Kuzey yanımdan gitmişti ama alışveriş merkezinden gitmemişti. Kafeden ayrılıp eve geçmek için alışveriş merkezinin çıkışına ilerlediğimde onu kapıda beni beklerken bulmuştum. Ona sinsi sinsi sırıtsam bile o bana resmen somurtuyordu. Bu yüzden ona yüzümü buruşturdum, burun kıvırdım.
Elimdeki poşetleri bana sormadan almıştı, ona karşı çıkmama izin bile vermemişti. Ben de zaten sesimi çıkarmamıştım, çıkarırsam muhtemelen yine kavga ederdik ve ortalık kaostan geçilmezdi. Onunla bir kaosun ortasına düşmek ve ortalığı yakmak beni bozmazdı ama akşam parti vardı, onunla daha fazla didişip partiyi riske atamazdım.
Alışveriş merkezinden çıktığımızda ben onun arkasında kalıyordum. Bir taksi durdurdu ve elindekileri bagaja yerleştirip ön tarafa geçti. Gözlerimi devirerek arka tarafa bindim, taksi kısa sürede hareket etti ve yola koyulduk. Eve kısa sürede varmıştık. Sokağa girdiğimizde ters ters Kuzey'e bakıyordum, bana göz ucuyla bile bakmamıştı ve suskunluğunu koruyordu. Bana epey sinirlenmişti.
Taksi durduğunda dudaklarımda yeniden munzur bir gülümseme hayat buldu. Çünkü yine bir sinsilik peşindeydim. Taksinin kapısını açtım ve inmeden önce elimi öne doğru büyük bir imayla uzattım.
"Buyurun, siz ödeyin Muhittin Bey." dediğimde bana doğru usulca döndü ve keskin bakışlarını üzerime dikti. Şimdi bana tamamen öfkeyle bakıyordu ama hiç umurumda değildi.
Parası olmadığını bildiğim için elimi cüzdanıma atacaktım ki bir anda cebinden para çıkarıp taksici abiye uzattı. Dudaklarındaki munzur gülümsemeyi gördüğümde bu kez ona öfkeyle bakan bendim. Demek taksiyi akıl edip parayı kenara ayırmıştı. Sinsi şeytan. Oysaki taksiyi de ödeyip onun sinirleriyle oynamak istemiştim.
Taksiden indiğimde Kuzey de arkamdan inmişti. Bagajdan poşetleri aldığında benim evime doğru gelip, en azından kapıda bırakacağını düşünmüştüm ama hayır, direkt kendi evine doğru ilerliyordu. Bu çocuk benden çok fen dayak yiyecekti ama henüz haberi yoktu.
"Kuzey o poşetlere bu evde ihtiyacım var." diye arkasından hayıflandığımda bana göz devirip somurtarak kendi evine girdi ve kapıyı ardından sertçe kapattı. Ben de ona yetişmek için koşarak içeri girdim ve evin içinde resmen Flash hızıyla koşup bahçeye çıktım. Benden istediği gibi kaçabilirdi, yan yana evlerde ve ortak bahçeyle yaşadığımız sürece bunu beceremezdi. Bahçeye çıktığımda Kuzey de çıkmıştı. Bana ters bir bakış atarak poşetleri yere bıraktı.
Nefes nefese bir biçimde elimi belime koyarak onu işaret ettim. "Acaba somurtkan şirin rolünden çıkıp neşeli şirin olur musun? Sana bugün bolca ihtiyacım var ve somurtman işime gelmez."
Kuzey elinde yeni gördüğüm şapkasını kafasına ters bir şekilde takarak poşetleri işaret etti. "Şanslı günündesin, bugün somurtkan değil de öfkeli şirinim! Şimdi poşetleri boşaltmaya başla istersen yoksa parti sensiz başlar."
Ona somurtarak yanına gittim ve kafasındaki şapkayı alıp kafama taktım. "Öyle mi? O zaman şapka bende kalıyor Muhittin."
