bc

RUHUMUN ŞİFASI(+18)

book_age18+
3.9K
TAKİP ET
57.0K
OKU
family
HE
second chance
sweet
city
highschool
love at the first sight
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

~~Prolog

Kütüphaneden çıkmam gerekiyordu. Eve çok geç kalmıştım. Ama çıkarmıyordum… Çünkü geldiğimden beri bir an bile dinmeyen bir yağmur vardı dışarıda. Nisan yağmurları bu hafta bardaktan boşalırcasına yağıyordu. Resmen mahsur kalmıştım. İşin kötüsü yanımda şemsiyem bile yoktu. Sabah evden çıkarken aklıma bile gelmemişti almak. Şarjım da yarım saat önce bitmişti. Kimseye haber verememiştim.

Biraz daha bekleyip kaçınılmazı kabul etmeliyim diyerek çantamı toparladım, çıkışa yöneldim. Kütüphane kapısında biraz oyalandım… Belki diner diye... Ama hiç öyle bir niyeti yoktu. Saat 21.00 olmak üzereydi. Normalde bu saate kadar kalmazdım zaten ama hafta sonu kız isteme olduğu için programımı hızlandırmam gerekti.

Aşağıya inen merdivenlere yöneldim. Yağmura atıldım. Felaket bir yağmur yağıyordu. Durağa kadar yürümem gerekse kesin sırılsıklam olurdum.

“Hay ben böylesi, şansı seveyim! Allah’ım, millete şans dağıtırken ben hangi kuyudaydım da nasiplenemedim acaba?!” diye söylenerek yürüyordum. Bu havada sokakta kimse olmazdı, duyan da olmazdı nasılsa.

Koşarak birkaç adım attım ki, biri arkadan şemsiyeyle yetişti. Şaşkınlıkla durup arkama döndüm. Başımı kaldırdım… Bir çift kahverengi göz ve o gamzeli yanak…

“Ba… Barış!” dedim, kaşlarım havada, beklenmedik bir yüzle karşılaşmıştım.

Benim sesimi duyunca gülümsemesi genişledi. Gamzesi daha da belirginleşti. Ben gözlerimi onun gamzesine ve çikolata renkli gözlerine takmışken, o da iştahla dudaklarıma ve gözlerime bakıp duruyordu.

“Sen de nereden çıktın?” dedim şaşkın bir sesle.

“Allah gönderdi. Saklandığın yerden çıkmışsın, toplu şans yüklemesi yapmaya geldim,” dedi sırıtarak. Ne diyordu bu çocuk? Ne şansı, ne Allah’ı derken jeton düştü.

“Sen… beni mi duydun?” dedim utanarak.

Kafasını hafifçe salladı. Gözlerinde hâlâ o muzır parıltı vardı.

“Evet, öyle bir bağırdın ki... Duymamak mümkün değildi. O yüzden geldim. Şans getirdim işte.”

“Off, sen de görüyorsun işte. Yağmura yakalandım, şemsiyem bile yok. Şanssızlığımın ispatı gibiyim.”

“Bence şanslısın. Bak yine bana denk geldin. Hem ne tesadüf ki yanımda şemsiye de var,” dedi, tatlı tatlı gülerken.

“Sahi senin ne işin var burada? Nasıl geldin?”

“Arabayla geldim,” dedi, gülüşü iyice muzipleşmişti.

“Onu sormuyorum! Neden geldin buraya?”

“Seni merak ettim. Sabah mesaj attım, cevap gelmedi. Aradım, telefonun kapalıydı. Ortak bir tanıdığımız da yok ki sorayım. Sonra içime bir sıkıntı düştü… Dedim bir ihtimal kütüphaneye bakayım. Gelince kapıdan çıkarken seni gördüm.”

Şok geçirmiş gibiydim. Gerçekten... Sırf beni merak ettiği için mi buraya gelmişti? Bu saatte, bu yağmurda?

“Neden öyle bakıyorsun? Telaşlandım işte. Ne yapayım ortak bir tanıdığımız da yok, kimseye de soramazdım. Şansı mı denemek istedim. Senin aksine ben fazlası ile şanslı bir adamımdır." dedi göz kırparak.

Pek alışık olduğum bir davranış değildi bu. Yine de hoşuma gitmişti.

“Meraklandırdığım için üzgünüm. Şarjım bitti, aileme bile haber veremedim daha. Çok geç kaldım, kesin merak etmişlerdir. Gitmem gerek,” dedim telaşla.

Yağmur deli gibi yağıyordu. Üzerimde ince bir tişört ve tayt vardı. Islanmıştım. Üşümeye başlamıştım. Hafifçe titrediğimi fark etti. Üzerime dikkatlice baktı. Oda ıslanmış olduğumu fark etti. Gözlerini hızla kaldırıp gözlerime dikti. Derin bir nefes aldı.

İçten içe hafifçe gülümdüm hareketine. Neden bilmiyorum ama hoşuma gitmişti.

Şemsiyeyi bana uzattı. “Tutar mısın bir dakika?”

Elime aldım. Boyu benden epey uzundu. Alnım anca çenesine geliyordu. Kolumu iyice kaldırıp tuttum şemsiyeyi.

Üzerindeki ceketini çıkardı. Omuzlarıma yerleştirdi. Sonra şemsiyeyi nazikçe elimden aldı.

“Üşüyorsun ve ıslanmışsın. Hadi gel, arabam şurada. İçeri geç de biraz ısın. Seni de evine bırakayım,” dedi.

Omuzumdan hafifçe tutarak araca doğru yönlendirdi.

“Teşekkür ederim. Ama ben kendim gitsem daha iyi. Yorulma sen.”

“Saçmalama Rüya. Bu yağmurda seni yalnız bırakır mıyım hiç? Hadi gel.”

Arabanın yanına geldiğimizde hâlâ tereddüt ediyordum.

“Şey... Bu saatte yabancı bir erkeğin arabasına binmek pek güvenli değil açıkçası,” dedim hafifçe kısık bir sesle.

“Polisim ben Rüya, farkında mısın?”

“Olabilir. Ama olasılıkları da göz ardı edemem ki…”

Kaşlarını kaldırıp başını geriye attı ve kahkaha attı. Elini saçlarıma karıştırıp gülümsedi. Sonra cebinden telefonunu çıkarıp uzattı.

“Aferin güzelim. Sevdim bu dikkatli halini. Al, telefon bende. Kime istiyorsan mesaj at. Plakayı da yaz. 20 dakikaya ulaşmazsam araştırsınlar.”

Bu kez de kaşları kalkan bendim. Rahatlığına şaşırmıştım ama bir yandan da güven vericiydi.

Telefonu elimde tutarken bir an düşündüm. Gerçekten yazmalı mıydım? Bu adam beni benden çok düşünüyor gibiydi zaten. Ama içim rahat etsin diye Mine'ye kısa bir mesaj attım.

“Bir arkadaş beni kütüphaneden aldı, arabayla eve bırakacak. Merak etme. Plaka: 291 BRS 01”

Barış’ın bana baktığını hissediyordum, sanki içimden geçenleri okuyordu.

“Yeterince garanti altına aldın mı artık kendini?” dedi kaşlarını hafifçe kaldırarak....

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1. Şansa Doğru
Hoşgeldiniz Arkadaşlar 🤗 Ön bilgilendirme için buradayım, lütfen dikkatle okuyun. Bilmeyenler ve aramıza yeni katılanlar için söylüyorum: Bu hikaye bugüne kadar okuduğunuz hiçbir kitaba benzemez. Kaos Yok, entrika yok. Aşkın ve dostluğun en güzel halleri var burada. UYARIYORUM: Hikayemizde yüksek dozda romantizm, aşk, dostluk ve kahkaha mevcuttur. Ve evet... Tüm erkek karakterlerimiz tamamen hayal ürünüdür. Dışarıda aramayın, yoklar! 😌 Eğer nane şekeri tadında ferah, pamuk şeker gibi yumuşacık bir dostluk ve aşk hikâyesine hazırsan, Keyifli okumalar diliyorum Akideli Şekerlerim! 🍬 📘 RUHUMUN ŞİFASI (Şifa Serisi 1)🌸 “Bazen hayat... sadece bir kahkaha, bir sarılma, bir minik kalp atışı kadar güzeldir. ” Kalplerimizin şifasını bulduğu ilk kitabımızla sizleleyiz, şimdi hikâyemiz başlama vakti 🤭... Bu hikâye fazlası ile renkli, fazlası ile kalabalık ve umutlu dolu! Yazarınız kalemini yine eline aldı. Yazmaya başlıyor... Çünkü dostluk kolay bulunmaz, aşk kolay büyümez. Ama bir kere filizlenince, güneşe dönen çiçekler gibi hep ışığa yönelir.💛 Bu kitap; Sevginin emekle nasıl büyüdüğünü, Birlikte kahkaha atmanın ne büyük şükür olduğunu, Ve dostlukla döşenmiş yolların hiçbir zaman yalnız yürünmediğini anlatıyor. Pamuk şeker gibi tatlı, nane şekeri gibi ferah, Sıcacık bir hikâyeye davetlisin. Hazırsanız, sizi yeniden sobanın yanı başına, Çayın buharına, Ve en çok da yüreğin sıcacık köşesine alıyoruz... Rüya Poyraz “İnandığın kadar varsın.” Rüya, gözlerini ağır ağır açtığında, karşısında tavanda yazılı duran o eski cümleyi gördü yine: “İnandığın kadar varsın.” Yıllar önce, gençliğin verdiği heyecanla, bir kişisel gelişim kitabından ilham almış ve odasının tavanına yazmıştı bu sözü. O zamanlar her şey mümkün, her adım umut dolu, her hayal göz kamaştırıcıydı. Öğretmen olacaktı; öğrencilerinin kalbinde yer edecekti. Hayat, anlam dolu bir masal gibi kolay ve güzel yaşanacaktı. Ama zaman, usul usul o sözcükleri yıpratmıştı. Şimdi, o cümleye bakarken içinde bir sızı vardı. Gerçekleşmemiş hayaller, yarıda kalmış hevesler… Yıllarca uğraştığı, didindiği ama yine de kendine yetemediği anlar… İnanç tek başına yeterli değildi belki de. Çaba gerekiyordu, evet, ama bazen çaba da yetmiyordu. Biraz şans, biraz destek, biraz da zaman lazım oluyordu. Ve Rüya, o şansın pek çok kez yanı başından sessizce geçip gittiğine tanık olmuştu. Yatağında doğrulurken, başının altındaki yastığa hafifçe bastırdı. Sertçe yutkundu. Elini yüzüne götürüp gözlerini kapattı bir an. Sonra tekrar tavana baktı; sanki o yazıyla aralarında kelimelerin olmadığı sessiz bir tartışma yapıyor gibiydi: “İnandığın kadar varsın, öyle mi? Hıh aman ne komik” diye fısıldadı kendi kendine. Ama ya inanç da yorgun düşerse? Ya umutlar tükenirse? Ya kalp, tek başına dayanamazsa? Tam o anda evin içinde yankılanan tanıdık ses geldi yine: “Rüyaa! Kızım, kalk artık, kahvaltı hazır! Saat kaç oldu hâlâ yatıyorsun sen?” Annesi Sultan’ın telaşlı ama sevgi dolu sesiydi bu. Rüya, başucundaki telefonuna uzandı, saate baktı: 08:25. Aslında çok erken sayılmazdı, ama bedeninin yorgunluğunu atmaya daha zamanı vardı. Derin, yorgun bir iç çekişle battaniyeyi biraz daha üzerine çekti. “Allah’ım ya... Daha sabahın körü, neydi benim günahım Allah'ım!!!” diye fısıldadı kendi kendine, yorgunluğun ve umudun o garip dansını hissederek. Sonra biraz alaycı, biraz da içten bir sesle mırıldandı: “Anne, derdin ne senin ya? Bir sakinlik, bir huzur ver bana bir sabah da… Çok mu imkansız bir dilek bu Sultan'ım…” Ve o an, güne başlarken kalbinde hâlâ var olan o ince umutla, belki de inandığı kadar değil ama yine de var olduğunu, kendine fısıldadı sessizce. Banyoda aynaya göz ucuyla bakıp, saçlarını gelişigüzel toplarken içinden geçen tek şey şuydu: "Bugün de başladık işte…" Kısa bir hazırlığın ardından mutfağa indiğinde, annesi ve babası kahvaltıya çoktan oturmuştu. Gözleri hâlâ tam açılmamıştı ama çay kokusu burnuna dolunca biraz olsun hafiflemişti uykusunun ağırlığı. Daha sandalyeye oturacağı sırada kapı çaldı. Gelen, her zamanki gibi telaşla gelen ablası Hülya'ydı. Kucağında minik Gökçe, sımsıkı annesine sarılmıştı. “Günaydın millet!” dedi hızlıca, ayakkabılarını çıkarırken. “Geç kızım içeri, anneannenin yanına. Kahvaltını yap güzelce, akıllı dur. Ben geç kaldım, hastaneye yetişmem gerek. Gökçe size emanet! Akşama görüşürüz, öpüldünüz!” Hülya'nın cümleleri rüzgar gibi geçip gitti. Geldiği gibi aceleyle merdivenlerden inip evden çıkarken, geriye bir sessizlik kaldı. Rüya kapıyı kapatıp döndü. Gökçe’yi usulca sandalyesine yerleştirdi, onun için ılık pekmez çayı hazırladı, sonra kendi çayını alıp masaya oturdu. Gözleri minik yeğeninde takılı kaldı bir süre. Gökçe’nin masumluğunda bir tür hatırlatma vardı: Bir zamanlar ben de böyleydim. Umut dolu, oyun peşinde, her şeyin mümkün olduğuna inanan… Üç kardeştiler. En büyükleri Hülya evliydi, eşi Okan’la birlikte hastanede çalışıyorlardı. Üst katta oturuyorlardı ama sanki hep aşağıdaydılar; evler arası sınır neredeyse yoktu. Gökçe’ye anneleri Sultan bakıyordu. Onunla büyüyen herkes, bir şekilde Sultan’ın mutfağında yoğrulmuş gibiydi zaten. Bir de Kaan Efe vardı, Rüya’nın ikizi. Aynı anda doğmuşlar, ama sanki farklı yollara evrilmişlerdi. Kaan Efe çoktan kendi yolunu bulmuştu. Öğretmen olmuştu. Şansı yaver gitmişti; mahalledeki bir okula atanmış, orada da Yasemin’le tanışmıştı. Şimdi evlilik hazırlıkları yapıyordu. Apartmanın en üst katı onun olacaktı. Hayat onun için yoluna girmiş gibiydi. Peki ya Rüya? O ise hayallerinden bir adım geride durmuş gibiydi. Sınıf öğretmenliği mezunuydu, atanmayı bekliyordu. Yıllardır aynı ritüelin içinde döne döne savruluyordu: sınavlar, umutlar, hayal kırıklıkları. 23 yaşında, ailesiyle yaşıyor, bir yandan çocuklara ders vererek harçlığını çıkarıyor, ama kendini bazen büyük bir boşluğun ortasında hissediyordu. Dışarıdan bakıldığında sıcak, kalabalık, bağlı bir aileydiler. Evlerinde hiçbir kapı tam kapanmazdı. Herkes birbirine rahatça girip çıkardı. Sanki dört katlı bu apartman değil de, tek bir büyük yuvaydı. Ama bazen… İçindeki yuvada bir odanın kapısı hep aralıktı: Orada, bekleyen bir hayat vardı. Henüz içine girilememiş bir gelecek… Henüz yaşanamamış bir rüya... Kahvaltının ortasında, annenin sesi alışıldık kararlılığıyla araya girdi: “Ne olacak kızım, dün söyledim ya… Bugün günümüz var. Pazara gitmen gerek. Güzel bir pazar yapalım da yarına hazırlıklar kolay olsun.” Rüya göz ucuyla annesine baktı, çatalı elinde öylece kaldı. “Anne… Karşıda manav var. Oradan alsak ya? Yoruyorsun beni. Sınava çalışmam lazım, 10’da deneme çözecektim.” Sultan Hanım gözlüğünü hafifçe burnunun ucuna itti, çayını yudumladıktan sonra sabırlı ama kesin bir tonda yanıtladı: “Manavla pazar bir mi hiç? Küçük dolmalık patlıcan, biber, kısırlık yeşillik, ıspanak alman lazım. Hüseyin amcanın malları taze değil. Hadi, git gel kuzum. Ben o arada temizlik yaparım, sen de rahat rahat denemene oturursun.” Rüya içini çekti. Tartışmanın yorgunluğunu baştan hissetmiş gibiydi. Gözlerini kısarak, yarı gülümseyerek söylendi: “Tamam Sultanım, tamam…” Kahvaltısını aceleyle bitirdi. Masadan kalkarken hâlâ uykunun ağırlığı göz kapaklarına asılıydı. Hızlıca duş aldı, saçlarının arasından akan suyla yorgunluk bir nebze dağıldı. Dolabının kapağını açarken kısa bir kararsızlık yaşadı; ama eline hemen geçen, geçen yıl aldığı halde hiç giyemediği o yeşil çiçekli kare yaka midi elbiseye takıldı gözleri. Yırtmacı vardı. Küçük ama hissedilir. "Bugünlük idare eder..." diye mırıldandı. Aynanın karşısında bir süre kendine baktı. 1.65 boyundaydı. 55 kilo. Duru, kıvrımlı bir vücudu vardı; göğüsleri ve kalçaları belirgindi. Vücut hatlarının belirginliği, çoğu zaman onun için bir övünçten çok yük gibi hissettiriyordu. Ne fazla göstermeyi severdi, ne de saklamayı başarabilirdi. Bal sarısı saçları omuz hizasında kıvrılıyordu. Ela ve yeşil arasında gidip gelen iri gözleri, hafif kavisli kaşları, beyaz teni ve dolgun dudaklarıyla aynaya baktığında güzeldi evet, güzeldi. Bu yadsınamaz gerçeği inkar edecek değildi. Ama bu güzelliğin farkına varan, ona ‘güzel’ hissettiren biri olmamıştı henüz. Annesinin sesi çınladı kulaklarında: “Allah çirkin şansı versin. Güzelin başı dertten kurtulmaz.” Rüya bazen bunun doğru olduğuna inanıyordu. Çünkü bazı güzellikler yalnızlığa benziyordu. Bakılmakla görülmek arasındaki o fark… İşte o farkta birikmişti herşey. Saçlarını havluyla kurutup uçlarını hafifçe şekillendirdi. Tepeden yarım topladı, birkaç tutam yana düştü. Hafif bir makyaj yaptı. Allık ve ruj, sadece uykusuzluğunu saklamak için. Saat 09:45 olmuştu. Oysa hâlâ uyanamamış gibiydi. Odadan çıkmadan önce derin bir nefes aldı, sonra mutfağa uğrayıp çantasını kaptı. Baharın o yumuşak kokusu pencerenin ardından içeri sızarken, aklında hâlâ deneme sınavı vardı. Ama önce pazar. ““Hazır mısın kızım? Dükkâna uğra, baban para versin. Yeni indi o da,” dedi annesi. Ardından Rüya’yı baştan aşağı süzdü. “Hayırdır kızım, bu ne güzellik?” “Elbise anne, basit bir elbise. Geçen yaz almıştım, evden çıkmıyorum ki. Pazarı bahane ettim.” “İyi yapmışsın. Çok güzel olmuşsun. Kısmetin nereden çıkacağı belli olmaz, bakımlı olmak lazım.” Rüya gülümsedi. “Anne ne diyorsun ya? Pazarda mı bulacağım kısmeti? Pazarcı amcalardan birini mi koluma takayım yani?” “Yok kız ne pazarcısı. Pazarda kadın çok olur, yanında oğlu olan da olur. Takılıp kalırlar peşine, belli mi olur?” Annesi yine keyifliydi, ve ne yazık ki evlilik konusuna girmişti yine. Rüya sinirle homurdandı: “Anne, istemem görücü usulü falan. Ne o öyle, pazardan kavun seçer gibi... Bana ters bu işler.” Sultan Hanım'ın yüzü asıldı. “Yaa... Ne demezsin. Zevkine göre seçtin de ne oldu? Kaç yılını yedi o herif. Hani nerede şimdi?” Rüya sustu. Boğazında bir şey düğümlendi. Haklıydı annesi. Ama yine de içi burkuldu. Başını eğdi. Sonra toparlandı, gülümsedi. Konuyu açtığına pişman olmuştu Sultan Hanım. Üzmüştü yine kızını. Suçu yoktu oysaki Rüya’nın. O bile tanışıp uygun görmüştü zamanında. Bilememişti yaşanacakları. Oysa Rüya kırgın değildi aslında. Unutmuştu çoktan onu. Sadece gurur vardı geriye kalan. Hatırladıkça boğazını sıkan o şey, öfkesini yönelttiği tek kişi artık kendisiydi. Kandırılmıştı ustaca. Yıllarca oyalanmıştı. Ve öfkesini bile çıkaramamıştı. Geriye dönüp baktığında ipuçlarını bir bir fark ediyordu şimdi. O zamanlar ya görememişti ya da görmek istememişti. Hayalindeki profili sevmişti, gerçeği değil. “Amaaann anne, yine başladın. Ne oldu, düştün gene evlendirme hevesine? Atanacağım daha ben. Ayaklarımın üstünde durayım önce. Mesleğimi kazanayım, hayatımı kurayım.” “Kızım, özür dilerim. Bir an boş bulundum,” dedi annesi, sesi yumuşayarak. “Yok be annem, haklısın aslında. Üzülmedim de merak etme. Ne üzüleceğim o soysuza. Sadece kendime kızıyorum bazen. Fırsatı veren bendim sonuçta. Kimse silah dayamadı kafama.” Annesi eliyle saçlarını düzeltti, yüzüne baktı uzun uzun. Gözlerinde hem şefkat hem de endişe vardı. “İyi de kızım... Yaş geçiyor. Hayat sadece iş değil. Bir yanın hep eksik kalıyor insanın, yuvası olmayınca.” Rüya cevap vermedi. Zaten annesinin söz ettiği o eksiklik, her sabah gözünü açtığında ona eşlik ediyordu. Gönlünde bir yer vardı ki, yıllardır kapısı açık ama kimse içeri girmemişti. Ya da biri girmeye yeltenmiş, sonra da kırıp döküp gitmişti. “Olsun, düşürme yüzünü. Hadi git gel. Gelirken de şöyle uzun boylu, beyaz tenli, kara kaşlı, kara gözlü, yüzü güzel, huyu güzel bir delikanlıyı da peşine takmayı unutma!” dedi annesi, gülümseyerek. Rüya kahkahalarla mutfağa yönelen annesinin arkasından bakakaldı. Ruh hali yine değişmişti bir anda, şaşkınlıkla arkasından baktı. Hızla ayakkabılarını giyip eline pazar filesini aldı. “Ben çıkıyorum anne, dönünce konuşuruz.” “Tamam güzel kızım. Kazım Dayın’la çok pazarlık etme bak, geçen pazarı unutmadık!” dedi Sultan Hanım. “Gözünü seveyim anne, bana pazarcıların kabusu muamelesi yapma artık!” dedi Rüya ve kapıyı çekip çıktı. Merdivenleri ikişer ikişer inip hızlıca babasının dükkânına daldı. Her zamanki gibi dükkânın köşesindeki taburede oturan babası, gelenin kim olduğunu görmeden “Hoş geldiniz,” dedi. Rüya, yüzünde tatlı bir sırıtmayla yaklaştı. “Baba, bana biraz destek çıksan diyorum... Pazara gidiyorum, malum karıcığın uzun bir liste hazırlamış?” Babasının gözlüklerinin üstünden bakan bakışlarına karşılık, Rüya çocukluğundaki gibi başını hafif yana eğip sevimli sevimli gülümsedi. Bu numaraya her zaman düşerdi babası. Yine öyle oldu. Derin bir iç çekip cüzdanını çıkardı. “Ne kadar istiyorsun söyle bakalım?” dedi gülerek. Rüya kahkahayla güldü. “Liste kabarık paşam. Elini korkak alıştırma” dedi Birkaç kâğıt para uzattı babası. “Al bakalım. Ama bu sefer pazarcılarla kavga etmeden dön ha!” “Tamam tamammmm ne kıymetli pazarcılarmış arkadaş ,” diyerek göz kırptı Rüya. Hızla dışarı çıktı ve pazarın yolunu tuttu. Bahar havası yüzüne çarptığında içi kıpır kıpır oldu. Elbisesi rüzgârda nazlı nazlı savruluyordu. Pazar yolu, çocukluğundan beri adım adım ezbere bildiği sokaklardan geçiyordu. Farkında bile olmadan, hayatının dönüm noktasına doğru yürüyordu aslında. Bir pazar meydanında bir insan en fazla ne yaşayabilirdi ki? Yaşlı teyzeler, pazarcı amcalar... Başka kim çıkardı ki karşısına? Annesinin sözlerini hatırlayıp güldü. En büyük şansının onu orada beklediğini bilmeden güldü. Dört yapraklı yonca gibi hayatına düşecek o mucizeyi bilmeden yürüdü. Kulağında Alişan’dan “Hele Bi” çalarken, o sabah her zamanki gibi başlamış gibi görünse de artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. ...Bi' bıraksan kendini Atılsan kollarıma Kul olurum Ölürüm yollarına Hele bi' elimi eline al Yüzünü güldürür bu aşk Hele bi' kalemi eline al Neler yazdırır bu aşk? Hele bi' elimi eline al Yüzünü güldürür bu aşk Hele bi' kalemi eline al Neler yazdırır bu aşk? Elimi eline al Yüzünü güldürür bu aşk Hele bi' kalemi eline al Neler yazdırır bu aşk?...

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

MENZİL 🧭🧭🧭

read
4.5K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
93.4K
bc

ÖTEKİNİ SEVMEK

read
1.5K
bc

AŞKLA BERDEL

read
94.8K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
570.1K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
67.7K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
60.4K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook