8

2535 Kelimeler
8 Tavanı izlerken derin bir iç çektim. Artık kemiklerim sızlamıyor, boğazım ağrımıyordu. Halsizliğim azalmış, iyiden iyiye toparlamıştım. Bir hafta boyunca bana çok iyi bakılmıştı. Öyle ki neredeyse esirliğimi unutmuştum. Akın da Kutan da ortalıklarda yoktu. Gariptir ki varlığı tüylerimi diken diken eden Ural’ın ziyaretlerini bekler olmuştum. Benimle ilgilenen hemşire pek konuşkan sayılmazdı, yalnızlığımla dört duvar arasında deliliğin eşiğinde salınıyordum. O yüzden kapı ne zaman aralansa onun geldiğini bilsem de o kapının aralanmasını dört gözle bekliyordum. Aldığım haberle içimde bir şeyler kopup gitmişti, hep devasa bir boşlukla yaşayacaktım. Zaten yarım kalmışlıklarım vardı, bununla yaşamayı öğrenmiştim de. Fakat derinlerde var olduğunu bilmediğim umut ağacının kökleri sökülmüştü yüreğimden, yüreğimin parçalarıyla birlikte. Ben annemin bir gün pişman olacağını sanmıştım ya da öyle dilemiştim. Öldüğü ihtimali aklımın ucundan dâhi geçmemişti. Neye üzüldüğümü dâhi ayırt edemiyordum aslında. Onun ölümüne mi yoksa biriktirdiğim ama sarf edemediğim cümlelerime mi… Örtüyü üstümden atıp yatakta doğruldum. Bütün gün dinlenmekten başka bir şey yaptığım yoktu ama sürekli çok yorgundum. Hiçbir şey yapmamak beni boğuyordu. Buraya geleli bir ay dâhi olmamışken ben yıllar geçirmiş kadar bitap düşmüştüm. Olduğum kişiye duyduğum hasret sarmıştı dört bir yanımı. Ben güneş doğmadan uyanır, özenle hazırlanır ve çalışmaya başlardım. Başka türlüsüne alışkın değildim hiç. Kalkıp camı açtım, derin bir nefes aldım. Ulaşamadığım uzaklara dalan gözlerimi çekip alamıyordum. Brocha’dan ayrı kaldıkça eksiliyordum. Boynumu büküp ensemi ovuşturdum. Ben bu yerden nasıl kurtulacaktım? Gökyüzündeki bir grup kuşa bakarken boğazıma bir yumru oturdu. İnsanların özgürlüğü uğruna mücadele eden ben esir düşmüştüm. Başım ağır geliyordu vücuduma. Renkler daha cansız, sesler daha ahenksizdi. Her uyanışımda aynı soru yankılanıyordu içimde. ‘Ben neden hâlâ buradayım?’ Odamın kapısı iki üç kez vurulup açıldığında hâlâ kuşları izliyordum. Gelenin kim olduğunun farkındaydım ama bilmeseydim de içeri dolan deniz ve narenciye kokusu burnuma dolduğunda anlardım. Bundan hiç haz etmesem de deniz kokusu bana Brocha’nın meltemli günlerini anımsatıyordu. Hafif bir esintide bütün sokakları deniz kokusu sarardı. Eskiden o bölge Nocrannia’nın en turistik bölgelerinden biriymiş, dağıldıktan sonra o ihtişamlı oteller artık pek kullanılamaz hâle gelmiş olsa da tertemiz maviliklerine çoğu yerden yürüyerek ulaşmak mümkündü. Ural birkaç adımda yanıma ulaştığında kaşları çatıktı. “Hastalıktan henüz kurtulmuşken soğuğu mu özledin?” Omuz silktim. “Nefes alamıyorum.” Alayla gülümsedim. “Koğuşumdaki tek özgürlüğüm bu.” Kollarımı göğsümde bağlayıp omzumu duvara yasladım. Ural bir eli cebinde kısa bir sessizlikle gözlerimi takip etti. Ardından ciddiyetle yüzüme baktı. Düşünceliydi ama aklından kim bilir neler geçiyordu. Ve açıkçası üstüne çok düşmüyordum da. "Bakış açını değiştirmelisin." Ne kastettiğini anlamıyordum. Beni kaçırmışlardı, hiçbir yere hür irademle gidemiyordum, sıkışıp kaldığım bu köşkte neye farklı bakarsam bakayım bu his geçmeyecekti. Alt dudağımın kenarını ısırdım. Her saniye gözlerimin doluvermesinden sıkılmıştım. O yüzden kendimi tuttum. “Polyanna’yı dağa kaldırmışlar…” Sesim titriyordu, burnumu çektim. “Ne güzel temiz hava aldım demiş.” Tek kaşını kaldırdı. “O da biraz fazla pozitifmiş.” İstemsizce güldüm. Bunu ondan gizleme iç güdüsüyle iyice pencereye dönsem de görmemesine imkân yoktu. Yataktaki örtüyü alıp omuzlarıma sardı. Örtünün altında kalan saçlarımı çıkarırken biraz fazla oyalansa da bez bebek misali hareketsiz durdum. “Ama sen de fazla karamsarsın. Bunu değiştirmemiz gerek.” “Mesela beni bırakabilirsin.” Dudağının kenarı yukarı kıvrılırken burnumun ucunu sıktı. “Çok tatlısın.” Böyle anlarda resmen bana bir çocukmuşum gibi davranıyordu. “Benim daha iyi bir fikrim var.” “Şansına küs, bu konuda yapabileceğin başka bir şey yok.” “Bakalım.” Bileğindeki saati kontrol etti. “Şimdi gitmem gerek.” Ceketinin iç cebine uzanıp küçük bir kitap çıkardığında merakla baktım. Kitabı bana uzattı. “Bu ne?” “Sıkılmıyor muydun? Sana okuyacak bir şey getirdim. İstersen yani.” Uzanıp aldım. Reddedemeyecek kadar bunalıyordum. Vakit geçirecek ufacık bir şeye dâhi ihtiyacım çok vardı. Hoş, ona tek kelime etmemiştim sıkıldığımla ilgili ama tahmin edilebilirdi. Kitabın kapağını açtım. Teşekkür etmeyecektim, sonuçta beni esir eden oydu. Küçücük iyiliğine minnet de beklememeliydi. “Soğukta çok kalma. Öğlen işim var ama akşam geleceğim. Yemeğini de atlama.” Hiç aldırış etmeden yatağa oturup bağdaş kurdum. Uyarılarını sallamadığımı fark edince “Tamay” dedi vurgulayarak. “Gelmesem de senden haberim olacak. O yüzden sözlerimi dinle.” Uzun etmemesi için “hı hı” diye geçiştirdim. Artık ondan başka bir eğlence kaynağına sahiptim. Beyaz kapağına çerçeve içerisinde bir tablo yerleştirilmiş klasiği duymuş fakat bugüne değin okuma fırsatı bulamamıştım. Gariptir ki elime tutuşturduğu kitabın ilk cümlesi aynen şu şekildeydi: “İsteğine boyun eğiyorum.” Ve devam ediyordu. “Bizi bizim kendisini sevdiğimiz ölçüde sevmeyen kadının bir ayrıcalığı vardır. Bize ikide bir sağduyu kurallarını unutturur.” Öylesine bir denk gelişle gördüğü ilk kitabı mı getirmişti, yoksa bu kitabı seçmiş miydi merak ettim. Betimlemelere uzun uzun yer verilen kitabın akıcılığı tartışılır olsa da yemek yerken dâhi elimden düşürmemiştim. Pencereyi unutmuştum fakat bir ara hemşire kapatmıştı. Harfleri seçemeyeceğim kadar karanlık çöküp de ışığı açmak için ayaklanırken hâlâ üstümdeki örtüye sarılı olduğumu fark ettim. Düğmeye bastığımda biri kapıya vurdu. Hemen yanında olduğum kapıyı açtım. Ural sabahtan akşama kadar çalışmış olmasına rağmen iki dirhem bir çekirdek hâliyle karşımda duruyordu. Saçlarının tek teli dâhi bozulmamıştı. Duyduğum kuş sesiyle başımı eğdiğimde elinde tuttuğu kafesi gördüm. Bembeyaz bir muhabbet kuşu büyükçe bir kafesin içinde ötüp duruyordu. Çok güzel bir kuştu. Daha o saniye derin bir bağ kuruvermiştim hayvanla. Donmuştum adeta. Ural boğazını temizledi. “Girebilir miyim?” Geri çekilip geçmesine izin verdim. Kafesi dikkatle yatağın üstüne bıraktı. Bir açıklama bekliyordum ama onun öncesinde dayanamayarak diz çöküp kafesin kapısına uzandım. Ben kafesi açarken odamın kapısının kapanma sesini duydum. Elimi içeri uzattım. Büyülenmiştim. Küçücüktü. Bana bakıyor ama üstünde durduğu tünekten hareket etmiyordu. Korkutmamak için dokunamıyordum ama alıp oradan çıkarmak istiyordum bir yandan. Dokunamadan geri çekilip yere oturdum. Ural odanın kenarına geçmiş sadece bekliyordu. “Bu kuş nereden çıktı?” Kuş küçük küçük sesler çıkarıyor, arada benim olduğum tarafa bakıyordu. “Senin için.” Bana niye bir kuş getirmişti ki? Tüneğinden yavaşça inip kafesin etrafında dolanmaya başlayan hayvan henüz kapıya çok yaklaşmamıştı. Açık bir kapıdan neden çıkmadığını düşünürken kaşlarımı çattım. “Benim için mi?” “Evet. Sevmedin mi?” Kapıdan yavaşça çıkıp yatağın üstüne indiğinde kalp atışlarım hızlandı. Ona bayılmıştım ama bir kuşla ne yapılır, nasıl bakılır hiç bilmiyordum. Hem buradan giderken onu ne yapacaktım ki? Buradaki herhangi bir şeyle bağ kurmamalıydım. Ural’ın pencereye yürüyüp kulpu tuttuğunu görünce oturduğum yerden kalktım. Kendimden beklemeyeceğim kadar yüksek bir sesle “ne yapıyorsun” diye haykırırken kulpun üstündeki elini tutarak açmasını engelledim. Eli sıcacıktı. “Camı açıyorum.” Kuşu işaret ettim. “Kafesinden çıktı. Kaçar giderse yaşayamaz.” Doğada hayatta kalabilecek bir tür değildi. Ural’ın yüzüne yayılan o bilmiş ifadeyle ne yapmaya çalıştığı dank etti. Bilerek bana bu kuşu getirmişti. Çünkü onun kafasında ben de bu kuştan farksızdım. Elimi hızla onun elinin üstünden çektim. Yatağın üzerinde duran kitap, küçük kuş, pencere, hastayken gösterdiği ilgi… Bana fikirlerini, kendini katman katman işliyordu. O daha konuşmadan “aynı şey değil” dedim. Pencereyi açmaya çalışarak beni test etmişti. Kuşu ne kadar sahipleneceğimi, ne kadar korumacı davranacağımı görmek istiyordu. İçimde bir öfke dalgası yükseldi. Onun bu manipülatif oyunlarından bıkmıştım. Ama öte yandan kuşu daha gördüğüm anda çok sevmiştim. "Sen... beni mi sınamaya çalışıyorsun?" dedim, sesimdeki öfkeyi saklamaya çalışarak. Ural, yüzündeki o kendinden emin ifadeyi koruyarak, "Sadece nasıl tepki vereceğini merak ettim," dedi. "Ama görüyorsun, bazen bağ kurmak sandığından daha kolaydır." Kafesin yanında duran kuşa göz ucuyla baktım. Tüylerinin pürüzsüz beyazlığı, odanın karanlığında adeta parlıyordu. İçimdeki öfke yerini bir hüzne bırakıyordu. Burada her şey bir sınav, bir oyun gibiydi. Ama bu küçük canlı, masumdu. Benim gibi esir alınmış ve hiçbir suçu olmadan burada bulunuyordu. "Bu oyuna gerek var mıydı?" diye sordum. Sesim biraz daha sakin ama hâlâ sitem doluydu. "Sadece bir kuş vereceksen, ver. Onu koruyup kollayacağımı zaten biliyordun ama bunun benim esaretimle bir olmadığını da öyle…" Ural elini camdan çekerek birkaç adım geriledi, gözleri