıyordu muhtemelen ama benimle paylaşırdı. Yokluk döneminde çikolata gibi lükslere erişim öylesine kısıtlıyken yapardı bunu üstelik.
Karşı apartmanın balkonunda eylemlere pankart hazırlarken kendi hâlinde şarkılar söylediği de olurdu. “Ona özenirdim” diye itiraf ettim kuşa. Farkında olmadan dudaklarım yukarı kıvrıldı. Öyle etkili bir siyasetçi olabilecekken Shaun’u tercih etmişti işte. Ve ona özenen benim şimdi önümü kesiyordu.
Oysa bir kere silahlı kuvvetler onu almaya gelmişti. Zorla götürülürken onun için çok endişelenmiştim. Dönüp bana göz kırpmış, sorun yok dercesine gülümsemişti. Onca kalabalıkta beni bulmuştu. Ben bizimle ilgili, annemlerin gittiği sabahtan öncesiyle ilgili her şeyi silmiştim zihnimden. Dün geceki itiraf ise bir perdeyi aralamıştı. Üstüme yığınla anı düşüyordu. Her birinde onun olduğu anılar… “Her şey ne çok değişti.”
Kuşa elimi uzattım. Çok geçmeden tüneğinden parmağıma kondu. Anlattıklarımdan anılarımdan sıyrılıverdim. Bembeyaz tüylerini okşadım. “Çok güzelsin.” Alt dudağımı büktüm. “Seni de götüreceğim giderken. Biraz zor olacak ama zaten benim de şimdilik gidebildiğim yok.”
Uçtu, odada dolandı. Geri gelip omzuma kondu. “Benim Brocha’daki evim kocaman. Sen de daha özgür olursun öyle. Bu kafes çok çirkin.” Kafese şöyle bir baktım. “Çirkin değil de kafes olduğundan doğası gereği çirkin, yoksa güzel aslında.”
Kıkırdadım. “Kırdım kafayı ama iyi de geldi. Tertemiz delirmem gerekiyormuş demek ki” derken kapıya vurdu biri. İfadem hızla değişti. Kaşlarımı çattım. Odada saklanacak bir yer aradım, olmadığını bile bile. Dün yanından kaçarak odaya geldikten sonra bugün bana uğrayacağını düşünmemiştim. Gerçi o bazı şeyleri zorlamakta ısrarcıydı, en basitinden beni hâlâ burada tutuyordu.
“Kuşun kafesi açık” diye bağırdım panikle. “Kaçabilir, açma kapıyı.”
Güldüğünü duydum. “Kuşu kafese koyabilirsin.”
“Koymak istemiyorum, cani olmadığım için canlıları hapsetmeye karşıyım.”
“Ben caniyim öyle mi?”
“Nasıl anlarsan.”
Bir süre konuşmadı, gitmiş olmalıydı. Sonra birden “akşam biraz bahçede yürüyelim mi?” diye sorunca şaşırdım.
Hiç içimden gelmese de “yok” diye reddettim. “Ben odamda kuşla beraber oturacağım.” Suratım asılmıştı çünkü çıkmak istiyordum ama dünden sonra yanında olmak tuhaf geliyordu.
“Kuşu sana getirmekle hata mı ettim acaba diyorum. Yoksa caniliğime zeval gelmesin diye mi istemiyorsun?”
Dudaklarımı birbirine bastırdım gülmemek için. “Gelmez gibi. Sonuçta gecenin sonunda planın beni evime bırakmak değil, bu odaya getirmek.”
“Burası da evin olabilir. Orası zaten çok uzak.”
“Ne harika fikirlerin var öyle. Gidip meclisinle falan ilgilensene, bu parlak fikirler boşa gitmesin.”
“Gidiyorum zaten, akşam görüşürüz.”
“Hayır dedim ya.” Cevap gelmedi ama duymuştu, o kadar hızlı gitmiş olmasına imkân yoktu. “Sen hayırdan anlıyorsun gibi ben de dert anlatıyorum. Tiran herif!”
Diğer günlerin aksine öğlen Ural gelmedi. Beklediğimden değil ama burada ilk kez tek başıma yemek yiyordum, durup durup kapıya bakmadan edemiyordum. Önceki gün bile en azından hemşire vardı. Normalde Brocha’da yaşarken yalnız yemeye alışkındım, sıklıkla öğünlerimi atlardım ve anormal saatlerde bastıran açlığım normal insanları yemek saatlerine uymadığından bir şeyler atıştırarak geçiştirirdim. Bu aşırı sağlıksız beslenme şeklimden ötürü bazen mide ağrıları çektiğim olurdu. Buraya geldiğimden beri ise düzenli beslenme alışkanlığı edindirilmiştim. Öğlen saati yaklaştığında midem açlık sinyalleri vermeye başlıyordu ve ben geçmişte iş yoğunluğuyla geçiştirdiğim hissiyatı görmezden gelecek bir şey bulamıyordum. Odanın içerisinde geçirdiğim her an öyle sıkıcıydı ki düşmanım olarak gördüğüm adamın yolunu gözler olmuştum.
Bu binanın içinden veyahut bahçeden hiçbir kaçışım olmadığını kabullenmiştim ama oturduğum yerde bir plan da yapamıyordum. Kendimi hiç böylesine aptal hissetmemiştim. Her zaman çözüm aramaya tutkun yanım suskunluğa bürünmüştü çaresizlikten. ‘Ne zaman kabullenmeyi öğrendin?’ diye sordum kendime. Zorluklar hep oradaydı ve ben mücadelemden dönmemiştim. Şimdi bu yılgınlık bana yakışmıyordu.
İç çektim. Rol yapsam inandırıcı gelmeyecekti, beni hâlâ göz hapsinde tutacaklardı. Fakat uzun vadede işe yarayabilirdi ki kısa süre içerisinde beni özgürlüğüme kavuşturacak bir ihtimali henüz bulamadığım düşünülürse zaman kazanmak için bunu deneyebilirdim. Birdenbire fikrimi değiştirmeyeceğimi hepsi anlardı ama Ural madem benden etkileniyordu, onun duygularını kullanabilirdim. Üstelik kendilerini ailem olarak gören Akın ve Kutan’la yakınlık kurmak da kolay olabilirdi. Sonuçta vicdan azabı çektiklerini söylüyorlardı.
Kafamda kurduklarım kendimi kötü hissettirse de beni buna iten onlardı. İnsanların duygularıyla oynamak yaşadığımız dünyada yapılabilecek en büyük kötülük sayılmazdı. Hem tek incinen onlar değildi ya, kimse de kalp kırıklığından ölmezdi.
Shaun’da, özellikle köşkte beni istemeyen insanlar olduğunun farkındaydım, odadan çıktığım anlarda üstümdeki nefret dolu bakışları görmemek için kör olmak gerekirdi. Şu an kimseyle bir paylaşımım yoktu ama zamanla bazıları çıkarları doğrultusunda bu kaçma isteğime yardımcı olabilirdi. Tabii henüz kimseye güvenemezdim. Zamanında bazı insanların kendi istekleri uğruna istemedikleri şeyler yaptıklarına şahit olmuştum. Bunu lehime çevirebilirdim. Kim başkan vekilini karşısına alma pahasına beni buradan göndermeyi göze alabilirdi? Bunun için karakterlerini analiz edebilecek kadar onlarla vakit geçirmeliydim, daha iyi gözlemlemeliydim.
Günümü Felix’in Henriette’ye duyduğu sevgiyi ve anne eksikliğini okuyarak, kendimi kitaptaki farklı farklı karakterlerin yerine koyarak geçiriyordum. Satırlar arasında kaybolduğum anlar zaman çok daha hızlı tükeniyordu. Öyle ki ne ara akşam olmuştu da Ural gelmişti anlayamamıştım.
Başımı kitaptan kaldırıp kapıya çevirdim. Her zamanki gibi biraz beklemiş, ardından usulca aralayıvermişti kapıyı. Sabahki kadar tertipliydi, takım elbisesi düzgün, yüzü tıraşlı, saçları taranıp şekillendirilmişti. Kitabı kapatıp kenara bıraktım. Küçücük oda onun varlığıyla doluvermişti bir anda.
“Sevdin sanırım.” Çenesiyle kapağı hafif havada kalan kitabı gösterdi.
“Elimdeki tek şey bu. Başka şansım mı var?” Tamam, mükemmel bir başlangıç yapmıyordum aldığım kararlar konusunda. Onunla ilgili tüylerimi diken diken eden bir şey vardı çözemediğim. Tutamıyordum dilimi.
“İstersen başka kitaplar da getirebilirim.”
Kitaplar iyiydi ama benim merakımı cezbeden gündemde neler olup bittiğiydi. Dünyadan kopup izole olduğum bu yerde ne kadar şey kaçırdığımı öğrenmeliydim. “Gazete ya da radyo getirmeni tercih ederim.”
Yüzümü inceledi uzun uzun, düşünceliydi. Kafasında tartıyordu. Buraya alışmamı istediğini söylüyordu ama benden esirgedikleriyle bunun mümkün olmadığını da biliyordu. “Tamam” dedi hiç beklemediğim şekilde. “Her gün olmasa da sana gazete getireceğim, arada radyoyu dinlemene de izin vereceğim.”
“Ama?” Sesinin ardındaki sonradan bir şeyler geleceği tınısıydı bana bunu sorduran. Benden çaldıkları hakkıma istediği karşılığın acımasız tarafımı körüklediğinden habersizdi.
“Ama buraya alışmayı denemeni istiyorum. Senden tek istediğim bu Tamay.”
Denesem de mümkünatı yoktu. Toprağından sökülen bir çiçek misali soluyordum. İnsanların ülkelerine, memleketlerine yazdıkları her şarkıyı daha iyi anlıyordum şimdi. Öyle bir sevgiydi ki bu söküp atılamayan, eksildikçe üşüten, uzaklarda kaldıkça karanlık dehlizlere sürükleyen ve hep yarım bırakan… Brocha benim evimdi. Dört duvara evim diyemeyen ben bir bölgenin tamamını özümsemiştim. “Tamam” diye yalan söyledim. “Deneyeceğim.” Mimiklerimden, ses tonumdan asla yakalayamazdı. Şüphelenebilirdi sadece. Çünkü iyi yalan söylemeyi öğrenmiştim. Kendime bile söylüyordum sık sık.
Tek kaşını kaldırdı. “Deneyecek misin?” Tekrar sordu emin olmak istercesine.
Ayağa kalkıp karşısına dikildim. “Evet.” Gözlerimi gözlerine diktim. “Kazanamayacağım bir savaşı veremeyecek kadar yorgunum.” Hiçbir savaşı kazanamayacağıma inanmıyorum. “Ama sen de biliyorsun, alışacağımın sözünü de veremem. Sadece denerim.”
Dudağının kenarı yukarı kıvrıldı. Gözleri ışıldadı. Gerçek bir mutluluktu yüzündeki ve gizlemiyordu. “Tamam. Sen yeter ki dene.” Heyecanlanmıştı.
“Ya olmazsa? Bırakacak mısın beni sonunda?” Bırakmayacaktı. Soru dilimden dökülür dökülmez kararan yüzünden bile belliydi.
Boğazını temizledi. “Çıkalım mı bahçeye?” diye konuyu değiştirdiğinde benim yüzümde acı bir gülümseme peydah oldu. Gerçekten deneyecek olsam da bir önemi olmayacaktı yani. Yapmazsam gidemeyeceğim bir yerde boşa çırpınıp duracaktım yalnızca onun gözünde.
Nefesim az gelse de içimde bir şeyler kırılıp gitse de ne yüzümü astım ne derin bir soluğu doldurdum ciğerlerime. “Olur” dedim sadece. Bir an kafesindeki beyaz kuşa baktım. İçim daha da sıkıldı. “Çıkalım.” Kenara koyduğum kıyafet yığınından bir mont alıp üstüme geçirdim. Saçlarımı el yordamıyla düzeltip onun peşine takıldım.
Hava bu akşam bir kış gününe göre güzeldi. Adımladıkça tenime çarpan rüzgâr hoşuma gitmişti. Başımı kaldırıp göğü seyrederken kalp atışlarım hızlandı. “Bir dağın tepesine çıksam bütün dertlerim dökülüverecek sanki omuzlarımdan.” Onunla bunu neden paylaştığımı bile bilmiyordum.
“Orada sana kimse ulaşamaz sanıyorsun çünkü.” Haklı mıydı? Kaçıp uzaklara sığınasım geliyordu belki de. “Ama bazen biri sana dağın zirvesi, okyanusun ortası, göğün üstü olur. Sadece sırtını yaslasan sıkıntıların yüreğinden de omuzlarından da akar gider.”
Dudaklarımın kenarı kıvrılsa da boğazım yandı damağıma kadar. “Sonra o biri kaybolursa düşersin tepelerden, boğulursun, parçalanırsın. Akıp giden her şey çığ olur da altında ezilirsin.”
“Herkes gitmez Tamay.”
Gidebilirdi. İnsanı karnında büyüten, dünyaya getiren bile gidiyorsa herkes giderdi. Bunu ona söylemedim. Kendime söylemek bile yeterince yaralayıcıydı.
“Ural Bey.” Bir adamın sesiyle ikimiz de olduğumuz yerde durduk. Onunla birlikte ben de başımı çevirip arkamızdan gelen sesin kaynağına döndüm. Tanıdık bir sesti. Yüzünü çıkaramadım. Sonra kolundaki sargıyı gördüm. “Ural Bey” dedi tekrar yanımıza vardığında. Ellerini önünde birleştirmişti. Gözleri benimle Ural arasında gitti geldi. Benim vurduğum adam mıydı? O olmalıydı. Hayal meyal anımsıyordum.
Utanmadım. Şayet hak etmişti. Eğer ki silahımı kaptırmasaydım diğerlerini de vurabilirdim. “Söyle Cihan.”
“Başkan sizi bekliyor, çok acil olduğunu söyledi.”
“Tamam, geliyorum.”
Daha yeni çıkmıştık oysa. Henüz doyamamıştım dışarıya ama yönetimin nasıl işlediğini biliyordum. Ural yüzümün düştüğünü fark etmiş olacak ki “bir görüşeyim, yemekten sonra tekrar çıkarız” dedi.
Başımla onayladım. Tam adım atacakken Cihan yeniden konuştu. “Başkan onun da gelmesini istedi.”
Bu Ural’ı da şaşırtmıştı. “Neden?” Kolumu tutup beni hafif arkasına çekmişti korumak istercesine. Bunu niye yaptığına anlam veremedim. Başkan bana zarar vermek isteyenlerden olabilir miydi? Gerçi öyle olsa bunca zaman beklemesi gereksizdi. Sonuçta onun topraklarında, dahası onun köşkündeydim. Burada herkes emrine amadeydi. Çoktan beni karşısına getirebilirdi. “Ben Tamay’ı odasına bırakıp geleceğim. Mevzu neyse aramızda konuşuruz.”
“Konu onunla ilgili.”
Cihan saygılı duruşunu bozmuyordu ama Ural öfkelenmişti. Tamamen aramıza girmiş, beni arkasına almıştı. “Onun gelmesine lüzum yok dedim Cihan. Sen git, geliyorum ben de.”
“Efendim.” Eğdiği başını kaldırdı. “Drone görüntülerimizi ele geçirmişler. Medya onun burada olduğunu öğrendi. Son dakika haberi düştü bile.”
Ne? Öğrenmişler miydi? İçimi büyük bir heyecan kapladı. İşte, anahtarım bana kendi kendine gelmişti. Sonunda… Sonunda bir kurtuluş umudu filizleniyordu. Ben evime dönebilirdim. Fakat Ural “tamam, ne yapılacaksa ben yaparım. Git Ahsen’e haber ver ortalığı ayağa kaldırmasın” diyerek Cihan’ı gönderdi.
Bana döndüğünde gözlerine karanlık bir ifade yerleşmişti. “Söz verdin Tamay” diye hatırlattı. Omuzlarımı sıkıca kavradı. “Deneyeceksin. Söz verdin.”