Kuzey'in dudaklarını dudaklarımın üzerinde istiyor muydum? Dibine kadar. Bu nasıl bir değişimdi, hislerim nasıl da bu denli değişebilmişti bilmiyordum fakat onun hemen önümde uzanan dudaklarından ben bile öpmek istiyordum. Onunla aramdaki çekim her geçen dakika daha da ateşleniyordu. Sanki ona doğru çekiliyorum, ondan başka kimseye bu çekimi hissedebilecek gibi değildim.
Lakin...
Arda buradayken, ölümcül bakışları üzerimizde gezinirken bu imkansızdı. Benim bunu bu gece yapmam mümkün değildi. Önce Arda ile konuşmalı ve Kuzey'e karşı beslediği bu nefretin sebebini öğrenmeliydim. Belki ondan sonra bu oyunu yeniden oynardık ve her elde Kuzey'in dudaklarımdan öpmesine izin verirdim. Düşüncesi bile içimi ısıtıyordu.
Son anımız aklıma geldikçe bu his arşa çıkıyordu.
Kuzey'in oyun için beni öpecek olması ortalığı daha da alevlendireceği için o anda buna küçük ama etkili bir çözüm buldum. Önce gözlerimi yuvalarında döndürdüm, ardından sahte bir şekilde arkaya doğru yığıldım. Kısaca, bayılma taklidi yaptım.
Yediler mi?
Çok güzel yediler.
Önce Kuzey bedenimi kavradı, yüzümü ellerinin arasına alıp beni kendime getirmeye çalıştı ama rolümü o kadar iyi oynuyordum ki hiç belli etmiyordum. Yüzümde en ufak kıpırdama yoktu, bedenimde de öyle.
Kuzey telaşla, "Asya!" diye bağırdı kulağımın dibinde, yapma be Muhittin yapma. "Gözlerini aç Asya."
Benim için endişelenmişti, ah ne kadar güzel bir his. Her ne kadar onu korkutmuş olsam bile etkilenmeden edemiyordum işte. Eskiden böyle değildi, eskiler çok geride kalmışlardı.
Sonraki çıkış Arda'dan geldi, daha gür ve korku doluydu. "Asya, kardeşim." Beni Kuzey'in kollarının arasından çekip aldı. "Hastaneye gidelim, doktoru arayın."
"Arıyorum." diye çığırdı Buse ama hemen ardından bir düşme sesi kulaklarıma doldu. Onun ardından Egemen'den homurdanmalar, Buse'den ağlanmalar. İkisini de şu anda dövmek istiyordum. Ben burada ölüyordum ama onlar hala sarhoş sarhoş aptallıklar yapıyorlardı. Bunun hesabını Buse'ye ayrı olarak ayıkken soracaktım.
"Ya aptallar." diye çıkıştı Uzay, sesini ilk kez bu kadar öfke dolu duymuştum. "Yaramıyorsa içmeyeceksin kardeşim, ergenler."
"Sen nesin?" diye sordu Buse, tükürür gibi. "Ergenyus."
"Ben üniversiteliyim aptal." diye tersledi Uzay da, ama cidden mi? Ben burada ölüyor olabilirim. "Sizin gibi iki bardak içince kafayı bulan ergenlerden değilim."
"Bana aptal dedi." dedi Buse, inanamıyormuş gibi. "Bana bana, Buse'ye." Derin bir iç çektiğini duydum ve hemen ardından sert bir hırlama onu takip etti. "Senin saçını başını yolarım pis üniversiteli."
Ve hurra, koca bir kaos patladı. Buse, Uzay'a saldırmış olmalı ve muhtemelen onun saçını çekiyordu. Arda mecburen beni bırakmak zorunda kaldı, onun yerini Kuzey devraldı. Gözlerimi hafif araladım, kısacık ve o anda Kuzey ile göz göze geldim. Başımda onun dışında kimse yoktu çünkü Arda Buse'yi Uzay'ın üstünden çekmeye gitmişti. Egemen aptal gibi yüz üstü yerde yatıyordu, tamamen kendinden geçmişti.
"İyi misin?" dedi telaşla, eli yanağıma dokundu ve okşadı. "Hastaneye gideceğiz, iyi olacaksın."
"İyiyim." dedim ve elinden tuttum. "Çaktırma, yalandan bayıldım. Bizi bu durumdan kurtarmam gerekti."
Tekrar gözlerimi kapattığım sırada parmağıyla göz kapağımın tekini resmen zorla açtı. Bana hala korkunç bir şey görmüş gibi bakıyordu.
"Öpücüğümden kaçmak için rol mü kestin yani?"
"Hayır aptal." diye fısıldadığım sırada Buse'nin çığlığı patladı ve gözlerim oraya doğru döndü. Arda, Buse'yi belinden yakalamış büyük bir hırsla geriye doğru çekiyordu ama Buse, Uzay'ın saçlarına öyle sıkı yapışmıştı ki bunu beceremiyordu. Buse çileden çıkmıştı ve onu kimsenin durdurabileceğini sanmıyordum. Aslında ben belki durdurabilirdim ama yapmayacaktım çünkü Uzay'ın dayak yemesini istiyordum. Ben yapamıyorsam Buse yapabilirdi.
"Seni öpmemi istemiyor musun?" diye sorarak çenemden kavradı ve bakışlarımı üzerine çekmek için zorladı Kuzey. Ona baktığımda gerçekten üzgün olduğunu ama bir yandan da öfkelendiğini gördüm. Bunu düşünmüş olması açıkçası fazla acınasıydı.
"Hayır." diye tekrarladım. "Arda'yla çatışmamak için yaptım."
"Bu onu neden alakadar ediyor?" diye sorduğu sırada Arda'nın sesini duydum. Al işte, yakalanmıştım. "Asya?" Buse'yi bırakmış olmalı ki kısa sürede yanımda belirdi. Beni Kuzey'in kollarından resmen zorla aldı. "İyi misin? Başın mı dönüyor?"
"İyiyim." dedim zoraki, kaşlarım ister istemez çatılmıştı. "Öyle bir an kendimden geçtim, başım döndü sanırım evet."
"Hastaneye gidelim." Beni kucağına alıp kaldırdı. "Doktor baksın, kafanı çarpmanla ilgili olabilir."
"Hayır hayır." dedim ve onun omzuna yavaşça vurdum. "İndir beni, gayet iyiyim endişelenme. Küçük bir şeydi, yemin ederim."
"Olmaz, gitmemiz lazım." Bahçede yürüdü, kapıya doğru ilerlediği anda onu çimdirdim. İnleyerek bana döndü, yüzünde bunu neden yaptığımı merak eden bir ifade vardı. Açıkçası bu ifadeyi takınmakta sonuna kadar haklıydı da ama ben bu numara yüzünden bir daha hastane çekmek istemiyordum.
"İyiyim diyorum sana." Gözlerimi büyülttüm. "İndir beni, şu Buse'yi alalım şuradan." Elimi kaldırıp ardımızda kalan Buse'yi gösterdim. İşler iyice ciddiye binmişti. Uzay haykırıyordu, Buse'den kurtulmaya çalışıyordu ama Buse o kadar sarhoştu ki muhtemelen bunların çoğunun farkında bile değildi. Öyle sıkı kenetlenmişti ki bırakmıyordu Uzay'ın saçlarını. Uzay'ın saçları da biraz uzundu, çok kolay bir şekilde kavramıştı.
Yere yatan Egemen'e baktım, yüzü tamamen çimenlere gömülmüştü. O oradan nasıl nefes alıyordu? Şu anda benden daha büyük tehlikedelerdi. Bu iki sarhoşu kurtarmalıydık...
"Uzay'ı fena patakladı, şimdi başına bir şey gelecek."
Arda'nın bedeni arkama doğru döndüğünde benim de gözler kapıya bakar olmuştu. Kafamı öne doğru çevirdiğimde Kuzey'le göz göze geldim. Üzgün görünüyordu ama sessizliğini koruyordu. Aslında sinirli bile olabilirdi. Onunla da konuşmam gerekiyordu. Sanırım artık bir şeylerin netleşmeye ihtiyacı vardı ve bu netlikten ben sorumluydum.
"Şu kız..." diye homurdandı Arda ve beni yavaşça yere indirdi. "Dur burada, sakın bir yere kıpırdama. Şunu alıp geleceğim ve sonra birlikte hastaneye gideceğiz."
"Buse sarhoş, onunla hastaneye gidemeyiz." dediğimde gözlerini devirdi. O sırada gözü Kuzey'e çarptı ve derin bir iç çekti. Yanıma yanaştı, kulağıma doğru eğildi. "Şu herif seni hastaneye götürür mü? Salak Buse'yi ayıltıp ardından gelirim."
"Götürür." dedim ve onu Buse'ye doğru ittirdim. "Hadi git, benim için endişelenme. Ben gayet iyiyim."
Bana parmağını sallarken Buse'ye doğru yürümeye başladı. "Telefonunu açık tut, sakın beni habersiz bırakma."
"Tamam." dedim ve Kuzey'e doğru dönüp elimi ona doğru uzattım. Başta anlamadı, ona ters ters bakarak yanından geçip giden Arda'ya bakmakla meşguldü ve ondan sonra direkt bana bakınca halimi garipsemiş gibiydi. Bir kez daha elimi ona doğru uzatıp parmaklarımı yanıma gelmesini istediğimi belli etmek istercesine kendime doğru çektiğimde kaşlarını kaldırdı ve usulca yanıma yanaştı. Elimi tuttu, sıkıca kavradı.
Benim dudaklarımda beliren gülümsemenin onun dudaklarında da belirmesini istiyordum.
"Beni hastaneye götürür müsün Muhittin?"
Bu onu güldürmeye yetti bile. Kafasını sallarken, "Çok iyi bir hastane biliyorum." dedi ve beni kapıya doğru peşinden çekti. Bahçeden çıkıp eve girdik ve dış kapıya ilerledik. Evden dışarı çıktığımızda bizi sokak lambalarının aydınlattığı uzun sokak karşıladı. Birlikte yürümeye başladık, ne hızlıydık ne de çok yavaş. Sessizdik ama bu sessizliğin sebebi neydi pek emin değildim. Hala elimden tutuyordu ve bu bana çok iyi geliyordu.
Onunla ilk anlarımızı hatırladıkça kendi kendime gülüyordum, bir de son zamanlarda olanları anımsadıkça içim sıcacık oluyordu. Onlarla birlikte listemi tamamlarken, eğlenceden eğlenceye koşarken ve her daim çirkeflik yaparken belki de ben bu sıcaklığı fark edememiştim. Şimdi geçmişe bakınca bütün anılarımızda bir sıcaklık görüyordum. Belki farklı davransaydım her şeyin daha da sıcak olacağı o anılar...
Birkaç sokak ilerlediğimizde uzun bir duvarın önünden geçiyorduk. Sokak ıssızdı, saat geç olmuştu ve bu çok normaldi. Kuzey tuttuğu elimden beni öne doğru çekti ve sırtımı duvara yasladı. Üzerime doğru eğildi, bir elini suvara yasladı. Dudaklarında dolanan muzip gülümsemeyi o an görebildim.
"Yarım kalmış hissediyorum." dediğinde sesinin tınısında kaybolduğumu hissettim. Derin bir nefes aldım, cesaret alır gibi. Her zaman ona karşı çirkefleşmenin bir yolunu bulan ben şimdi bunu istemiyordum. Kendimi ona bırakmak istiyordum ve bütün bunlar son anımız olacağını düşündüğümüz o andan sonra gerçekleşmişti. Ben normalde her ne kadar ondan etkilensem de yaz sonunda ayrılmak zorunda olacağımız beni bu fikirden itiyordu. Ama o son an, o andaki hisler beni tamamen yakalamışlardı. Şimdi onun kollarının arasında kaybolmak, dudaklarını dudaklarımın üzerinde hissetmek istiyordum.
Bu konuda hiç bu kadar arsız olmamıştım. Öpüşmek benim için hiç büyük bir şey olmamıştı ama şimdi anlıyordum ki öpüşmek sıradan insanlar öpünce büyük bir şey değildi. Kuzey beni öpünce ben başka bir evrene ışınlanıyormuş gibi hissediyordum. Sanki zamandaki her şey duruyordu ve sadece biz hareket ediyorduk. Biz ve hislerimiz, biz ve dudaklarımız, biz ve içimizdeki kelebekler.