Gözlerini kısıp elini şapkaya doğru attığında eğilip kolunun altından arkasına geçtim ve yerimde zıplamaya başladım. Bana döndüğünde gülerek, "Aa yoksa kafana güneş mi geçer Muhittin?" Onunla alay etmek o öfkeliyken her zamankinden daha eğlenceliydi. "Merak etme eminim ki beyin fonksiyonların daha fazla yanamaz."
Yanağının içini ısırarak ellerini beline koyduğunda tek ayağımla çimenler üzerinde daire çiziyordum. "Asya hadi ver şunu. Zaten hiç yakışmadı." dediğinde daire çizmeyi kesip şapkayı çıkardım ve bu seferde ters taktım. Onun laflarına kanacak değildim, bir kere bana her şey yakışırdı. "Hadi oradan, karşında saf mı var senin? Arda'nın şapkalarını yürüten kıza bunu mu söylüyorsun?"
Kaşlarını çatıp üzerime doğru atıldığında yana doğru öyle çevik bir hareketle kaçtım ki Kuzey'in elleri boşluğu yakaladı ve yere doğru uçuşa geçti. Kenarda onun düşüşünü izledim.
"Şu salak Arda her kimse..." dedi ve düştüğü yerde doğruldu. "Umurumda değil." Sesi hırlar gibi çıkıyordu, öfkeden deliye dönmüştü Muhittincik. "Ver şu şapkayı Asya!" diye bağırdığında onun bu çıkışına önce burun kıvırdım, hemen ardından sahte bir tavırla dudak büzdüm. Şapkayı kafamdan çıkardığım sırada o ayağa kalkmış üstünü silkeliyordu.
"Tamam, şimdi alındım." dedim ve şapkayı ona doğru fırlatarak arkamı döndüm. Sonra poşetlerin yanına eğilerek tek tek çıkarmaya başladım aldıklarımızı. Gerçekten çok fazla şey almıştık. Eminim bunlarla en az beş parti daha verebilirdik. Benim eli bolluğum değildi, en azından bu seferlik. Kuzey çok fazla şey almıştı, bilgili diye ona bırakmıştım ama bu kadarı da şimdi bakınca çok fazlaydı.
"Hey, tamam özür dilerim. Öyle demek istememiştim."
Kuzey'in sesini duyduğumda göz devirerek ağaca asmak için aldığım fenerleri elime aldım. Sonra ayağa kalkarak ağaca ilerlediğimde peşimden geldiğini ayak seslerinden anlayabiliyordum. Yine de onu duymazdan ve görmezden gelmek niyetindeydim. Alınmıştım işte, bana ne.
"Bak sadece... of özür dilerim işte." Bebek gibi sızlanışını duyduğumda sırıtasım gelse de trip atma işlemimi bölemezdim. Fenerlerden iki tanesini açarak ağaca doğru tuttuğumda çok tatlı bir ağaç olacağını biliyordum. Kendi kendime onay vererek arkamı döndüğümde bana elleri belinde kaşları hafif çatık, ağzı yarım açık bir halde bakıyordu. Hala öfke saçıyordu beyefendi. Oysaki ben kalbi kırık bir kızdım...
Yanından geçmeye kalktığımda elini önüme koyarak şapkasını kafasından çıkarıp kafama ters bir şekilde taktı. "Bak sadece kıskandım. Tamam mı."
Bunu söyledikten sonra derin bir nefes aldı ve saçlarını karıştırarak önüme geçti, omuzlarımdan tuttu. Kafasını bana doğru eğerek tam gözlerimin içine baktı. "Bildiğini, anladığını ve anlamazdan gelmeye çalıştığının farkındayım. Ama görüyorsun, senin yanında normal olamıyorum Asya. Seninle bütünmüşüm gibi hissediyorum. Her ne kadar bazen sinirden geberecekmiş gibi dursam da arkamı döndüğümde yüzümde bir tebessüm beliriyor. Sence bu sadece arkadaşlık mı? Söylesene."
Gözlerimi ard arda defalarca kırpıştırırken kalbim düm tek tek çalmaya başlamıştı. Söylediklerinin ne kadarını ciddiye almalıydım emin değildim fakat şuan biri gelmezse ne diyeceğimi bilmiyordum. Onun hakkında yeterince düşünmüş müydüm? Belki de çok daha fazlasını. Uzun zamandır, Kuzey bana karşı değiştiğinden beri düşünüyordum ve bununla zihnimde ve kalbimde büyük bir savaş veriyordum.
Şimdi bana bunu sözlü bir şekilde itiraf etmişti. Bu itiraf benim nefeslerimi kesecek kadar kuvvetliydi. Ondan bunu sözlü ya da sesli bir şekilde söylemesini hiç beklemiyordum ve aslında en çok da buna güveniyordum. Sözlü ve sesli olmazsa, sadece bir ihtimalden ibaret olursa her şey daha kolay olur diye düşünmüştüm.
Biz artık birbirimizin yanında eskisi gibi normal olamıyorduk, farkındaydım. Ben bunun için çabalıyordum, onun aksine normal olmayı deniyordum ama bir türlü olmuyordu. Kuzey benim normal olmamı engelliyordu.
Ve o anda...
"Hah, geldiniz mi?" dedi önce. "Biz de markete kadar gitmiştik."
Egemen'in sesini duyduğumda içimden direkt halay çekmeye başlamıştım. İçten içe çok fena rahat etmiştim çünkü ona bir cevap verecek kadar hazır hissetmiyordum. Ne cevap vermem gerektiğini bile bilmiyordum ki. Onun karşısında eveleyip geveleyerek bir cevap vermiş olmazdım. Bundan kaçmak, en azından kaçmak için bir fırsatın ucundan tutmak şimdilik en iyisiydi.
Kuzey'in yanından geçip onların yanına gittim. "Biz de yeni geldik zaten. Ağacı nasıl süslesek diye düşünüyorduk."
Nisan yanıma geldiğinde kulağıma doğru eğilerek, "Sizi gördüm." dedi. Ona yandan yandan ölümcül bakışlar atarak Egemen'in yanına gittiğimde içimde kıpır kıpır bir şeyler dolanıyordu sanki.
Murat da bahçeye çıkıp, "Hadi işe koyulalım zamanımız daralıyor." dediğinde Kuzey bir hışımla yanımdan geçti. Hatta o kadar hızlıydı ki rüzgarıyla sarsıldım diyebilirdim. Bir anda eve girdi, kimseye tek bir kelime dahi etmedi.
Biliyordum, hatalıydım. Ona en azından bir cümle kurmalı, tatmin edecek bir cevap vermeliydim. O bunu hak ediyordu. En azından bunu sonra konuşabileceğimi söyleyebilseydim belki de bu kadar fevri davranmazdı. Yine de bunu dile getirip peşine takılmak istemiyordum, dikkat çekmememiz gerektiğini düşünüyordum.
Herkes onun bu tavrına şaşırsa bile kimse bir şey söylemedi. Belki de tahmin etmişlerdi, emin değildim.
Egemen görev dağılımı yapmaya başladığında sadece onu dinlemek ile yetindim. Nisan'a kendisi ile beraber evin içini dekore etme işini vermişti. Murat'a içecek ve müzik kısmını halletmesini söylemişti.
"Ee Asya sen de Kuzey ile birlikte bahçeyi yaparsın." dediğinde ona kocaman olmuş gözlerler baktım. "Şaka mı yapıyorsun?" dediğimde bana kafasını iki yana sallayarak sırıttı. Bunu planlı bir şekilde yaptığı o kadar belliydi ki ağzına bir tane çarpmak istiyordum. Kuzey'le bir arada iş yapmak mı! Allahım sana geliyorum, tutun beni...
Ben Egemen'e sövüp saydıramadan, onu tekmelerimden nasiplendiremeden Nisan, bahçeye somurtarak çıkan Kuzey'i işaret etti ve, "Hadi size kolay gelsin." diyerek Egemen'in kolundan yakaladı ve beraber içeri koşarak girdiler. Bence de koşmalılardı çünkü elime bahçe tırmığını almıştım. İkisi resmen bana karşı birlik olmuşlardı. Biri yetmiyordu şimdi ikisiyle uğraşacaktım.