ışıldıyordu. "Biliyorum onu koruyacaksın" dedi. "Ama senin bunu kendine itiraf etmen gerekiyordu." “Neyi?” "Onu özgür bırakamayacağını" dedi, bakışlarını ufka dikerek. "Çünkü ne kadar inkâr etsen de, özgürlükten uzak bu hayat onun için güvenli." Sözleri beni afallattı. Bir anlamda haklıydı ama aynı zamanda beni kızdırıyordu. Bu kuş üzerinden verdiği özgürlük ve güvenli yaşam mesajı, onun beni burada tutma kararının çelişkili bir yansımasıydı. "Bir gün gideceğim," dedim kararlılıkla. "O zaman ne yapacaksın?" Ural gülümsedi, ama bu sefer o bilmiş ifadesi yerine, içinde bir parça hüzün vardı. "O zaman belki de bu kuş, senin özgürlüğünün bir sembolü olur," dedi. "Ama şu an için, onunla vakit geçir. Sana iyi gelecektir. Belki de beni anlarsın." “Anlayamam, çünkü aynı şey değil” diye ısrar ettim. Ural teslim olurcasına ellerini havaya kaldırsa da yüzünden okunuyordu. Onun için aynı şeydi. Bir şekilde bana kendi bakış açısını olduğu gibi göstermeyi başarmıştı. Yatağa yürüdü, kuşun önüne işaret parmağını uzatıp usulca tüylerini okşadı. Çok geçmeden hayvan parmağına konunca onu biraz daha sevip kafesine geri bıraktı. “Sen şimdi bekle bakalım biraz.” Kafesi kapatıp bana döndü. “Hadi gel.” “Nereye?” “Seni koğuşundan kurtarıyorum bir süreliğine. İstemiyor musun?” Aslında çekiniyordum. Bana bir şeyler empoze etmeye çalışıyordu ama diğer yandan ‘hayır’ kelimesi de dudaklarım arasına sıkışıp kalmıştı. Dışarı çıkmaya can atıyordum. Gerçi köşkün dışına adım atabileceğimi sanmıyordum ya, yine de açık havada olmak bile iyi geliyordu bana. Yatağın etrafından dolanıp yanına ilerledim. Kapıyı açtı, önden geçmem için belimden tutup beni yönlendirdi. Kendi de peşimden çıkarken koridordaki güvenliklerden birine içeriyi işaret etti. “Kuşla ilgilenin.” Merdivenlerin önüne geldiğimizde aşağı yöneldim ama yeniden belimi tutarak beni yukarı çıkan merdivenlere çekti. Artık onun bana dokunmasından yaygara koparmıyordum. Kısa kısa dokunuşlarını bedenim normalleştirmişti. Son katı geçip cam bir kapının önüne geldiğimizde elinde iki battaniye ve bir montla biri bekleyen kadın Ural’ı saygıyla selamladı. “Hoş geldiniz.” Ural başıyla onaylayıp önce montu aldı. Arkama geçip giymem için yardımcı oldu. Bazen bana fazla nazik davranışı afallamama sebep oluyordu ama çok geçmeden yine atışmaya başlıyorduk zaten. Dengesiz, yüksek git gele sahip bir iletişimimiz vardı. Montun önünü kapatıp ardından battaniyeyi aldı. Onu da etrafıma sararken dudaklarımı birbirine bastırdım. Sabah aklıma gelmişti. “Sen beni sarıp sarmalamayı seviyorsun sanırım.” Sözlerim onu da güldürdü. Artık birbirimizi daha çok güldürüyorduk ki bu gerçek tüylerimi diken diken etmeliydi. Ben ne yapıyordum? “İnkâr edemem.” Saçlarımı yine sıkıştığı yerden çıkardı. “Ama battaniyeyi tercih etmezdim.” “Ne?” Cevap vermedi. Diğer battaniyeyi kendi omuzlarına alıp terasın cam kapısını açarken bize bu battaniyeleri ve montu veren kadının yüzünde de aynı şaşkın ifadeyi yakalayabilmiştim. Ural değişik bir adamdı. Terasta bizi karşılayan