"Nedense ben de." dediğimde dilini dudaklarının üzerinde yavaşça gezdirdi. Bunu izledim, göz göre göre bunu yaptım. Hatta onu tekrar ettim, dudaklarım sanki o anda kurumuştu. Onu tekrar etmem hoşuna gitmiş olacak ki gülümsemesi büyüdü.
Elini uzattı ve belimi kavradı. Parmakları belimde, tişörtümün açıkta bıraktığı tenimde dolandı. Kalbim bu anda neredeyse yerinden çıkacaktı, o kadar hızlı atıyordu. Bütün kötü hislerim uçup kaybolmuşlardı, ben sadece şu an yaşadığım hisleri düşünebiliyor ve onların içinde yoğunlaşabiliyordum.
"Düşüncelerin..." dedi, başını hafif yana eğdi ve gözleri dudaklarımdan gözlerime doğru usulca kaydı. "Değiştiler mi?"
Parmaklarının tamamı kavradı belimi ve arkaya doğru kaydılar. Sonra beni belimden kendine doğru çekti ve kendine bastırdı. Her zamanki Asya olamıyordum artık. O Asya hisleri açığa çıktığı anda ölmüştü. Artık hislerine kapılmış, daha minnoş bir Asya vardı. Bu Asya'dan memnun muydum bilmiyordum ama bu hislerden memnundum.
"Sence?" diye sorduğumda bu kez başını diğer tarafa doğru eğdi, yüzü gittikçe yüzüme yaklaşıyordu. Sanki benimle, hislerimle oynuyor gibiydi. Her saniye heyecanım daha da artıyordu. Yükseliyordum, yükseliyordum ve yere çakılacak olursam benimle birlikte herkes yere çakılırdı.
"Bence artık tamamlanmamızın vakti geldi."
"Tamamlanmak?" diye sorduğumda yutkundu, dudaklarımızın arasında sadece santimler vardı şimdi. Nefesleri yüzüme çarpıyordu, muhtemelen benimkiler de onun yüzüne çarpıyordu. "Tamamlanmak."
"Nasıl?"
"Dudaklarını her öpmek istediğimde öpebilmek, sana her dokunmak istediğimde özgürce dokunabilmek ve seninle böyle yakınlaşmak için yalnızlığı kovalamak istemiyorum."
"Nasıl olacak?" diye sorduğumda dudağı bir anlığına dudağıma değdi ama saliseler kadar kısaydı. "İlla bir isim koymak gerekiyorsa, sevgilim ol Asya Soylu." Sonra dudağının kenarını kıvırırken gözlerime baktı. "Cevabını kelimelerle vermek zorunda değilsin."
Kelimelere ihtiyacım yoktu, bunu biliyorum. Tek bir hareketimle bütün cevaplarımı dile getirmiş kadar olurdum. Ama bir sorun vardı, bu cevabın sonuçları çok ağırda olabilirdi, harika da olabilirdi. Henüz Arda ile konuşmadan böyle bir şey yapmanın me gibi sonuçları olurdu bilmiyordum. Ya Arda'nın geçerli bir sebebi varsa? O zaman ne yapacaktım?
Kuzey'in dudaklarına döndü bakışlarım. O an onları ne kadar da fazla arzuladığımı fark ettim. Hep bir yaz aşkı istemiştim, saçma insanlar da bunu aramaya bile kalkmıştım. En başından beri yaz aşkım yanımdaydı ve ben onu daha yeni görüyordum. Şimdi yaz aşkıma karşılık verme zamanı olmalıydı.
Sonuçlarını daha sonra düşünürdüm.
Küçük bir hareketle dudaklarım, Kuzey'in dudaklarındaydı. Gerisi onun marifetiydi. Beni tamamen duvara yasladı, dudaklarım onun dudakları arasında dans ederken parmakları çıplak tenimde dolandı. Bunu istiyordum, Kuzey ile bu hisleri paylaşmak ve mutlu olmak. Mutluluğum daim olmalıydı, belki de Bodrum'dan bile öte olabilirdi. Şimdi öğrenemezdim bunun cevabını biliyordum. Önce Kuzey'i tanımalıydım, sonra o beni gerçek mana da tanımalıydı. Sonra gelecek çizilirdi ve biz sadece bu anda kalmalıydık.
Anda kalırsak, bu hiçbir zaman sona ermezdi.
Onun dudaklarında, o benim dudaklarımda ne kadar zaman geçirdik bilmiyordum. Dediğim gibi sanki bütün zaman durmuştu ve sadece biz vardık. Bu hisler nasıl da bu kadar hızlı kabarıyordu ve benim gözüme giriyorlardı bilmiyordum. Tek bildiğim artık bu hisleri durduramayacağımdı ve aslında durdurmak da istemiyorum.
Bizi zamandan sıyıran, hatta yüzüme bin tane tokat yemişim gibi hissettiren şey ise çok daha feci olmuştu. Karnımdaki kelebekleri sanki tokatlayarak bayıltmışlardı, öyle berbat bir histi.
Arda'nın sesi, karnımdaki bütün kelebeklerin katili olmuştu.
"Asya." dedi, sönük bir sesle. Ellerim bu sesle birlikte o kadar hızlı hareket etti ki Kuzey'i bir hışımla göğsünden ittirdim. Onun şok olmuş suratına ise sadece birkaç saniye bakabildim. Sokağın ortasında, bize doğru bakan Arda ile göz göze geldiğimde stresten patlamak üzereydim. Neden böyle oluyordu, neden Arda'nın bunu öğrenmesinden bu kadar korkuyordum bilmiyordum.
"Arda." dediğimde gülümsemeye çalıştım. "Biz de hastaneye gidiyorduk."
"Hastane?" dedi sorarcasına, o sırada arkasında Buse belirdi. Hala sarhoştu ama buna rağmen gördüğü manzarayla o da şok olmuş gibi görünüyordu. Elini Arda'nın omzuna attı, ondan destek alarak ayakta durmaya başladı.
"Asyaloji." dedi gülerken, Arda'nın yanından ayrıldı ve bize doğru yürümeye başladı ama o kadar savsak hareketler yapıyordu ki sanki her an yere yapışacaktı. "Yoksa sen aşık mı oldun benim biricik kankam." Yanıma vardığında omuzlarımdan tuttu ve beni kendine doğru çekti. Yanağıma sulu bir öpücük bıraktığında neredeyse onu tokatlayacaktım. "Kuzey'e bir de." Esaslı bir kahkaha patlatıp Kuzey'e doğru döndü ve gözlerini sinsice kıstı. "Sen mimlisin ama."
"Ne mimlisi?" diye sorduğumda Buse bana doğru dönerek omuzlarını silkti. "Aşkım seni bu hale kim getirdi?"
"Kimse." dedim sertçe. "Bir kaza oldu."
"Bir kaza oldu." diye tekrar etti Arda, bize yaklaştı ama o kadar sert davranıyordu ki bu hareketleri gittikçe garipleşiyordu. "İkincisi bir kaza değildi. Ya o dönme dolaptan düşseydin? Eğer o kazayı geçirdikten sonra direkt hastaneye gitseydiniz bunlar olmayacaktı. Senin hayatını riske attı."
"Ben onun hayatını riske atmadım." diye bağırdı Kuzey. "İyi olduğunu sanmıştım."
"Sanmakla olmuyor bu işler." diye bağırdı Arda, şimdi burun burunalardı. "Asya'nın kılına zarar gelse hesabını sorarım ben. Onun canı yandı ve sen saçma salak romantik dakikalar geçirmek için onu o dönme dolabın tepesine çıkardın. Orada kendinden geçti ve sen de biliyorsun ki bu onun canını hiçe saymaktı."
"Onu bununla suçlayamazsın." diye bağırarak araya girdim. "Ben istedim Arda. Ben iyi olduğumu söyledim, ben dönme dolaba binmek istedim. Orada bayılmak planlarımın arasında olmadığı için Kuzey'i suçlayamazsın."
"Sadece bu mu?" diye bağırarak bana döndü Arda, ilk defa bana bu kadar sert çıkışıyordu. "Yaz boyunca sana yaptıklarını bilmediğimi mi sandın Asya? Sen Buse'ye ağlandığında bütün bunlardan habersiz kaldığımı mı sandın? Biz niye buraya erkenden geldik sanıyorsun sen?"
"Ne yani..." Buse'ye döndüm. "Sana anlattıklarımı ona anlattın mı?"
Buse gözlerini kıstı. "Asya bizim aramızda sır olmaz ve sen normalde bunu sorun etmezsin."
Sarhoş olmasına rağmen dibine kadar mantıklı konuşmuştu. Evet, ben bunu sorun etmezdim. Aslında niyetim Arda'nın bunu öğrenmesini sorun etmek değildi. Aslında ortada bir sorun da yoktu. Ben sadece Kuzey'in haksız ya da kötü bir yanının olmadığını anlatmaya çalışıyordum ama görüyordum ki gittikçe batıyordum. Niye böyle oluyordu, neden bir türlü doğru olanı yapamıyordum...
"Şimdi de bu mu sorun oldu?" diye sordu Arda, kırılmış gibiydi ve artık bağırmıyordu. "İnanamıyorum sana Asya. Ben buraya gelirken neleri göze aldım haberin var mı senin? Babamın kolayca yolladığını falan mı sanıyorsun? Senin için her şeyi göze aldım ben, babamla günlerce tartıştım ve gece gündüz çalıştım. Buraya gelmem mümkün değildi, bunu biliyordun. Ama sen gelmişsin saçma bir duygunun peşine takılmışsın ve bizi görmezden geliyorsun."
"Ben bunları bilmiyordum." dediğimde Arda başıyla onayladı. "Bilmeni istemedim, tatili mahvetmeyi de. Ben hala her gün babamla kavga ediyorum, her gün burada biraz daha kalmak için onunla konuşuyorum. Belki de hata ediyordum."
Geriledi ve kafasını iki yana salladı. "Daha fazla bunu yapmayacağım. Sabah ilk uçakla İstanbul'a dönüyorum."
Ona cevap bile vermemi beklemeden ardına döndü ve yürümeye başladı. Onun peşinden gideceğim anda Kuzey kolumdan yakaladı ve bunu durdurdu. Bunu gören Buse gözlerini devirirken bana doğru döndü ve ellerini yeniden omuzlarıma yerleştirdi.
"Sen Arda'yı merak etme, celallendi yine. Önce buradaki meseleni hallet, sonra eve gel konuşuruz. Sonuçta hepimiz biliyoruz ki arkadaşlığımız herkesten ve her şeyden daha üstündür."
Cümlesinin sonlarına doğru bakışları kısa bir anlığına Kuzey'e doğru dönmüştü. Sanırım ayılıyordu ve aslında bu iyiydi. Söylediklerine sonuna kadar katılıyordum, hiçbir şey arkadaşlığımızdan üstün değildi. Hiç kimse bunu ezip geçemezdi.
"Evet." dedim başımla onaylarken. "Bunu halledeceğiz, lütfen Arda'ya bunun doğru olmadığını anlat."
"Asya." dedi ve bana yaklaşıp sıkıca sarıldı. "Arda haksız değil."
O anda daha büyük bir tokat yemiştim. Bütün bunların olduğuna inanamıyordum. Arda'nın öfkesinden kaynaklandığını sanıyordum ama Buse de onunla aynı fikirdeydi. Ben neyi göremiyordum? Ya da daha doğrusu, onlar neyi göremiyorlardı?
Buse benden ayrıldı ve gülümsemeye çalıştı, bu çok sahteydi. Ardına döndü ve savsak adımlarıyla Arda'nın peşinden koşturdu. İkisi kısa sürede karanlığın içinde kayboldular. Ben ise arkalarından bakakalmıştım.
Bu neydi şimdi? Saçmalıktı. Tam her şey yoluna girecek, Kuzey'le aramda olanları da halledeceğim derken neydi yani? Tamam, Kuzey hakkında çok fena ileri geri konuşmuş olabilirdim ama bu çok doğaldı. Deli gibi öfkeliydim ve öfkem her yere saçılacak cinstendi. Ciddi konular asla değillerdi, Kuzey'le geçmişimizde öyle ciddi çok konu yoktu. Buse'ye ne anlattığımı bile hatırlayamıyordum hatta. Ben geçmişte Kuzey'e hep sövmüştüm!
Cidden delirecektim. Bu gecenin böyle kaoslu olabileceği aklımın ucundan dahi geçmezdi. Sonuçta benim uyanık kalmam gerekiyordu ve o tatlı dizilerdeki gibi bana minnoş davranıp uyanık tutmalarını beklerdim ama bizimkiler belli ki bunu beceremeyeceklerdi bile. Eve gidip gözlerinin önünde uyuyacaktım, belki o zaman bu aptal tavırları takınmaktan vazgeçerlerdi.
"Hakkımda nasıl bahsettin?" diye sordu Kuzey, o an başka bir tokadı tam ensemden yemiştim. Ah, gerçekten şuraya bir yere bayılacaktım.
"Bütün bunlardan önceydi, senden nefret ediyordum."
"Benden sahiden nefret ettin yani?" diye sorduğunda derin bir iç çekip ona döndüm. Bana Arda ve Buse gibi büyük bir hayal kırıklığı ile baktığına şu anda inanamıyordum. Acaba bana şaka yapıyor olabilirler miydi? Ben bütün bunlara daha mantıklı bir açıklama bulamıyordum da.
"Kuzey ne saçmalıyorsun?" diye sordum, öfkelenmiştim artık. "Gerçekten sıkıldım bu konudan. Hepiniz üstüme gelmek zorunda değilsiniz. Geçmişi kurcalama."
"Hakkımda ne söylediğini bilmek hakkım."
"Ne yapacaksın?" diye sordum, resmen yüzüne haykırmıştım. Hiç kimse şu durumda beni anlamaya çalışmıyordu bile. Daha yeni Arda ile kalbimi paramparça eden bir konuşma yaşamıştım, hem de onun gözleri önünde ama beni gelmiş geçmişle ilgili sorguya çekiyordu. Benim tahammülü olan bir insan olduğumu sanmaları ne büyük hataydı. "Sana ettiğim hakaretleri öğrendiğinde mutlu mu olacaksın?"
"Hayır." dedi sertçe. "O kadar hakaret edip nefret saçtığın insanı gerçekten sevebilir misin onu sorgulayacağım."
"Sana inanamıyorum." dedim, bu kez hayal kırıklıkları tamamen benim yüzümdeydi. "Bu söylediğin o kadar saçma ki."
"Keşke tek saçma olan bu olsa."
"Kuzey acaba kafasını çarpan ben miyim yoksa sizler misiniz?" diye sordum, resmen kavga ediyorduk. "Geçmişimiz lay lay lommuş gibi konuşma istersen. Beni sürekli uyuz ediyordun, ardından iyi cümleler konuşmamı beklemiyordun herhalde."
"En yakın arkadaşının bana nefret edeceği kadar sert ve iğrenç cümleler kurmanı beklemiyordum en azından." diye bağırdı, sertçe yutkunurken kaşlarım çatıldı. Ne söylediğimi bile hatırlamadığım cümleler tarafından yargılanıyordum. Hatırlamadığım için kendimi de savunamıyordum. O öfkeyle abartmış bile olabilirdim. "Bizim aramızdaki engelin tek sebebi sensin Asya ve bu engeli kaldıracak olan da sensin."
Bir anda arkasına döndü, yürümeye ve benden uzaklaşmaya başladı. İlk birkaç saniye olanı idrak edemedim ve arkasından bakakaldım. Bütün bunlar sahi miydi yoksa ben beyin kanaması geçirmiştim ve bu saçmalıkları mı görüyordum? Gerçekten bu kadarı olamazdı, olmamalıydı. Ben hiçbirine, hiçbir şey yapmamıştım ama sonunda suçlu olan ben mi olmuştum yani. İnanamıyordum, gerçekten.
"Kuzey!" diye bağırdım arkasından, sesimin birilerini rahatsız edeceğini umursamadan. Duraksamadı bile. "Bu saçmalığa dahil olamazsın. Her şeyi kabullenmişken bana sırtını çeviremezsin. Sana bir şans daha vermem."
Bir anda duraksadı ve ardına döndü. "Şans mı?" O da bağırıyordu. "Bu yaptığın bana bir şans vermek miydi?"
"Başka ne olacaktı?"
Yalandan güldüğünü gördüm. "Ben birbirimize bir şans verdiğimizi sanıyordum."
Derin bir iç çekerken gözlerimi devirdim. "Gerçekten bunu uzatacak mısın?"
O anda başımın uyuştuğunu hissettim, önce gözlerimi kıstım. Hemen ardından görüşüm bulanık bir hal aldı, sanki dünya dönüyordu ve bu dönüş yavaşça hızlı bir hal alıyordu. Onu görebiliyor muydum emin değildim. Elimi uzatmak ve onun beni tutmasını istiyordum. Beni tutmalı ve bir yere oturtmalıydı. Sanırım doktorun dediği şeyi şimdi anlıyordum. Bu yaptığım bayılma şakalarından tamamen farklıydı. Başım döndükçe de midemin bulandığını hissediyordum. Kusacak gibiydim ama sanki kusmak imkansızlığın da ötesindeydi.
"Uzatan taraf hep sendin." diye bağırdığını duydum, yine de elimi ona doğru uzattım. "Kırılan taraf hep ben oldum ama hiç görmek istemedin. Arda'nın tavırlarına senin için katlandım ben. Şimdi öğreniyorum ki senin yüzünden bu şekilde davranıyormuş. Bir de bana gelmiş şans verdiğini söylüyorsun. Ben bütün bunların karşılıklı olduğunu sanıyordum!"
"Kuzey..." diye mırıldandım, hiç iyi değildim. Sanki ufacık hareket etsem yere yığılacaktım. Onun görüntüsü tamamen bulanıktı ama yine de bana nefretle baktığını biliyordum. "Başım dönüyor, tut beni."
"Sana inanamıyorum." dedi, nefretle. "Buna bir kez daha kanacağımı mı sandın?"
O anda kendimi daha fazla tutamadım ve yere yığıldım. Başım dönmeye devam ediyordu, kulaklarım çınlıyordu ve nefeslerim boğuk bir hal almıştı. Ne oluyordu bana, neden iyi olamıyordum? Neydi beni bu hale getiren? Başımı gerçekten çok mu sert çarpmıştım. İyi olacak mıydım? On sekiz yaşımı görebilecek miydim? Arda ve Buse ile konuşmadan olmazdı, onlarla konuşmadan bunun bir son olmasını istemiyordum.
Son anımız olsaydı...
Son anım bu mu olacaktı?
"Hala rol kestiğine inanamıyorum!" diye bağırdığını duydum, gözlerim onun siluetini takip etti ama artık tamamen bir karartıdan ibaretti. Elimi var gücümle kaldırdım, ona doğru uzattım ama o gitti. Gittiğini gördüm, onu tam olarak seçemesem de beni burada bırakıp gittiğini gördüm.
Sonrasında zaten başım çok fazla döndüğü için gözlerimi kapattım. Kusmak istedim ama kusamadım. Derin nefesler almayı denedim, belki kendime gelirim diye ama onu da yapamadım.
Sıcak göz yaşlarımın, bu kesen tenime aktığını hissettim. Neden ağlıyordum tam olarak onu da bildiğime emin değildim. Arda'ya mı, Buse'ye mi, Kuzey'e mi yoksa kendi halime mi? Ben bunları hak etmemiştim. Kuzey tarafından burada bırakılmayı hak etmediğim gibi.
Yalancı çoban mı olmuştum şimdi?
Bunun içinde suçlanacak mıydım?
Zihnim tamamen karanlığa gömülürken artık tek hissedebildiğim kalbimdeki kırıklıktı. Tamamen kırılmıştı, paramparçaydı. Oysaki ben sadece maddelerinin peşinden koşan, eğlenceli bir kız olmak istemiştim. Arkadaşları ve sevdiği tarafından bir anda dışlanan kız olmak hiç istememiştim.
Bu kırıklığı nasıl onaracaklardı bilmiyordum ama ben burada bırakıldığım anı hiç unutmayacaktım.
***
Gözlerimi araladığımda içime derin bir nefes çekmiştim. Sanki bu nefese çok uzun zamandır muhtaç gibiydim. Gözlerimi korkuyla açma sebebimi ise hiç bilmiyordum ama kalbim bile korkak atıyordu. Bu korku sadece saniyeler sürdü. Hemen ardından sıcak göz yaşlarım yeniden yanaklarıma hücum etti. Göz pınarlarım doldu doldu, yüzüm sırılsıklam oldu.
Yanı başım bomboştu, bu kez kimse yoktu. Bir hastane odasındaydım, bundan çok emindim ama yalnızdım. Beni neden yalnız bırakmışlardı? Ben yalnız kalmak için bu kadar ne yapmıştım. Haksızlıktı.
Titrek bir nefes bırakıp yerimde doğrulmaya kalktığım anda biri yanımda belirdi. Hemen yanı başıma döndü gözlerim, odanın diğer ucundan gelen kişiye. Kumral, kahverengi gözlü, teni güneşten yanmış, uzun boylu bir erkekti. Doğrulmama yardım etti, sırtımın arkasına yastık bile koydu.
"Ben de uyanmanı bekliyordum." dedi, dudaklarını hemen ardından birbirine bastırdı. Bir süre ona bakakaldım. Onu tanıyıp tanımadığımı sorguladım hatta. Onu tanımıyordum.
"Tanışıyor muyuz?" diye sorduğumda kafasını iki yana salladıktan sonra cevap verdi. "Hayır, ben dün gece sizi eve giderken sokakta buldum. Bayılmıştınız, burnunuzdan da kan akıyordu. Telaşlandım ve sizi en yakın hastaneye getirdim. Sanırım beyin sarsıntısı geçirmişsiniz."
"Evet." dedim başımla onaylarken, elimi kafama doğru gitti. "Dün sabah bir kaza geçirmiştim de."
"Ben doktoru çağırayım, bir de isterseniz telefonunuzu açın ve yakınlarınıza haber verelim. Telefonunuz kapalıydı, kimliğiniz de yanınızda olmadığı için kimseye haber veremedim."
"Burada olduğumdan kimsenin haberi yok yani."
"Yok."
Onu başımla onayladığımda şarja koyduğu telefonumu bana uzattı. Ondan telefonu alarak teşekkür ettiğimde ise doktoru çağırmak için odadan çıktı. Herkes çok endişelenmiş olmalıydı. Hele ki dün ki kavgadan sonra eminim yokluğum yüzünden kafayı bile yemiş olabilirlerdi. Hatta Kuzey bana inanmadığı için kendini bile parçalamış olabilirdi.
Her ne kadar hepsine öfkeli de olsam onlara iyi olduğumu söylemeliydim. Kimseyi sağlığımla sınamak istemezdim. Dün yaptığım bayılma şakasından bile pişmandım zaten, hemen ardından cezasını çekmiş olsam bile.
Telefonum kapalıydı, şarjı bitmiş olmalıydı. Önce telefonu açtım, ardından bildirim yağmurunun bitmesini bekledim. En azından bir bildirim yağmuru olacağını sanmıştım. Arda, Buse, Kuzey ve hatta Egemen tarafından yapılan onlarca arama ve mesaj.
Bildirim geldi evet ama normal şekilde. i********:'dan, normal arkadaşlarımdan. Nisan'dan birkaç saçma mesaj, her şeyden habersiz bir şekilde İstanbul hakkında. Beraber olmamızı, İstanbul'u ona gezdirmemi istemişti mesajda ve yanında olmadığım için üzüldüğünü. Ben ise buna görmese bile gülümsedim, hatta gözlerim bile doldu. Ona şimdilik cevap vermedim, sonra geri arayacaktım.
Mesajlar vardı ama beklediğim kişilerden tek bir mesaj ya da arama yoktu. Ne Buse, ne Arda, ne Kuzey, ne de Egemen. Beni bir kere bile aramamışlar, mesaj atmamışlardı.
Buna ne kadar kırıldığımı kelimelerle anlatmak artık mümkün değildi. Gözlerim sanki ateşe basılmışlar gibi hızla yandılar, sanki kül oldular. Yaşlar hızla döküldü, kuruyan yüzüm saniyeler içerisinde sırılsıklam oldu. Ben hiç ağlak bir kız olmamıştım ama şimdi sanki içim kan ağlıyordu.
Neden bana bunu yapıyorlardı?
Geceden beri ortada yoktum ama bir kere bile aramak akıllarına gelmemiş miydi yani? Beni dün gece silmişler miydi?
O sırada doktor odaya girdi, yanında beni buraya getiren çocukla beraber. Bir şeylerden bahsetti, çoğunu duyamadım bile. Dün ki doktorun bahsettiği olası durumlardan biri gerçekleşmişti ve bundan sonra daha dikkatli olmalıydım. En azından bir hafta uyku düzenime, yemeğime, duygu durumuma dikkat etmeliymişim. Bunlar bile birer etkenmiş, çok garip. Belki de sıradan doktor zırvalarıydı emin değildim doğrusu.
Doktor ilaç yazıp, hastaneden ayrılabileceğimi söyleyerek odadan çıktı. Beni buraya getiren çocukla yalnız kaldım. Bir süre ikimiz de ses etmedik ama sanırım benim dolu gözlerimi görünce kendini konuşmaya mecbur hissetti.
"Aradın mı yakınlarını, geliyorlar mı?"
"Hayır." dedim direkt. "Kimseyi aramadım."
"Merak etmişlerdir, arasana."
"Yok." dedim ve derin bir iç çekerken elimin tersiyle gözyaşlarımı sildim. "Gerek yok. Teşekkür ederim bana yardım ettiğin için. Sen olmasaydın ne olurdu bilmiyorum."
"Ne demek, insanlık görevimiz." dedi ve elini ensesine doğru götürdü. "Bayıldığın yerin yakınlarında mı oturuyorsun?"
"Evet, iki sokak arkada oturuyorum."
"E iyi, kimseyi aramayacaksan seni evine bırakabilirim. Zaten eve geçiyorum, arabam dışarıda."
"Gerek yok, zahmet etme." dediğimde kaşlarını kaldırırken kafasını iki yana salladı. "Ne zahmeti, bana bir kahve ısmarlarsın olur biter."
"Tabii." dedim gülmeye çalışırken. "Hayatımı kurtarmışsın, az bile."
"İyi, kahve sözünü de aldık." Bana yaklaştı ve elini uzattı. "Hadi gel, kaldırayım seni. Ağrın varsa söyle, çıkmadan ağrı kesici yaptıralım."
Kalbimdeki ağrıyı da söküp alır mı?
"Yok." dedim ve uzattığı elini tuttum. Onun yardımıyla ayağa kalktım, ayakkabılarımı giymeme bile yardım etmişti. Hala adını bilmiyordum, bana o kadar yardım ettiği için bilmem gerekiyor gibi hissediyordum.
"Adın neydi, hitap etmek için soruyorum."
"Ogeday." dedi ve çenesiyle beni gösterdi. "Senin ne?"
"Asya." dedim ve birlikte odadan çıktık. Önce hastaneden çıkışımı yaptık, ardından hastaneden çıktık. O otoparktan arabayı getirmek için gittiğinde ben hastanenin önündeydim. Gözlerim şişmişti, etrafı görmekte zorlanıyordum. İçimde koca bir boşluk vardı ve gözlerim sürekli telefona kayıyordu. Bir yanım onlara haber vermek, beni bu hale düşürdükleri için süründürmek istiyordu ama diğer yanımda hiçbir şey söylememek, bütün bunları içimde yaşamak istiyordu.
Tam o anda telefonum çaldı ama düşündüğüm gibi Arda, Buse ya da Kuzey değildi. Annem arıyordu ve bunu gördüğümde ister istemez duygusallığım ikiye katlanmıştı. Normalde bu haldeyken açmamam, mesaj atıp geçiştirmem gerekirdi belki de ama yapamadım. En azından onun desteğine muhtaç kaldığımı hissettim.
Aramayı yanıtlayıp telefonu kulağıma yasladım. Ağlamamak için ve ağladığımı belli etmemek için büyük çaba sarf etmem gerekiyordu.
"Asya." dedi annem, sesi cıvıl cıvıldı. "Nasılsın kızım, anlat bakalım neler yaptın bugün?"
"Denize gittim." dedim, sahte sahte güldüm. "Görmen lazım anne, tenim nasıl da yandı. Oraya ırk değiştirip geleceğim sanırım."
Annem buna koca bir kahkaha patlattı. "Benim sarı civcivim." Ağlayacaktım ama hayır, ağlamamalıydım. "Seni çok özledik. Baban da yanımda, çok duygusal bu aralar."
"Öyle mi, ben de sizi çok özledim." derin bir iç çektiğimde bunun titrek çıkmasını ummuyordum. Annem bunu direkt yakaladı.
"Asya, ağlıyor musun sen?"
"Hayır ya." dedim daha da ağlarken, tutamamıştım kendimi. "Duygulandım biraz, özledim sizi."
"Hayır." dedi direkt, sesi ciddileşmişti. "Asya sen asla özlemden ağlamazsın."
"Ağlıyorum işte." dedim hıçkırıklarımın arasından. "Sizi çok özledim, evimi de. Belki dönerim erkenden."
"Arda ve Buse oraya gelmişken mi?" diye sordu, resmen afallamıştı. "Asya buna inanmamı beklemiyorsun herhalde? Ne oldu anlat bana, kim ne yaptı sana?"
"Kimse." dedim ve yutkunurken kendime gelmeye çalıştım. "Regl oldum, bu da üstüne geldi işte."
"Hiç inanmadım." dedi annem, derin bir iç çektiğini duydum. "Telefonu Arda'ya ya da Buse'ye ver bakayım, onlarla konuşacağım."
"Onlar yanımda değil." dedim elimin tersiyle yüzümü silerken. "Biri duşta, diğer, uyuyor."
"Asya." diye diretti annem. "Neyin olduğunu söylemezsen oraya gelirim, haberin olsun."
"Tamam tamam." dedim hemen, yapacağını biliyordum çünkü. "Ben dün bir kaza geçirdim."
"Ne kazası!" diye çığırdı birden, ardından babamın sesi duyuldu. "Neyin var Asya, iyi misin kızım?"
Ben bunu önce arkadaşlarımdan duymak istemiştim. Bu konuda o kadar yalnızdım ki belki de annem ve babamdan bunun desteğini görmek bana iyi gelirdi. Kendimi önemsiz, bir çöp parçası gibi hissetmiştim. Ben elmas olandım, her daim. Şimdi bana böyle hissettirdiklerine inanamıyordum.
"Lunaparkta kafamı çarptım, bayıldım. Beyin sarsıntısıymış ama şimdi iyiyim, merak etmeyin. Küçük bir şeydi."
Bir süre telaş yaptılar, doktorla bile konuşmak istediler. Fakat onları ikna ettim, sakinleştirdim ve iyi olduğuma da inandırdım.
"Neyse..." dedim, Ogeday'ın geldiğini görmüştüm çünkü. "Ben yemek yiyeceğim, sonra konuşuruz olur mu?"
"Olur kızım." dedi babam ama o sırada annem lafa atladı. "Sen baygınlık geçirdiğinde Arda ve Buse bize niye haber vermedi?"
O anda cümlelerim tükendi. Dün de söylememişlerdi ve aslında bu mantıklı olandı. Onları telaşlandırmak istememişlerdi. Şimdi ise yanımda değillerdi, bundan haberleri bile yoktu.
"Ben telaşlanmanızı istemedim." dedim ve annemin söylenmelerine rağmen telefonu kapatmayı başardım. Ogeday arabaya binmemi bekliyordu. Arabaya yaklaştım ve kapıyı açıp bindim. Kısa sürede yola koyulduk. Bir süre ikimizden de ses çıkmadı. Normalde olsa müzik açmasını ister, şımarır ve son ses müziğe eşlik ederdim ama o anda tek kelime dahi kurasım gelmemişti. Enerjim tamamen çekilmiş durumdaydı. Sanki gittikçe çöküyordum ve benim bu hayatta nefret ettiğim en büyük şey buydu.
Kendimi toparlamalıydım, eve düzgünce girmeli ve hiçbir şey belli etmemeliydim. Onların omuzlarına birer yük eklemeye lüzum yoktu. Acımı çekmiştim bitmişti. Beni bu yüzden affetmelerini de istemezdim. Her ne kadar içim kan ağlasa da ve suçsuz olsam da. Beni bütün gece yalnız bırakmayacaklarına söz verip yalnız bıraksalar da. Suçlasalar, bağırsalar, çağırsalar ve bayıldığıma inanmasalar da.
"Ailenle mi yaşıyorsun?" diye sordu Ogeday, gözleri yoldaydı. "Hayır, arkadaşlarımla ev tuttuk. Burada yaşamıyorum."
"Öyle mi, nerelisin?"
"İstanbul da yaşıyorum, tatil için geldik."
"Güzel." dedi, kafasını salladığını gördüm. "Burada genelde yaşamazlar zaten."
"Sen?" diye sordum. "Burada mı yaşıyorsun yoksa tatil için mi geldin?"
"Buralıyım." dedi ve gülümsedi. "Doğma büyüme. Ama üniversite için İstanbul'da yaşıyorum bir süredir. Yazları ailemin yanına dönüyorum."
"Güzelmiş." dedim ve gözlerimi camdan dışarıya çevirdim. Eve gidip yatmak istiyordum, midem açlıktan kazınsa bile tek istediğim buydu. Ne biriyle konuşmak, laf anlatmaya çalışmak ne de başka bir şey istiyordum. Zaten kimse beni anlamaya çalışmazdı, bu artık çok netti. Benim de şu durumda birine kendimi anlatacak halim yoktu.
Dün bayıldığım sokaktan geçtik, ardından kısa sürede benim evimin önüne geldik.
"Her şey için sağ ol, bana çok yardımcı oldun."
"Ne demek." dedi ve kapısını açıp indi, ben de arkasından indim. "İnmene gerek yoktu."
"Sorun yok, içeri sap salim girdiğini göreyim ben ne olur ne olmaz. Her an bayılabilirsin."
Güldüm, zoraki de olsa. "Yeniden teşekkürler."
Eve doğru döndüğüm sırada evin kapısı açıldı ve elinde bavuluyla Arda çıktı. Peşinde de Buse, ama onun bavulu yoktu. Önce Buse ile göz göze geldim, beni görünce gözleri büyüdü. Hemen ardından Arda ile, beni görünce kaşları çatıldı. Gözleri yavaşça ardıma kaydı, muhtemelen Ogeday'a.
Tam o anda, sanki hayat yüzüme gülmek için çaba sarf ediyormuş gibi Kuzey ve Egemen kendi evlerinden çıktılar. İstemsiz ses doğru dönmüştüm ve o anda Kuzey ile göz göze gelmiştim. Önce beni gördü, gözleri kısıldı ve hemen ardından ardımda kalan Ogeday'ı gördü, kaşları aynı Arda gibi çatıldı.
Kendimi büyük bir kaosun ortasında hissettim.
"Siz birlikte değil miydiniz?" diye sordu Arda, sertçe. Ona doğru döndüğümde şüphe dolu bakışları benimle Kuzey arasında gidiyordu.
"Hayır." dedi Kuzey, aynı sertlikte. "Asıl siz birlikte değil miydiniz?"
"Hayır." dedi Arda da ve ikisinin bakışları da ardımda kalan Ogeday'a döndü. O anda ise Ogeday'ın, daha doğrusu her şeyden habersiz olan Ogeday'ın sesi duyuldu.
"Selam, ben Ogeday."
Çatılan kaşlar, sorgulayıcı bakışlar ve tamamen ortaya dökülen suçlamalar. Her iki tarafında o anda her şeyi yanlış anladığını biliyordum. Bunu gözlerinde görüyordum ve bu gördüklerim beni bir kez daha yıkmaya yetmişti de artmıştı. Benim dünden beri ortalıkta olmadığımdan habersiz şimdi suçlayıcı bakışlar atıyorlardı ve ben bu bakışların cezasını onlara kesecektim.