Murat, olanlardan en az haberdar olandı. Bu yüzden bize garip garip baksa bile bir şey söylemedi, en azından beni bozuntuya vermedi ve sessizce içeri girdi. O da gittiğinde Kuzey'le bahçede yalnız kalmıştık. Şu an çitlerden fırlayan bir Uzay'a bile razıydım ben. Lakin ne bir Uzay vardı ne de beni bu durumdan kurtarabilecek başka bir şey.
Kuzey'e bir şey söyleyemeyeceğim için yavaşça yutkunarak gözlerimi etrafta gezdirmeye başladım. Ondan kaçmak istediğimi belli etmek istemiyordum ama söylediklerinden sonra, hele ki ona bir cevap bile verememişken normal olamıyordum. Ah, normal olamamaktan çok sıkılmıştım. Artık Bodrum'a ilk ayak bastığım gün ki Asya Soylu olmak istiyordum, bunun için her şeyimi verebilecek durumdaydım. Bir taraflarım tutuşmuştu tabii.
Kuzey yüzüme dahi bakmadan, "İstemiyorsan ben tek başıma yaparım." dediğinde gözlerimi kıstım. Normalde olsa o sarı saçlarına yapışmanın hayallerini kurardım ama şimdi onun suyuna gitmem gerektiğini düşünüyor, en azından öyle hissediyordum.
"Kuzey, bak beni yanlış anlıyorsun." dediğimde yanımdan geçerken bana gözlerini devirdi. Hatta bunu o kadar belirgin yaptı ki ağzına çarpmamak için kendimi kasmam gerekmişti. "Ben anlayacağımı anladım."
Ona içten içe söverken merdiven alıp ağacın altına koyduğunda fenerleri alıp yanına gittim. "Beni dinlemeden hüküm veremezsin."
Merdivene çıktığında ona elimdeki feneri uzattım. "Konuşmadın ki dinleyeyim. Her zamanki gibi kaçtın."
Feneri alıp ağaca bağlamaya başladığında nefesimi sabır dilercesine dışarı bıraktım. "Çünkü o sırada Egemen ve Nisan gelmişti."
Ona yeni bir fener uzattığımda alıp yüzüme baktı. "Bana içinden birinin gelmesi için dua etmediğini söylersen seni dinlerim." dediğinde kaşlarım kalktı. İç sesimi falan mı duyuyor acaba bu. Ses bir iki...duyuyor musun?
Bana sabit bir ifade ile bakmaya devam ettiğinde duymadığını anlayarak, "Söyleyemem." dedim, dalga geçercesine güldü ve işine devam etti. "Hey gülme!"
Feneri takıp bana hızlıca döndüğünde afalladım. "O zaman benim elime seni ciddiye alacağım bir şey ver!" dedi ve merdivenden inip karşımda durdu. "Sen her bana sırt dönüşünde ben senden kaçtım. İstemediklerime gittim. Sana sinirlendim. Ama sonra sen ne yaptın. Gelip bir gülüşünle, bir şakanla her şeyi düzelttin. Yine sana geldim ve sen bunları asla fark etmedin çünkü beni bir kez bile ciddiye almadın! Şimdi söylesene ben ne yapayım?"
Artık gülmek için sebep bulamıyordum. Hatta kendimi aptal gibi hissediyordum. Bazı şeyleri kabul edemediğimi biliyordum ama bu sefer yanlış atı oynuyordum sanırım. Onun bu kadar öfkeleneceğini... Daha doğrusu bu kadar gerçek öfkeleneceğini hiç düşünmemiştim. En azından içinde birazcık şaka, dalga olurdu ama yoktu. Kuzey'in ki saf öfke, hatta baya kırgınlıktı ve sorun şu ki ben ilk kez onu bu kırgınlık ve kızgınlığında haklı buluyordum.
Kendi düşüncelerimde boğulmaya o kadar dalmıştım ki ona bir cevap vermek için saniyelerimin olduğunu düşünemedim bile. Bu ise onu daha da öfkelendirmişti. Dudaklarında sahte bir gülümseme belirdi, sanki gülümsemeleriyle bana tokat atıyor gibiydi.
"Demek bazen susabiliyormuşsun, hem de aslında tek konuşman gereken zamanda."
Bana yine laf çakarak yanımdan geçip gittiğinde ağaca ilerleyerek bir tekme attım. Sonra acıyla kıvranarak yerimde zıplamaya başladığımda asla zamanında gelmek bilmeyen Uzay'ın sesini duydum.
"Salak olduğunu söylememe gerek var mı?" diye sorduğunda o bile o kadar haklı geldi ki somurtmadan edemedim. "Hayır, maalesef ki biliyorum." Kendimi yere, çimenlerin üzerine bırakıp, "Ben tam bir salağım." diye hayıflandım.
O beni onaylarken bir süre yerde, sırt üstü yattım. Her an daha da dibe batıyordum ve kötü tarafı, herkes bunun farkındaydı. Ben asla bu kadar dipte olmamıştım. Hem Buse ve Arda'yla konuşup içimi dökemiyordum, hem de burada herkesin içinde ezilip büzülüyordum.
"Akıllı kızsın." dedi Uzay, burun kıvırıyordu. "Ama bugün tam bir salaksın."
"Seni var ya." diyerek yattığım yerde doğrulduğumda elindeki elmayı bana atacak gibi tuttu. "Sus kız, sana doğruyu söylüyoruz burada. Taş gibi çocuğu bulmuşsun, avel avel davranıyorsun. Az kendine gel, belli sen de aşıksın işte. Ona karşı bir şeyler hissetmiyor olsan bu halde olur muydun sence?"
"Mantıklı mantıklı konuşma." diyerek biraz çimen kopardım ve ona doğru attım. Fakat çimenler havaya uçtu, süzülerek yere düştüler. Ona ulaşmadı bile. "Ne aşkından bahsediyorsun sen?"
"Ay kör bile görür bunu avel."
"Seni parçalayacağım şimdi, göstereceğim sana aveli." diyerek yerden kalktığımda elmayı üstüme fırlattı ve kendini de arkaya doğru bıraktı. O çitin arka tarafına düşerken elma benim kafama gelmişti.
"İt oğlu it!" diye arkasından bağırdım. Hatta o kadar hırslanmıştım ki arkasından küfürleri yağdırmaya devam ettim. Kuzey yüzünden sessiz kaldığım her anımı, Uzay'ın arkasından küfür ederek değerlendirdim. Aslında içten içe Kuzey'e küfür ediyordum. Beni bu hale düşürdüğü için, zihnimde ve kalbimde bir savaş başlattığı için. En çok da herkes haklı olduğu için...
Dilimde küfür etmekten derman kalmadığında depresyona girmeye karar vermiştim ama sonra arkama doğru döndüğümde bir parti hazırlığında olduğumuzu idrak ettim...
Söylene söylene, ayaklarımı yere vura vura içeri girdim. İlk gözüme çarpan beraber güle oynaya iş yapan Egemen ve Nisan olmuştu. o O kadar mutlu ve huzurlulardı ki bunu görür görmez kusasım gelmişti. Ben neden böyle olamıyordum... Daha doğrusu, biz neden böyle olamıyorduk?
"Görev değişikliği." dedim, Egemen'in kolundan tutup bahçeye doğru ittirdim. "Egemen kankanın yanına gidiyorsun."
Kuzey neredeydi, ne yapıyordu bilmiyorum ama onunla bugün daha fazla bir arada kalamayacağımı biliyordum. En azından parti hazırlığında yollarımızı ayırsak fena olmazdı. Hem o da benimle daha fazla bir şeyler yapmak istemiyor olmalıydı, kaçıp gitmesinden ve ortalıkta olmamasından bunu anlamıştım.
Egemen bunu hemen kabullendi, belli ki o da Kuzey'le aramızdaki gerilimin farkına varmıştı. O bahçeye çıktığında ben onun işini devraldım. Nisan her ne kadar ağzını açıp bana lafları ardı ardına sıralayacakmış gibi olsa da sessizliğini korudu.
Ah Kuzey, ah!