ortamla buna bir kez daha emin oldum. Üstünde beyaz örtü serili masanın ortasına koyulan ahşap dekorun içine yerleştirilen mum sevimli, otantik görünüyordu. Birkaç çeşit yemek ve meze yerleştirilmişti. İki büyük kadeh vardı. Küçük bir saksıya yerleştirilmiş sarı nergisler masayı süslüyordu. Romantik sayılabilecek bir ortamdı. Diğer kenarda yere koyulmuş büyükçe minderlerin önüne bir battaniye serilmişti. Etrafında masadaki küçük aydınlatmalardan birkaç tane koyularak loş bir ışıklandırma sağlanmıştı. İki tarafta da ısıtıcı yer alıyordu. Ural ilerleyip masadaki sandalyelerden birini hafif çekti. Ardından büyükçe bir gülümsemeyle yüzüme baktı. “Ben…” Ne diyeceğimi bilemiyor, bakışlarımı kaçırıp duruyordum. “Yani…” “Gel lütfen.” Çekinerek de olsa geçip sandalyeye oturdum. Karşıma yerleştiği an cam kapıya doğru bir işaret yaptı. Bir adam gelip yemeklerimizi servis eder, içkilerimizi doldururken ben anlam vermeye çalışıyordum. Aptal biri değildim, daha önce duygusal ilişkiler de kurmuştum fakat Ural’ın bana yaklaşımına hiç böylesine bir anlam yüklemeye yeltenmemiştim. İçten içe üstüme düşmesinin ardında bir şeyler arasam bile acaba demeye korkmuştum. Ve şimdi açıkça görebiliyordum. Hiç kimse sıradan birine böyle bir ortam hazırlamazdı. Yaptıklarını her birine bahaneler bulabilirdim içimde ama yalan olduğunu haykırıyordu işte avaz avaz. Yemekleri servis eden adam sessizlik içerisinde çekildiğinde dilimle dudağımı nemlendirdim. Ellerimle oynayıp duruyordum. İçim içimi kemiriyordu. “Köşkün en güzel yeri burası.” Başımla onayladım. Dönüp manzaraya dâhi bakamıyordum oysa. Ural’ın yüzünde yanıldığıma dair bir emare arıyordum. Beni tanımıyordu. Küçüklüğümü bilse de artık çocuk değildik ikimiz de. “Bu gece her şeyi boş verelim.” Teklifini yaparken kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Olur mu?” Eğer yaşadığım şaşkınlığın etkisiyle sarsılmasaydım prangalarımı unutmam mümkün olmazdı. Fakat bu duygu selinde her şey silinip gitmişti. Kadehi alıp büyük birkaç yudum içtim. Yanan boğazıma rağmen alkolün beni rahatlatabileceğine inanıyordum. Çok büyük stresler, heyecanlar yaşamıştım ama hiç böyle diken üstünde olmamıştım. Ben öksürüklere boğulunca uzanıp kadehi elimden aldı. “Yavaş.” Masaya bıraktı. “İyi misin?” “E-Evet.” “Hızlı gidiyorsun, yoksa sadece içince mi katlanılabilir oluyorum senin için?” Yine dudağının bir kenarı yukarı kıvrılmıştı. “Yok, öyle de olmuyorsun.” Ufak bir kahkaha attı. Hoş bir tınısı vardı kahkahasının. “Tüh, planım suya düştü o zaman.” Yaslandığı sandalyesinde öne eğilerek masaya yaklaştı. “Peki ya seni kaçırmasaydım?” Niye sorguluyordu? Şimdiye dek cümlelerinin altında ima aramayan ben bir yandan geldiğim günden beri bana yaklaşımını değerlendiriyor ve bir yandan da şu an niye duygularını sergilediğini sorguluyordum. Daha ilk gün bile beni kendine çekişi canlanıyordu gözümün önünde. “Beni kaçırmasaydın ne?” Zorlukla yutkunuyordum. Belki de bir kadeh değil şişeyi içmeliydim. “O zaman senin için katlanılabilir biri olur muydum?” Zaman kazanmak için yemeğimden bir lokma aldım. Lezzetli, sıcaktı ama çiğnedikçe ağzımda büyüyordu sanki. Ciddiyeti beni daha da geriyordu. Boynum, omuzlarım, sırtım ağrıyordu kasılmaktan. Uzun uzun çiğneyip yuttuktan sonra “bunu bilemeyiz” diyebildim. “Çünkü beni kaçırmadığın bir ihtimali hiç yaşayamayacağız.” “Öyle.” Başını çevirip gözlerini kaçırdı. Kederli bir ifadeyle iç çekti. “Tıpkı hiç Valor’dan ayrılmadığımız ihtimali yaşayamayacağımız gibi.” “Valor’da mı kalmak isterdin?” Buradaki hayatından memnun görünüyordu. Başarılı bir kariyer inşa etmişti. Orada geriye döküntüden başka bir şey kalmamıştı ama o bunu görmemişti. Çünkü mahallemiz başımıza yıkılırken o da tıpkı annem ve abilerim gibi çoktan şehri terk etmişti. “Sende kalmak isterdim.” Açık itirafıyla kaşlarımı kaldırdım. Soramıyordum ama sormadan da cevabını veriyordu zaten. “Yemek” diye saçmaladım. “Soğuyor.” Sükûnet içerisinde çehremi seyretti. Bir şey arıyordu bende. Belki bir karşılık… Ama ben… Ben kaybolmuştum kendi dünyamda. Kaçıyordum, dar karanlık sokaklarda delicesine koşuyordum ve neyden kaçtığımı bile seçemiyordum. Ben her lokmamda bakışları altında ezilerek yemeğimi yerken o sadece beni izlemeyi sürdürdü. Sonunda dayanamadım. “Bana işkence mi etmeye çalışıyorsun?” Çatalı bıçağı bıraktım. Midem taş kesilmişti. “Bir şey yapmıyorum.” Çok şey yapıyordu. Hayatımı olduğundan kaotik bir hâle sürüklüyordu. “Doydum ben.” Sandalyemi itip kalktığımda o da ayaklanmıştı. Odama kaçmayı planlıyordum ama o minderleri gösterdi. “İyi, doyduysan artık rahat rahat konuşabiliriz.” Daha ne konuşacaktık ki? Konuşmamak için hızlı hızlı yediğimi anlamıştı. Gerçi anlaşılmayacak gibi de değildi. Cam kapıya baktım. “Dinleyeceksin Tamay.” Nesefi kulağıma vurana dek arkama geçip bana bu denli yaklaştığını fark etmemiştim. Ellerini omuzlarımın iki yanına yerleştirip beni minderlere yürüttü. “Çünkü ben artık bunu içimde tutamayacağım.” Minderlerden birine oturduğum gibi üstümdeki battaniyeye daha sıkı sarıldım. Üşümüyordum ama tutunacak bir şeye ihtiyaç duymuştum. Yanıma oturdu. Minderlerin yanındaki bir termosu çıkarıp bana uzattığında tek kaşımı kaldırdım. “Sıcak çikolata” diye açıkladı. “Eskiden severdin.” Kopkoyu irislerinde yalnızca kendimi görüyordum. Tenim karıncalanıyor, kalbimde bir filiz çırpınıyordu. Hatırlıyordu ama nasıl? Termosu alıp iki elimle sardım. Gözlerimi bir an kapattım. Kalbimin sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Omurgamdan aşağı bir ürperti yayıldı. “Bütün bunlar…” Bir uykuda olmalıydım. Bu rüyaydı ya da kâbus… Ama kâbus gibi de gelmiyordu. “Çok fazla.” “Sen de.” Bana yaklaştı. Bir tutam saçımı kulağımın arkasına sıkıştırırken bakışları dudaklarımdaydı. “Sen de bende çok fazlasın.” Titriyordum. Elimdeki termosu sıkmaktan parmaklarım acıyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum ama o devam etti. Parmakları saçlarımdan göğsüme kaydı, kalbimin üstünde durdu. “Kalbimde çok fazlasın Tamay.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE