Bölüm 17.6

4999 Kelimeler
"Sanırım dün gece Bodrum patlayacak derken abartmamışım." dedi Egemen, aradaki gerilimi dağıtmak istercesine merdivenlerden indi ve bana yaklaştı. Yüzünde sahte bir gülümseme vardı, kaşları hafif kalkmıştı ve gözlerinin yaklaştıkça daha da büyüdüğünü görebiliyordum. Kuzey ile konuşmuş olmalıydı, herkes benim dışımda diğer herkesle konuşmuş bile olabilirdi hatta. Gerçekten inanamıyordum. Herkesin ortak noktası bendim ama şimdi herkes bana sırt çevirmişti ve bu da yetmezmiş gibi o sorgulayıcı bakışlarını hiç çekinmeden üzerime dikebiliyorlardı. Onlar ne kadar öfkelilerse artık ben de onlara o kadar öfkeliydim. Her zaman bir şeyleri düzeltmeye çalışırdım, en azından hata yaptığımı fark edebilirdim ve bunu telafi etmeyi denerdim ama onları bu tarafımı da silip götürmüşlerdi. Artık bu olanlarda hatam var mıydı onu bile bilmiyordum ama onlara yol açmayacağım kesindi. Egemen yanıma geldiğinde çenemi kavradı ve salladı. "İyi misin, nerelerdeydin?" "İyiyim." demekle yetindim, elini de ittirdim. Bunu ona sert çıkmak için yapmamıştım, normalde de elini ittirirdim. Diğer herkesin bana olan bakışlarını görmezden gelerek ardıma döndüm, her şeyden habersiz gülümseyen Ogeday'a. Buse ona el sallamakla yetinmişti ama diğer kimseden ses çıkmamıştı. Haliyle o da bu durumu garipsemiş gibi görünüyordu ama pek çaktırmıyordu. Ona doğru döndüğümde bana baktı. "Yeniden teşekkür ederim, adresimi biliyorsun istediğin zaman kahve için uğrayabilirsin." Bana göz kırptı. "Hay hay, yarın ilk işim kahveni içmek olacak o zaman." Ona kafamı sallayarak tebessüm ettiğimde arabasına bindi. Ardından kısa sürede gözden kayboldu. O gittikten sonra eve girmek için arkamı döndüğümde Arda'ya bodoslama çarpmıştım. Ne ara dibime kadar girmişti bilmiyordum ama bana bakan gözlerinin öfke saçtığını görebiliyordum. Ona ters ters baktım. "Ne var?" "Ne demek ne var?" diye sordu, beklediğimden daha sert bir şekilde. "Gece boyunca neredeydin?" "Şimdi mi aklına geldi?" diye çıkıştım, onun gibi sertçe. Bu söylediğim ona tokat gibi çarpmış olacak ki çatık kaşları havalandı. "Bunu beni geride bırakmadan önce düşünecektin." Onun göğsünden sertçe ittiğimde öyle afalladı ki kendini tutamayıp arkaya doğru yalpaladı. Onunla birçok kez kavga etmiştim ama bu en ciddi olanıydı. Asla onunla ya da Buse ile ciddi kavga etmek istememiştik, hiçbirimiz. Ama dün gece olanlar, beni orada öylece bırakıp gitmeleri ve laflarıyla yıkmaya çalışmaları adaletsizlikti. Yanından geçip gideceğim sırada Buse peşime takıldı. Benimle birlikte eve yürürken telaşlı görünüyordu. Bir şeyler söylemeye çalıştı, durmamı istedi ama durmadım. Durmayınca da kolumdan yakalayıp bir anda durdurdu. Ona doğru öfkeyle döndüğüm sırada arka tarafında kalan Kuzey ile göz göze geldim, kısacık. Gözlerimi hemen Buse'ye çevirdim, en çok ona öfkeliydim. "Ne var Buse?" "Ne olduğunu anlatsana, bütün gece neredeydin Asya?" diye sordu, merakını anlayabiliyordum ama onlara sorularının cevaplarını vermek istemiyordum. Bütün sorularının cevaplarını beni bir kez bile aramayarak kaybetmişlerdi. "Kuzey ile olduğunu sanıyorduk." "Değildim işte." diye çıkışırken gözlerim Kuzey'i buldu. Bir şey söylemek ister gibiydi ama dudakları sıkıca mühürlenmişti. Benim de dudaklarım mühürlenecekti, onun için sonsuza dek. Yeniden Buse'ye döndüm, onun şaşkınlıktan aralanan dudakları bir şey söylemek ister gibi harekete geçti ama onu susturdum. "İstersen sen de Arda'yla İstanbul'a dön, burada suçlamalarını dinlemeyeceğim." Kolumu ondan kurtardım ve tek kelime daha etmelerine izin vermeden eve ilerledim. Aralık kapıyı sertçe ittirdim, içeri girdim ama kapıyı kapatmadım. Ben onları kovmuyordum, gelmelerini de beklemiyordum. Artık karar onlarındı. Ben dün geceden sonra iyi Asya olmayacaktım. Beni kırdıkları gibi kırılsınlar istiyordum. Hepsi bir araya gelip beni nasıl parçaladılarsa onları da ben parçalamak istiyordum. Bu beni kötü biri yapar mıydı? Kötülüğe karşılık vermek kötü bir şey miydi? Ben artık hiçbir şey bilmiyordum. Çok kırgındım ve bu kırgınlığımı yansıtmamak çok zordu. Her ne kadar dün gece yaşadıklarımdan bahsetmekten sonuna dek kaçacak olsam da kırgınlığım yüzlerine birer tokat gibi çarpmaya devam edecekti. Eve girer girmez önce mutfağa uğradım, dilim damağım kurumuştu. Önce kendime su doldurdum, bir dikişte içtim. Aslında çok açtım, akşam da bir şeyler yememiştim. Sabah Kuzey ile ettiğim kahvaltıdan başka mideme bir şey girmemişti. Tabii bir de pamuk şeker yemiştim, o kadarcık.  Dolabı açtım ve içine bakındım. O kadar öfkeliydim ki nefes almak bile ağır geliyordu şu anda. Her gözümü kapattığımda Kuzey'in bana inanmayıp bırakıp gittiği o an geliyordu. O an beni paramparça ediyordu ve ben bu andan nasıl kurtulacağımı bilmiyordum. Dolapta muz buldum, bunun açlığımı yatıştıracağını düşündüm. Muzu alıp dolabı kapattım ve mutfaktan çıktım. Üst kata, odama çıkacağım sırada eve giren Arda ve Buse'yi gördüm. Onlara kısa bir bakış atarak merdivenlere yöneldim ve yukarı çıkmaya başladım. Bu sırada muzu açtım, birkaç ısırık aldım. Odaya vardığımda kapıyı ittirdim, ardımdan sertçe kapattım ve kilitledim.  Muzu kısa sürede bitirip üstümdeki kıyafetlerden kurtuldum. Odamda ebeveyn banyosu olduğu için dışarı çıkmama gerek yoktu. Önce ılık duş aldım, bu sırada duygularımı bir tık kontrol altına almayı başarmıştım. Duş aldıktan sonra bornozla birlikte yatağa yayıldım. Bacaklarım yataktan aşağı sarkıyordu ama kıpırdayacak mecalim yoktu.  Yorulmuştum, hem de dünden beri fazlasıyla. O yüzden şimdi sadece uyumak istiyordum.  *** Gözlerimi araladığımda oda zifiri karanlıktı. Hala yorgun hissediyordum ve komodinin üstündeki saate göre yaklaşık sekiz saattir uyuyordum. Şimdi gecenin bir körüydü, evden hiç ses alamıyordum.  Yatakta doğruldum, kafamdaki havlu yatağa düştü ve saçlarımda yüzüme. Sarı saçlarımı arkaya atarak hayıflandım ve kendimi zoraki yataktan yukarı ittim. Kalktım, önce üstümü giyindim. Crop askılı üst, bir de şort giymiştim. Havalar yanıyordu, bornozla yeniden terlemiş kadar olmuştum bile. Saçlarım havlunun içinde kendi kendine kurumuştu ama karmakarışık bir hal almışlardı. Onları topuz yaparak odamdan çıktım. Açtım, hem de bu kez deli gibi açtım. Muz biraz olsun açlığımı bastırıp uyumama yardımcı olsa da şimdi kesinlikle bir şeyler yemeliydim. Her ne kadar kendimi kötü hissetsem de, depresyonun dibini sıyırsam da açlığımdan ödün vermeyecektim. Aşağıya indim, bütün ışıklar kapalıydı. Önce Arda'nın odasının önüne gittim, kapısı aralıktı. İçeri baktığımda ikisinin yan yana yattığını gördüm. Bunu garipsemiyordum. Çocukluğumuzdan beri beraber olduğumuz için artık abi kardeş gibiydik üçümüz de. Bu yüzden birlikte yatmak başkalarının aksine bizi etkilemiyordu. İkisinin uyuduğunu görünce kapılarını çekip kapattım ve salona ilerledim. Önce içerisi hava alsın diye bahçe çıkan kapıyı açtım ve dışarı bakmadan içeri geri girdim. Mutfağa ilerledim, dolapları karıştırdım. Kendime tost yapabileceğimi düşündüm.  Dolaptan altığım kolayı mideme indirirken tost yapmaya başladım. Doktor sağlığıma dikkat etmem, hatta uyku düzenime de dikkat etmem gerektiğini söylemişti ama ben resmen tam tersini yapıyordum. Neyse, geberip gidecek değildim.  Tostu yaptım, o olana kadar elimdeki kutu kolanın dibini görmüştüm. Kutuyu çöpe atıp yeni bir tane açtım, baya sağlıklıydı ha? Yaptığım tostların tabağını ve kolayı alıp bahçeye çıktım. Bahçe koltuğuna yayıldım, tabağı kucağıma koydum ve kolayı açtım. Koladan bir yudum almıştım ki bahçenin fazla karanlık olduğunu fark ettim. Sokağın ışıkları sönmüştü, nedenini bilmiyordum. Normalde bahçenin ışıkları yanardı ama bu kez onlar da yanmıyordu. Evin içinde karanlıkta dolandığım için bu çok gözüme batmamıştı. Kendi kendime bu duruma omuz silkerek tostumu yemeye başladım. Birkaç ısırık alıyordum, ardından kolamdan içiyordum. Doğrusu gayet güzel kahvaltıydı. Hatta bu kahvaltıdan sonra üstüme doğru dürüst bir şeyler geçirip, hazırlanıp evden çıkabilirdim. Denize giderdim, günümü orada geçirirdim. Hem sabahki olası konuşmadan da yırtmış olurdum. Onlarla konuşmak istemiyordum ve içimde bir yerde onları terslemek istemeyen bir tarafımda vardı. Bu yüzden kaçmak, başka şeyler yapmak en iyi çözüm gibi görünüyordu. Tostun ikincisini yiyeceğim sırada bir anda bahçedeki ve sokaktaki ışıklar yandı. Işıklar yandığı anda hemen karşımdaki salıncakta oturan Kuzey ile göz göze geldim. Uykulu, yorgun gözleriyle. Direkt bana bakıyordu, yüzünde tek bir mimik dahi oynamıyordu. En başından beri burada mıydı yoksa ben geldiğini fark edememiş miydim? İlk gözlerini çeken o oldu. Başını öne doğru eğerken derin bir iç çektiğinde görmese bile gözlerimi devirdim. Ardından ayağa kalktım, elimdeki tabağı ve kutu kolayı sehpanın üzerine bıraktım. İştahım kesilmişti ve birden bire hava alma isteğimde kaçmıştı.  Eve gireceğim sırada onun sesini duydum. Her ne kadar durmak istemesem de ayaklarım zihnimden bağımsız hareket ediyorlarmış gibi durmuşlardı. Yine de arkamı dönmemiştim, arkamı dönmem için adımdan daha fazlasına ihtiyacım vardı. "Asya." diye tekrar etti, nefesini bırakır gibi. Ses tonu bir savaş verir gibiydi, benim içimdeki savaşın benzerini. Lakin dün gece olanlar bu savaşı onun yenmesine izin vermem için önümde koca bir engeldi. "Dün gece neredeydin?" diye sorduğunda derin ve sesli bir nefes alıp bıraktım. Bu sorunun cevabını benden asla alamazlardı. Ayrıca dün gece hastanede değil de başka bir yerde olsaydım da bu kimseyi alakadar etmezdi. "Seni ilgilendirmiyor." diye yanıtladığımda cevabı çok daha yakından gelmişti. Salıncaktan kalkmış olmalıydı, bana yaklaşmıştı.  "Ogeday denen çocuk." dedi nefret eder gibi. "Onunla mıydın?" Onunlaydım, bu doğruydu ama neden onunlaydım, aslında önemli olan buydu ama belli ki Kuzey'in de, diğerlerinin de ilgilendiği şey bu değildi. "Evet." dedim, ona doğru dönerken. Aramızda bir metrelik mesafe vardı. Ona döndüğümde asık suratını gördüm. Dün gece olanlardan önce onun için alevlenen hislerim bir hışımla sönmüşlerdi. Şimdi onun yakınındayken bir sıcaklık hissetmiyordum. Sıcaklığımı çekip almışlardı, bütün güzel hislerimle beraber.  "Ne demek evet?" diye sordu, sanki bunun cevabının evet olmamasını umuyormuş gibi bir şaşkınlıkla. "Yeni mi tanıştın?" "Evet." diye yanıtladım yeniden, kollarımı göğsümde birleştirdim. "Bununla ilgili bir sorunun mu var?" "Asya alay mı ediyorsun benimle?" diye sordu, burnundan soluyordu. "Dün gece olanlardan sonra bir de karşıma geçmiş böyle tavır mı sergiliyorsun?" "Ne bekliyordunuz Kuzey Bey." diyerek üstüne yürüdüm ve kollarımı çözdüm. Cesaretimden ödün vermeye niyetim yoktu. Onun dibine girdiğimde nefesi kesildi ama işe bak, benimki kesilmedi. "Karşına geçip beni affet diye ağlanacağımı falan mı?" "En azından çabalayabilirsin, bunun yerine yaptığına bak." "Benim yaptığım..." Sahte bir kahkaha patlattım. "Ben ne yaptım Kuzey?" "Ne mi yaptın?" diye sordu, yeniden öfkelenmişti. "Dün olanları hatırlamıyor musun, yeniden mi kafanı çarptın? Bir de bunu düzeltmek yerine bana yeniden rol kesmeye kalktın. Ne kadar süre o asfaltta yatıp rolünü yememi bekledin Asya?" "Rolüm?" dedim ve güldüm, gülüşüm onun daha da sinirlerini bozmuş gibi bir an havalanan kaşları iyice çatıldı. "Rolüm inandırıcı mıydı Muhittin?" "Muhittin?" diye tekrar etti ve o da güldü. "Alay mı ediyorsun sen benimle?" "Alay ediyorum." Başımı onaylarcasına salladım ve gülmeyi sürdürdüm. Eğer gülmezsem ağlardım ve ben onun karşısında ağlamayacaktım. "Ne oldu, inandırıcı gelmedi mi yoksa?" "Şaka gibisin ya." diye çıkıştı birden, yüz ifademde ufacık bir oynama olmadı. "Hala bunun dalgasını geçebildiğine inanamıyorum. Hem dün geceyi telafi etmek için çabalamıyorsun hem de geceyi başka biriyle geçirip bunu normal karşılamamı bekliyorsun." "Kuzey." dedim, gülümsemeye devam ederken. "Ben senden bir tepki beklemiyorum. Geceyi kiminle ve nasıl geçirdiğim seni ilgilendirmez. Eğer sen dün gece bana sırtını dönüp gittiysen bana soru sorma hakkını da yanında götürmüşsün demektir." "Bu ne demek oluyor?" diye sordu, bu sorunun altında yatan soruyu hemen anlamıştım. Buna soğukkanlılıkla cevap verebilirdim. Beni öylece bayıldığım yerde bırakan, hala bunu yüzüme çarpan, gerçek olabileceği aklının ucundan bile geçmeyen biriyle bir öpücükle karşılık verdiğim için sevgili kalacak değildim. Bizimki başlamadan biten bir aşk olacaktı. Yaz sonunda onu hatırladığımda, geride bıraktığımda yüzümde buruk bir tebessüm dahi olmayacaktı. Keşke dün gece de dahil, Kuzey'le yaşadığım o bütün güzel anlar silinip gitseydi. Asla ona karşılık vermeseydim, asla onunla aramdaki samimiyeti bu kadar ilerletmeseydim. Pişmandım çünkü bu samimiyet beni yaralıyordu. "Öpücüğü hiç olmamış say." dedim, bir adım geri çıktım. "Beni dün gece o asfaltta geride bıraktığın anda öpücük silindi ve her şey bitti." "Her şeyin senin için bu kadar kolay olması artık çok can sıkıcı." dedi, yüzüne yansıyan hayal kırıklığı gözle görülmeye değerdi. Ona bir cevap vermedim, onun da bir cevap beklediğini sanmıyordum. Bunun yerine sırtımı döndüm, eve ilerledim ve içeri girdim. Kapıyı kapatmaya gerek bile duymadım. Koltuğa oturdum, televizyonu açtım ve Playstation'u. Her şeyi o kadar hızlı yapıyordum ki sanki nefeslerim bana yetişmiyordu. Ağlamak istiyordum, hüngür hüngür ve çığlıklar içinde. Ama yapmayacaktım, sessiz ve sakin kalacaktım. Kimse ağladığımı duysun istemiyordum, ya da ağlayarak görünmek.  Ağlamamak için öfkelenmem gerekiyordu. Her ne kadar dibine kadar öfkeli olsam da hüznüm maalesef ki bunu bastırmayı becermişti. Bu yüzden öfkelenmemin tek yolu ve hatta öfkemi çıkarmamın tek yolunu kullanmaya karar verdim. Zombi öldürecektim, bana ancak bu iyi gelirdi çünkü. Zombi oyunumu açtım ve büyük bir hırsla onlarca zombiyi üst üste öldürmeye başladım. Gözüm başka hiçbir şey görmüyordu, sadece zombileri görebiliyordum ama zihnim. Zihnim tamamen gerçeklikle kaplıydı. Bunu bastıracaktım, daha fazla zombi öldürerek bunu bitirecektim. Orada ne kadar süre zombilerle savaştığımı ve küfürleri ardı ardına sıraladığımı bilmiyordum. Hava aydınlanmıştı, kuşlar cıvıldıyordu. Hava şimdi daha sıcaktı. Güneş içeriye dolup taşmıştı. Bunun beni enerjik hissettireceğini sanmıştım ama hayır, güneş benim var olan enerjimi de çekip almıştı. Kendimi sabah olduğunda daha da kötü hissettim, neredeyse ağlayacaktım. Öldürdüğüm onlarca zombi bir işe yaramamıştı, hüznüm ve öfkem hala benimleydi ve onları aşamıyordum. Aşabileceğim başka bir yol da bilmiyordum çünkü ben her öfkelendiğimde ya da üzüldüğümde zombi öldürürdüm. Zombi öldürmek beni iyileştirirdi ama şimdi iyileştirmemişti. Belki de hayatım boyunca daha önce hiç bu kadar üzülmediğim içindi. Zombi boss karşıma çıkmıştı ve onu her ne kadar öldürmeye çalışsam da silahlarımın gücü yetersiz kaldığı için becerememiştim. Buna onlarca küfrü ardı ardına sıraladığım sırada ağlamaya başladığımı fark ettim ama bunun önünü alamadım. Hüngür hüngür, zombiye küfür ederken ağlıyordum. O kadar öfkelenmiştim ki bunu bastıramadım ve elimdeki oyun kolunu yere doğru fırlattım. Oyun kolu önce masanın kenarına çarptı, sertçe. Ardından önce çatladı, yere sertçe düşünce de bu kez kırıldı. Buna daha çok küfür edip ağladım. Şu anda küçük bir kız çocuğu gibiydim. Her zaman küçük kız çocukları gibi davranmayı severdim ama bu kez sahte değildi. Ne ağlamamı, ne küfürlerimi durdurabiliyordum. Boka batmış gibiydim, hislerim beni paramparça etmişti ve ben bundan kurtulmanın bir yolu olup olmadığını da bilmiyordum. Bu yaz benim en güzel yazım olmalıydı. Artık en güzel değildi. Geçmişteki yazlarımı düşünüyorum, ailemle geçirdiğim o kısa tatiller bile şimdikinden çok daha güzeldi. En azından hayatımın şokunu yaşadığım bu yazdan çok daha iyilerdi. Belki tatillerim kısaydı ama geri döndüğümde en yakınlarımla vakit geçirirdim. Şimdi onlarla aramda koca bir duvar var gibiydi ve ben bu duvardan nefret ediyordum. "Asyoloji." Buse'nin telaşla yükselen sesini duyduğumda hıçkırıklarımı bastırmaya çalıştım ama beceremedim. Yanıma gelip bana sarılmaya kalktığında onu ittirdim. "Neyin var, neden ağlıyorsun?" "Bir şeyim yok." dedim, hıçkırıklarımı biraz olsun bastırmıştım. "Oyuna sinirlendim, o kadar." "Asya sen oyun için hiç bu kadar ağlamadın saçmalama." dediğinde kafamı iki yana sallarken derin bir nefes çektim içime, titrek bir nefes. "Bana ne olduğunu anlat, dünden beri neyin var senin?" "Yok bir şey." dedim sertçe, koltuktan kalkacağım sırada ne ara yanımıza geldiğini anlamadığım Arda beni koltuğa geri itti ve hemen yanıma oturdu. "Anlat." "Anlatacak bir şey yok." diye direttim ikisine de. "Kesin şunu." "Kesmiyoruz." dedi Arda, hala öfkesinden ödün vermiyordu. "Bize ne olup bittiğini anlatacaksın. Öylece ağlayıp zırlayıp, acı çekip sessiz kalmamızı bekleyemezsin." "Şimdi mi beni anlamak istediniz?" diye sordum, elimin tersiyle gözyaşlarımı silerken. "Şimdi mi aklınıza geldi? Dün gece neredeydiniz?" "Asıl sen neredeydin?" diye sordu Arda. "Eve gelmeyen sensin Asya." "Beni arayıp sormayan da sizlersiniz." "Aramamak için sebeplerimiz vardı, ayrıca Kuzey'le olduğunu sanıyorduk." "Değildim ama." diyerek bir hışımla ayağa kalktım. "Ne sizinle ne de onunlaydım. Biriniz bile merak edip aramadınız, biriniz bile beni bir daha görene dek nerede ne yaptığımı merak etmediniz. Şimdi gelmiş bana hesap soruyorsunuz." "Sana öfkeliydim." diye bağırdı Arda, ardımdan ayağa kalktı. "Kırgındım. Senin için gösterdiğim çabayı görmeye tenezzül bile etmemiştin. Ben sadece senin iyiliğini istemiştim ama sen ne yaptın!" "Ben sadece Kuzey'den hoşlandım, o kadar." diye yüzüne haykırdım. "Bunu anlamak istemeyen, benimle konuşmadan tavır yapan sendin." Buse'ye döndüm. "Her şeyi bilmene rağmen bu tavra eşlik eden de sendin. Resmen beni dışladınız, orada yalnız bıraktınız. Sonra Kuzey beni suçladı, bu kez de o beni yalnız bıraktı. Bana hiçbiriniz inanmadınız!" "Ben seni suçlamadım." dedi Buse, koluma dokunmaya kalktığında geri çekildim. "Yemin ederim Asya, sadece Arda çok öfkeliydi ve onun yanında olmak istedim o kadar. Çok sarhoştum, gecenin çoğu aklımda yok bile. Bu yüzden sorgulayamadım ben." "Buse eğer suçlamasaydın beni arardın." dedim soğukkanlılıkla. "Bunu yemem." "Beni tanıyorsun." diye yüzüme haykırdı. "Sana yalan söylemem Asya. Gün boyu Arda'yı gitmemesi için ikna etmeye çalıştım. Gece eve gelir gelmez uyumuşum, kendimden geçmişim hatta. Çok geç uyandım ve uyandığımda onun gideceğini gördüm ve ikna etmeye çalıştım. Bu kadardı, seni arayacaktım." "Neyse." dedim sertçe. "Artık bir önemi yok, ben dün geceyi atlattım." "Ne atlattın?" diye sordu Arda, merakla. "Dün gece ne oldu, Ogeday neyin nesi?" Bunu asla söylemeyecektim. "Hiç." dedim net bir sesle. "Ogeday'la takıldım o kadar, siz de artık buna çok takılmayın." Nefesimi bırakırken  Arda'ya baktım. "Sana git ya da kal da demeyeceğim, bunu bil." Sonra Buse'ye döndüm. "Artık listedeki maddelerde umurumda değil, listeyi silebilirsin." "Saçmalama." dedi Buse. "Geri kalan maddeleri birlikte yapacağız Asya." "İstemiyorum." dedim ve derin bir nefes alırken o anda aldığım kararı dile getirmek için biraz bekledim. Bunu söyleyeceğime inanamıyordum. Bu yaz için ne kadar heyecanlı olduğum aklıma geldikçe, hele ki yazın başındaki hallerim... Şimdi bu çok daha kırıcı ve üzücü bir hal alıyordu. Ama bunu yapmam gerekiyordu, daha fazla burada kalıp her şeyin yıkıldığını ve hatta kalbimin daha da kırıldığını görmek istemiyordum. Bütün olanlar yüzüme bir tokattan fazlası olarak çarpmış ve beni yıkmıştı. Artık ne burada kalmanın, ne listeyi tamamlamanın bir manası yoktu çünkü uzun bir süre ne Arda ve Buse ile eskisi gibi olabileceğimi, ne de hemen yan evimde oturan Kuzey'in yüzünü görmek isteyeceğimi sanmıyordum. "Ben İstanbul'a döneceğim." dedim, çok nettim. "Önce ev sahibi ile konuşacağım, anahtarı teslim ettikten sonra eşyalarımı toplayıp gideceğim. Eğer kalmak isterseniz anahtarı size veririm, kirayı ödedim zaten fark etmez. Yazın geri kalanını İstanbul da ailemle geçireceğim." Bu aramıza attığım en büyük darbe olmuştu ama ben bu darbede kendim atmama rağmen en fazla yıkılandım. Onların hayal kırıklığıyla dolup taşan gözleri, iki lafı bir araya getiremeyen halleri. Neyse ki ben sadece bir günde daha da beterlerini yaşamıştım ve artık iki lafı bir araya getirememekten de öteydim. Burada kaldıkça daha kötü olacaktım ve ben daha fazlasına tahammül edebilecek gibi hissetmiyordum. "Buraya gelmek için verdiğim onca çabadan sonra sırf sana sert çıktık diye çekip gidecek misin?" diye sordu Arda, suçlar gibi. Oysaki dün akşam bavulunu almış dışarı çıkan oydu. Gitmek için hazırlanan, ben geldiğimde belli ki sırf meraktan gitmeyen oydu. Ben istememiştim, ben onun zorlanmasını istememiştim. Bilseydim gelmesini bile istemezdim, hatta bunun için başka çözüm bulurdum. Gerekirse maddelerimi erkenden bitirir onun yanına İstanbul'a dönerdim. Beni zan altında bırakmak bu kadar kolay olmamalıydı. Onların beni anlamaları için illa dün gece olanlardan mı bahsetmeliydim? Bahsetmeyecektim. "İyi ya." dedim ve derin bir nefes alıp bırakırken omuzlarımı silktim. "Böylece artık zan altında kalmam. Burada benim için kalmak zorunda değilsiniz." Geriledim ve yanlarından ayrılacağım sırada Buse'den beklemediğim bir çıkış aldım. "Bizi soru işaretleriyle baş başa bırakıp nereye gidiyorsun Asya?" Bağırmıştı. "Seni merak ediyoruz, senden sadece bir açıklama bekliyoruz ama sen bu açıklamayı yapmamakta ısrar ediyorsun. Her şeyi nasıl böyle kestirip atabilirsin ya? Kırgın ve üzgün olabilirsin ama sadece sen kırgın ve üzgün değilsin. Konuşabiliriz ama sen konuşmamak için direniyorsun. Biz ne zamandan beri birbirimizle konuşmayıp işleri bok ediyoruz?" "Beni suçlamaya başladığınızdan beri." demekle yetindim, sadece bu. Ardından yanlarından ayrıldım, odama çıktım. Her şeyi çok hızlı yaptım. Çarçabuk hazırlandım, saçlarıma dokunmadım bile. Çantamı da alıp aşağıya indim, evden çıktım. İkisini de görmedim, seslerini de duymadım.  Evden çıktıktan sonra düşünmemek için büyük çaba sarf etmem gerekmişti. Bugünlük başka bir şey yapmayı planlamıyordum, artık yapacağım ve vakit geçireceğim maddelerde yoktu. Belki istesem yapardım ama artık maddeleri de gerçekleştirmek istemiyordum. Bütün umutlarım ve hayallerim elimden alınmış gibi çaresiz hissediyordum.  Taksiye bindim, kendimi hiç anlamadığım bir şekilde haftalar önce geldiğim o uçurumun tepesinde bulmuştum. Yine herkes deli gibi aşağıya atlıyordu, çığlıklar kulaklarıma patlıyordu. Tabii çığlıkların yanında neşe ve enerji dolu kahkahalar da vardı. Herkes mutluydu, etrafımdaki bütün arkadaş grupları. Ben ise uçurumun hemen dibindeydim, parmaklarım sırt çantamın kollarını sıkıca kavramıştı ve aşağıya doğru bakıyordum. O günü hatırladım, Kuzey'le aşağıya atladığım o güzel anı. Başta çok korkmuştum, yirmi metre benim için aşırı yüksek ve korkunçtu çünkü. Sonra onunla atlarken hissettiklerimi anımsadım, kalbimde garip bir his alevlendi. Sanki yeniden o anı yaşamışım gibi, garip ve dudaklarımda gülümseme yaratan bir histi.  O zamanlar her şey daha güzeldi. Kuzey'e karşı beslediğim sahte nefret, Egemen'le şakalaşmalarımız, her gün telefonla konuşup eğlendiğim Arda ve Buse... Şimdi hepsi yok olmuştu. Hislerim paramparçaydı ve aslında benim geriye dönüp bakma cesaretim bile burada kaybolup gitmişti. Çantamı omuzlarımdan çıkardım, yere bıraktım. Sonra şortumu, ardından askılı üstümü çıkardım. Konverslerimi çıkarıp çantamın yanına bıraktım ve bikinilerimle uçurumun dibine kadar yanaştım. O gün yalnız yapamadığımı şimdi yalnız yapacaktım ve yalnızlıktan güç alacaktım.  Arka fonda çalan müziğin sesini duydum. Eğlenceli, ritim doluydu. Biri arabadan son ses açmış olmalıydı. Bir süre müzik eşliğinde uçurumun kenarında salındım. Uçurumun dibine bırakacaklarımı düşündüm. Dibe batıp yukarı çıktığımda hüznünden sıyrılan Asya olacaktım. Geri dönmeye hazır, bütün yaz planladığı her şeyi geride bırakan Asya. Aslında bu benim için çok zordu. Hayalini kurduğum bu listeye, Bodrum'a gelmek için canımı dişime taktığım o kızın hayallerine ihanet edecektim. "Bunu yapmak zorundayım." dedim, derin bir nefes aldım. Bir ayağımı bir adım geri çıktım ve bir nefes daha alıp bıraktım. Sonra kendimi bir anda öne doğru attım ve ellerimi önüme birleştirip uçurumdan aşağı doğru atılmaya başladım. Bu kez çok daha farklıydı, daha adrenalin doluydu ama sakinliğim çok daha fazlasıydı. Her şeyi kabullenmiş Asya olmuştum ve bu Asya'nın içindeki o küçük kız çocuğu ölmüş gibiydi. Önce parmak uçlarım değdi soğuk denize. Ardından bütün bedenim suların içine gömüldü. Suyun içine daldığımda durmadım, hemen yukarı çıkmak için çabalamak yerine daha da derine inmek için kulaç atmaya başladım. Attım, attım ve attım. En dibi görene kadar devam ettim. Kayaların dibi olduğu için öyle çok derinlik yoktu, bu yüzden zor olmamıştı.  En dibe geldiğimde elim kumlarda dolandı. Yosunların arasından sıyrıldım ve elime alabileceğim güzel taşlar ya da deniz kabukları araladım. Bir deniz kabuğu, bir de çok güzel parlayan bir taş buldum. Onları sıkıca kavradım ve son nefesimi suyun içine bırakarak yukarı doğru yüzmeye başladım. Kulaçlarım şimdi daha derindi çünkü nefeslerim tükeniyordu. Son nefesimle birlikte suyun yüzeyine çıktım. Şimdi nefes nefeseydim, ayaklarımla attığım küçük kulaçlar sayesinde denizin yüzeyinde durabiliyordum. Elimdeki taşı ve deniz kabuğunu görebilmek için elimi denizden çıkardım. Elimi açtığımda deniz kabuğunu göremedim, sadece taş vardı. Oysaki aldığıma çok emindim, yukarı doğru kulaç atarken düşmüş olmalıydı. Bunları alırken, daha doğrusu ikisini de aldığımı sanırken aslında bir amacım vardı. Bir adak gibiydi, kendimce minik bir şey. Birini arkadaşlığım, birini de aşkım için almıştım ama şimdi biri yoktu. Aralarında bir seçim yapmamıştım lakin hissettiğim şey şuydu. İkisinden birini kaybettiysem, yine ikisinden birini gerçek anlamda kaybedecektim. Bu hissin ağırlığıyla beraber bir süre denizin içinde kaldım. Ardından artık ayaklarım yüzeyde kalmak için kulaç atmaktan yorulduğu için denizden çıktım. Yeniden yukarı çıktım, eşyalarımın yanına gittim. Fakat eşyalarım bıraktığım yerde değildi. Etrafıma bakındım, başka bir yerde mi bırakmıştım? Uçurumun kenarının her noktasına baktım ama hiçbir yerde eşyalarımı bulamadım. Sonra telaşlanmaya başladım, etrafta daha da telaşlı dolandım. Param, kıyafetlerim ve telefonum oradaydı. Şimdi hiçbir şeyim yoktu. Ne yapacaktım ben, nasıl geri dönecektim ya da birine ulaşacaktım? Ah! Gözüm en başından beri burada olan bir gruba kaydı. Benim eşyalarımı bıraktığımı düşündüğüm noktanın iki üç metre ilerisindeydiler, görmüş olabilirlerdi. Hemen yanlarına gittim ve kumral bir kızın omzuna dokundum. O bana sorarcasına döndüğünde yüzümde sahte bir gülümseme vardı. "Merhaba, benim şurada..." Eşyalarımı bıraktığım noktayı gösterdim. "Eşyalarım vardı, acaba kimin aldığını gördünüz mü?" Hepsi oraya baktı, yavaş yavaş dudaklarını bir bilinmezlikle büktüklerini gördüm. Hemen ardından omzuna dokunduğum kız omuzlarını silkti. "Emin değilim ama sanırım bir erkek onları oradan aldı. Görür gibi oldum ama çok dikkat etmedim." "Bir erkek?" "Bilmiyorum." dedi, dudaklarını büktü. "Emin değilim, sadece bir olasılık." "Anladım." dedim ve başımı sallarken geri çekildim. "Yine de teşekkür ederim." Kız bana kafasını salladığında geri çekilip onlardan uzaklaştım. Şimdi sesli bir küfür patlatacaktım. Biri eşyalarımı çalmıştı, her şeyimi. Şimdi ben nasıl eve geri dönecektim? Ev buradan uzaktı, yürüyerek gitmem mümkün değildi ki zaten ayakkabılarım bile yoktu. Hadi hırsızlık yapacaksın bari telefonumu ve paramı çal. Kıyafetlerimden ve ayakkabılarımdan ne istiyorsun hırsız? Orada öylece öfkeyle ne kadar durdum bilmiyorum. Delirecek gibiydim, eve nasıl gideceğimi bilmiyordum ve bütün bu olanlardan sonra başıma bir de bunun gelmesi beni tamamen düşürmüş durumdaydı. Şimdi elimde sadece bir taş vardı, o kadarcık. Gerçekten sadece bu kadardım, delirmemek elde değildi. Yola doğru baktım, otostop çekmeliydim. Sonra üstüme baktım, sadece bikinim vardı. Bir kadına denk gelme ve onun beni götürme olasılığını düşündüm. Böyle bir olasılık olabilir miydi? Koca bir küfür ederek yola doğru ilerledim. Yola doğru ilerledikçe çoğalan taşlar ayaklarımın altına batıyordu ve canımı yakıyorlardı. Gerçekten kimin bedduasını almıştım da her bok benim başıma gelmeye başlamıştı? Lanet mi okumuşlardı, pis bir kehanet mi başıma düşmüştü? Bütün bu olanlara, negatifliğe inanamıyordum gerçekten. Çıldıracaktım, birazdan çığlık atıp pes etmeme ramak kalmıştı. Önümden birkaç araba geçti ama hepsinde erkek şoför vardı ve durmalarının tek sebebinin bikinili genç bir kız olduğum için olduğunu biliyordum. Maalesef ki berbat bir dünyada yaşıyorduk, bu yüzden önüme gelen erkeğin arabasına binip beni eve götürmesini beklemeyecektim. Orada öylece saatlerce bir kadın şoförün beni bırakma ihtimaline tutundum ama kadınlar resmen buna burun kıvırıyorlardı. En son pes etme ve yürüyerek dönme raddesine geldiğim sırada soru sorduğum kız yanımda belirdi. "Ne tarafa gidiyorsun?" "Merkeze yakın bir yerde evim." "Bizim de otel oralarda." dedi kız, gülümsedi. "İki arabayla geldik zaten, bir kişilik yerimiz var. İstersen seni bırakalım, şimdi dönüyoruz." "Bana büyük iyilik yapmış olursunuz." "Ne demek." dedi ve onun peşinden arabaya gittim. Beş erkek, üç kızlardı. Kalabalık bir gruptu, üniversiteli gibi duruyorlardı. Sanki ben onların yanında küçük kalmıştım. Kızla aynı arabaya bindim, arkada yanımdaydı ve önde iki erkek vardı. İkisi de kumraldı, kız da öyle. Benim hayatımdaki sarışınların aksine burası kumral doluydu ve aslında bu bana artık garip geliyordu. Sanki dünya üzerinde daha fazla sarışın varmış gibi hissediyordum. Yola koyulduk, müzik çalıyordu ve herkes eşlik etmesine rağmen ben eşlik edemiyordum. Sadece yolu izliyordum, tek yapabildiğim buydu. Avucumdaki taşı sıkıca tutuyordum, sanki hiç kaybetmek istemezcesine. Şu anda çalınan parama ve hatta telefonuma bile çığlık atamayacak kadar yorgun ve kötü hissediyordum.  "Tanışalım." dedi öndeki erkeklerden biri, onlara doğru döndüğümde önce dikiz aynasından bana bakan sürücü koltuğundaki çocukla göz göze geldim ama konuşan o değildi. Onun hemen yanında oturandı ve bana elini uzatıyordu. "Ben Kaan." "Asya." dedim ve elini sıktım. Yanımdaki kız, "Bahar." dediğinde ona gülümsedim. Öndeki arabayı süren çocuk elini selam verir gibi kaldırdı. "Çağlar." "Tanıştığıma memnun oldum ve teşekkür ederim." "Rica ederiz." dedi önde, yolcu koltuğunda oturan Kaan. "Biz görevimizi yaptık. Son zamanlarda şehirde hırsızlar çoğaldı diyorlardı da inanmamıştık. Gözümüzün önünde olan şeyi fark edememişiz." "Ya ben o an sorgular gibi oldum ama bir şey yapıyorduk, çok dikkat edemedim." diye hayıflandı Bahar. "Biraz dikkat etseydim belki engel olurduk. Çok kaybın yoktur umarım." "Telefonum ve biraz da para." diyerek omuz silktim, aslında o olaydan sonra aranmamak beni telefonuma karşı bile soğutmuş durumdaydı. "Pek önemi yok, eve gideyim yeter." "Ailenle mi yaşıyorsun?" diye sordu Bahar. "Sorun etmesinler." "Yok." dedim, çenemi kaldırdım. "Tatildeydim, arkadaşlarımla kalıyorum. Ailem sorun etmez, sonuçta benim suçum yok." "O da doğru." dedi Bahar ve lafı Kaan aldı. "On yedi yaşındasın değil mi?" "O kadar belli oluyor mu?" diyerek güldüğümde kafasını sallarken güldü. "Kadınların yaşını tahmin etme de bir numara oldum artık." Çağlar'a bakarak, "Bak, doğru bildim." dedi. "Bunun tahminini mi yaptınız?" diye sorduğumda Çağlar'la dikiz aynasından göz göze gelmiştim. Kaan önce davranıp cevap verdi. "Evet, sen kara kara düşünürken yaşını tahmin etmeyi denedik. Ben on yedi dedim ama Çağlar ısrarla en az on dokuz var deyip durdu. Aranızda bir yaş olmasına dua eder gibi bir hali vardı." "Üniversitelisiniz galiba." dediğimde Bahar başıyla onayladı. "Evet, üçüncü sınıfa geçtik. Aynı bölümde okuyoruz, sinema." "Ne güzel." dedim, nefesimi bırakırken. "Ben daha bölümüme karar bile vermiş sayılmam." "Eğer İstanbul da okumayı planlıyorsan İstanbul Üniversitesini tavsiye ederiz, müthiş bir yer." "Aklımda." diyerek güldüğümde yine dikiz aynasından bana bakan Çağlar ile göz göze gelmiştim. Sürekli bana mı bakıyordu yoksa ben paranoyaklık mı yapıyordum? Benden büyüklerdi, üç yaş. Ayrıca Kaan'ın söylediğini yanlış hatırlamıyorsam Çağlar aramızda bir yaş olması için dua eder gibi olmuştu. Yoksa benden mi etkilenmişti? Bunun düşüncesiyle gözlerimi kaçırdım, normalde yapmazdım ama kendimi suçlu hissetmiştim. Sanki Kuzey'e ihanet ediyormuş gibi. Aramızda artık hiçbir şey olmamasına rağmen, beni o asfaltta bilmediğim bir ölüme terk etmesine rağmen... Ona karşı beslediğim nefret sevgimi kısa süreliğine mi bastırmıştı yoksa? Önce merkeze indik, sonra onlara evimi tarif ettim. Kısa sürede evin önüne gelmiştik ve ben tam anlamıyla minnettardım. Önce Bahar'a teşekkür ettim, bana ilk yardım eli uzatan oydu ne de olsa. Ardından Kaan'a ve en son Çağlar'a. Çağlar biraz soğuk kalıyordu, gülümsemesi de biraz kasıntı gelmişti ama belki de dikiz aynasından bakışlarından dolayı öyle sanıyordum. Arabadan indim. Eve doğru geçeceğim sırada Çağlar hemen arkamdan indi ve adımı seslendi. "Asya." Duraksayıp ona doğru döndüğümde elinde bir kağıt olduğunu gördüm. Kağıdı bana uzattı, anlamadığım için kaşlarımı çatarak aldığımda üstünde numara ve i********: adresi olduğunu gördüm. Buna şaşırmamak elde değildi, gözlerim hemen büyüdü. "Telefonunu aldığında eğer istersen görüşelim, grupça bir şeyler yaparız. Hatta bahsettiğin arkadaşlarınla bizi tanıştırabilirsin, bu yaz daha da eğlenceli bir hale gelebilir." "Ha..." dedim ve gülümsedim. "Öylesinden." "Öylesinden." diyerek güldüğünde bu kez gülümsemesi sahici gelmişti. "Öylesinden." "Tamam." dedim, başımla onayladım. "Telefonu alınca sana yazarım." Sonra aslında Bodrum'dan ayrılacağım aklıma geldi. "Ya da yazamam." Kafamı iki yana salladım. "Ben muhtemelen bir haftaya İstanbul'a dönmüş olurum." "Öyle mi?" Burun kıvırdı. "Yazın bitmesine daha var ama, erken bir dönüş oluyor sanki." "Biraz öyle." dedim, ben de burun kıvırdım. "Henüz net değil ama muhtemelen döneceğim. Eğer dönmezsem mutlaka yazarım ama." "Umarım dönmezsin." dedi, geriye doğru birkaç adım atarken. "Umarım görüşürüz." "Umarım." dediğimde göz kırparak arabasına yöneldi ve bindi. O sırada camdan sarkan Bahar ve Kaan bana gülerek el sallıyorlardı. Onlara el salladığımda kısa süre sonra gözden kayboldular. Önce elimdeki kağıda baktım, sonra hala sokağın ortasında bikiniyle dikildiğimi fark ettim. Bu halime gözlerimi devirerek arkamı döndüğüm sırada Kuzey'le karşı karşıya kaldım.  Yine aynı sahne, duygular çok daha güçlü. Gözleri elimdeki kağıda kaydı, dudaklarını birbirine bastırırken kaşlarını çattığını gördüm. İster istemez düştüğümüz bu duruma sertçe yutkunmuştum. Gözlerini kağıttan alırken gözlerime döndü. Elindeki telefonu kaldırdı ve ekranı gösterdi. Ekranda 'Asya'm' yazıyordu, bunu ilk kez görüyordum. Beni arıyordu, telefonumun ben de olmadığından bir haber bir şekilde. "Ben de konuşarak halledebileceğimizi sanıyordum." dedi, gözlerinin dolduğunu gördüm ve o anda sanki başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Telefonu sıktı, elini indirdi. Bana büyük bir hayal kırıklığı ile bakıyordu. "Yanılmışım, gerçekten bitmiş." "Yanlış anladın." dediğimde yüzünü buruştururken kafasını iki yana salladı. "Ben çok doğru anladım." Nefesini bırakırken kafasını çevirdi ve önce yanımdan geçti, sonra sokağın sonuna doğru yürümeye başladı. O an ona açıklama yapmak, daha doğrusunu bunu yapmak zorunda gibi hissettim. Ben hemen başka erkeklerin kollarına atlayacak bir kız değildim, bunu bilmeliydi. Onun ardından gidip sesleneceğim sırada evin kapısı açıldı ve sesle birlikte ister istemez oraya döndüm. Evden çıkan Ogeday'ı, yüzü beş karış Arda ve Buse'yi gördüğümde ilerleyemedim bile. Ogeday beni görünce dudaklarını birbirine bastırdı, ellerini önünde af diler gibi birleştirdi. "Özür dilerim Asya." dedi, yanıma gelirken. "Kahve için uğramıştım, arkadaşlarının dün olanlardan haberleri olmadığını bilmiyorum. Umarım çok kızmazsın." O benden bir cevap beklerken hemen arkasındaki Arda ve Buse bir hışımla onu aşıp bana ulaştılar ve bana sıkıca sarıldılar. Şimdi ikisi de ağlıyordu, benden özürler diliyorlardı. Beni dinlemedikleri, geride bıraktıkları için af diliyorlardı. Bunu öğrendiklerinde böyle olacaklarını bildiğim için öğrenmemelerini istemiştim aslında. Ogeday'ı da suçlayamazdım, bilmiyordu ve aslında ben onun sabah geleceğini bilmeme rağmen aptal gibi evden çıkıp gitmiştim. Şimdi ne olacaktı bilmiyordum. Ne arkadaşlarım, ne de Kuzey için.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE