Madde 14.4

1525 Kelimeler
Kuzey'le bir süre dinlendikten sonra yoldan geçen bir taksiyi durdurup Bodrum'un en büyük alışveriş merkezlerinden birine geçtik. Hava beni bayıltacak kadar sıcak olduğu için alışveriş merkezine gitmek için ısrar etmiştim. Kuzey her ne kadar çarşıya gidelim diye ısrarımı bastırmaya çalışsa da sonunda pes etmişti. Onu bu konuda da olsa yendiğim için epey mutluydum doğrusu. Alışveriş merkezine girdiğimizde bir süre kendimi soğuğun ortasında dikilirken buldum. Güneşten yanmıştım. Her ne kadar çoktan bembeyaz tenim kavrulmuş yağa dönse bile hala derimin yandığını hissedebiliyordum. Bir süre serinlemek ve kendime gelmek için öylece dikilsem bile Kuzey beni omuzlarımdan yakalayıp yürümem için ittirince maalesef yarıda kesildi. Omuzlarımı ondan kurtarıp ondan birkaç adım önde yürümeye koyuldum, pis pis bakmayı da ihmal etmiyordum. "Yakında yürümek için zahmet etmeme gerek kalmayacak çünkü sen zaten beni her seferinde bir yerden bir yere sürükleyerek götürüyorsun." "Olur Kezbanella." diye hayıflandı ardımdan, kafamı ona doğru çevirip öyle ters baktım ki gözlerini hemen kaçırdı. Bana Kezbanella dediği her an için kafasına bir çivi çaksam şimdiye öldürmüştüm.  Benden gözlerini kaçırınca baktığı yerde bir şey görmüş olacak ki içimi ürpertecek derecede sinsi bir gülüş dudaklarında belirdi. Hemen ardından koluma uzandı ve beni yine sürükledi, bu kez baktığı tarafa doğru. Beni parti malzemelerinin olduğu dükkanın birine sokmuştu. İçerisi tam bir konfetiydi, ne var ne yok her şey buradaydı. Aslında tam aradığımız yerdi ve gerekirse burada bile parti verebilirdim.  Kolumu Kuzey'den kurtarıp gözüme kestirdiğim prenses tacına yaklaştım. Onu elime aldığımda küçük bir kız çocuğu gibi gülüyordum. Her ne kadar zombilerin kraliçesi Asya Soylu olsam bile prenses tacı gördüğümde beş yaşıma geri dönebilirdim. Çocukluğumda bile savaş oyunlarını, vurmalı kırmalı her şeyi daha çok sevsem bile içten içe prensesliğimden ödün vermezdim. Zombilerin kraliçesi derdim kendime, taçlara ilgim oradan belli oluyor olmalıydı. Tacın kırmızı taşları vardı ve oldukça ağırdı. Hemen kafama taktım, bir aynanın önüne geçtim. Tamam, bu bir prenses tacı olsa bile ben kesinlikle daha fazlası olmuştum. Bir Kraliçe, hatta Hürrem'in torunu bile olmuş olabilirdim. Genlerim beni Hürrem'in torunu yapmaya yeterdi. Genellikle yabancı olduğum sanılırdı. Sarı saçlar, mavi gözler ve ortalamaya göre daha uzun bir boya sahiptim. Rus olabilirdim, kıyısından dönmüştüm. Bu yüzden Hürrem'in torunu diye ansalar gocunmazdım. Telefonumu çıkarıp birkaç poz kestim ve i********:'a hikaye olarak paylaşıp, üstüne de 'Zaman akar, Hürrem'ler değişir' yazdım. Kendi kendime bununla eğlenirken kafamdaki tacın ağırlığının yok olduğunu hissettim. Gerçekten ağırdı ve ona kısa sürede çok bağlanmıştım. Bu yüzden Kuzey onu benden alınca kendimi tacı elinden alınmış Hürrem gibi hissetmiştim. Şimdi 'Ağalar, alın bunun kellesini!' diye bağıracaktım, çok az kalmıştı. "Bak Muhittin eğer beni kıskanıyorsan söyle sana da bir prenses tacı alayım." diyerek tezgahtaki diğer taçları göstererek devam ettim. "Burada senin o koca kafan için eminim birkaç tane taç vardır. Hem bak pembesi de var." Elime pembe taşlı bir tacı alarak ona doğru tuttuğumda beni taklit eder gibi gözlerini belertti. Bu hareketine karşılık elimi karnına sertçe geçirdiğimde iki büklüm kesilmişti ama bir önemi yoktu, ne Zombiler Kraliçesi Asya Soylu acırdı, ne de Hürrem'in torunu Asya Soylu. "Bir Asya Soylu asla taklit edilemez." "Bir Asya Soylu asla taklit edilemez." diye benimle alay ederek ellerini saçlarıma götürdü ve bozmaya kalktı. Örgü örmüştüm, bozacak olursa açıp yeniden örmem gerekirdi. Onun eline birkaç kez vurarak kendimden uzaklaştırmaya kalktığımda gülerek benden uzaklaştı. Çok eğleniyordu, bu yüzündeki geniş gülümsemeden çok net anlaşıyordu.  Gözüm o sırada Kuzey'in arkasında kalan kılıçlara kaydı. Sinsice ona doğru yaklaştım, bu yaklaşımım onun gözlerini neredeyse yerinden çıkaracak kadar güçlü olmuştu. Onunla aramda sadece bir adım kaldığında bakışları önüne, bana doğru eğildi. Kabul, ondan kısaydım ama bu durumdan yakınacak değildim.  "Bunun bir bedeli olacak Muhittin Bey." dedim ve elimi yan tarafından uzattım. O anda nefesinin kesildiğine şahit oldum. Bunu fark edince kılıçlara uzanan elim istemsiz titredi. Neden nefes almayı kestin Kuzey? Bıraktığım sesli nefesle birlikte kendimi toparladım ve elime gelen ilk kılıcın sapından tutup çektim. Kılıcın sapını iki elimle sıkıca kavrayıp karşısında dikildiğimde gördüğüyle birlikte nefesini benim gibi sesli bir şekilde dışarıya bıraktı. Ne oldu Kuzey bey? Yoksa size bir şey yapacağımdan mı korktunuz? Ne yapacaksın Asya, kendine gel... "Bir bedeli olur dedim ama." dediğimde bakışları yumuşadı. "Bedelini çok güzel ödedim." "Daha bir şey yapmadım." diyerek kaşlarımı çattığımda derin bir iç çekti, dudaklarındaki munzur gülümseme gözüme çarptı. "Bu bir şey yapmamış halin işte." "Aman be." diyerek kılıcı geri çektim, yüzümü memnuniyetsiz bir tavırla buruşturmuştum. "Böyle olmaz ki, niye karşılık vermiyorsun?" "Belki de..." dedi ve başını hafif yana eğerken alt dudağını ısırdı. "Artık buna bir son vermemiz gerektiğini düşünüyorumdur." "Neye?" diye sorarak kaşlarımı çattığımda gülüşlerinin arasından arkasına doğru döndü ve bir kılıçta o çekti. "Son verdiğimizde anlarsın." "Bak ya." diyerek kılıcına vurdum. "Kelleni alırım senin Muhittin." "Hadi al." dedi ve karşılık vermeye başladı. Dükkanın içinde, ikimizin arasında bir kılıç savaşı başladı. Oradan oraya koşturuyor, savaş nidaları atıyor ve kılıçlarımızı çarpıştırıyorduk. Ne kadar süre birbirimizle savaştık, kahkahalar attık bilmiyorum ama o kadar çok eğlendik ki gülmekten karnım ağrımaya başladı.  Savaşımızın sonunu getiren benim onu bir duvarla arama sıkıştırıp kılıcımı boynuna dayamam olmuştu. Ellerini pes eder gibi kaldırdığında resmen dip dibeydik ama bu kez sorun değildi, ben yenmiştim.  "Kılıcını bırak." dedim, gözlerimi karartmıştım. "Yoksa kelleni alırım." "Hay hay Kraliçem." dedi ve bir anda elindeki kılıcı bıraktı. Kılıç yere düştüğünde gözlerimi kıstım. "Siz yeter ki isteyin, emrinize amadeyim. Bundan sonra sizin kölenizim." "Muhittin." dedim ve kafamı hafif yana eğdim. Onu yenmiş olmama rağmen gülüyor ve hiç yenilmemiş gibi davranıyordu. Sanki kazanmıştı ama neyi kazandığını anlayamamıştım. "Niye itiraz etmiyorsun, biraz yiğit ol." "Yiğit öyle mi..." dedi ve bir anlık boşluğumdan faydalanarak kılıcımı yakaladı ve beni arkaya doğru ittirip kılıcı boynuma dayadı. Şimdi aramızdaki mesafe çok daha kısaydı, bedeni bedenime çarpıyordu. "Oysaki ben sadece senin ellerinde ölmek için can atan bir adamdım." Dudaklarımdaki zafer edası kaybolduğunda onunki de kaybolmuştu. O an anladım, ne bir şey kazanmıştık ne de bir şey kaybetmiştik. Biz asla kaybedemeyeceğimiz ve belki de asla kazanamayacağımız bir duygu savaşının içindeydik. Ne olacaktı onun bu halleri, ne olacaktı benim bu hallerim. Kimdik, neydik, neyin peşindeydik... Aramızdakini ortadan ikiye bölen mağaza görevlisinin Kuzey'in yere bıraktığı kılıcı sertçe yerden alması olmuştu. Bizim üzerimize dönen bakışlarını hissettiğimiz anda ilk çekilen Kuzey oldu, ben de sırtımı yasladığım raflardan ayırdım. Sanırım kılıç savaşımız birilerini kızdırmıştı. Daha fazla mağaza çalışanlarını kızdırmamak için parti için alışveriş yapmaya koyulduk. Plastik bardaklar, süsler... Aslında klasik bir ev partisi için çok fazla süs almaya gerek yoktu. İçkiler, müzik ve dans en önemlisiydi. Bu yüzden ağırlıklı olarak plastik, kırmızı bardaklardan almaya odaklanmıştım. Kuzey benim aksime saçma sapan şeylerle sepeti dolduruyordu ama ona burun kıvırmakla yetiniyordum. Sonuçta bu bir pijama partisi değildi  ve ben daha önce hiç gerçek bir parti vermemiştim. Kuzey bu konuda bilgili gibi görünüyordu. Sepettekileri alıp mağazadan çıktık. Benim kafamda bir taç, Kuzey'in omuzlarında ise bir pelerin vardı. Evet, bunu biz de beklemiyorduk doğrusu ama ikimiz de bozuntuya vermiyorduk. Bu şekilde alışveriş merkezinde yürümeyi sürdürüyorduk. Alışveriş maratonu bizi, daha doğrusu beni o kadar yormuştu ki soğuk kahve içmeden eve dönmeyeceğim diye diretmiştim. Bu yüzden kahveciye girmiştik, soğuk ve buzlu kahvelerimizi alıp klimaya en yakın masaya yerleşmiştik. Kahvemi mideme indiriyordum, gözlerim kapalıydı ve kendimi bir rüyada hissediyordum. Soğuk kahve boğazımdan kayıp giderken cennette hissetmemek mümkün değildi. "Niye bana ödetmedin." diye sordu Kuzey, gözleri kısılmıştı ve buraya geldiğimizden beri susuyordu. Aslında mağazadan çıkmadan önce ufak bir sürtüşme yaşamıştık. O hesabı ödemeyi istemişti, ben de kesinlikle reddetmiştim. Kasadaki kızıl saçlı kız da onu dinlemekte epey ısrarcı çıkmıştı. Kuzey kartını ona uzattığında almak için o kadar hevesliydi ki elimden gelen tek şey Kuzey'in kartını kapıp ortadan ikiye kırmak olmuştu. Kuzey, kartını kırdığım için değil de daha çok bu tepkiyi verdiğim için öfkelenmiş gibiydi. Bir de yetmemişti, üstüne kahveleri de ben almıştım çünkü onun artık kullanabileceği bir kartı yoktu. Şanslıydım ki nakit parası da yoktu. Bu yüzden somurtuyordu işte. "Parti benim." dedim rahat bir tavırla. "Niye sen ödeyecekmişsin?" "Centilmenlik diye bir şey bilir misin?" diye sorduğunda ona gözlerimi devirmeden edemedim. Centilmenlikmiş,  hah! Kimin umurundaydı. Bunun centilmenlikle bir alakası olduğunu hiç sanmıyordum. Ben her şeyi kendi başıma yapabilirdim, her şeyi. Ona muhtaç değildim, onun parasına da. Şu para işinin centilmenliğe bağlanmasından nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmezdim. "Bilmem." diyerek onu tersledim. "Bunun centilmenlikle ne alakası var onu anlayamadım ama. Benim partimin malzemelerinin parasını neden sen ödeyecekmişsin?" "Belki kendimi öyle iyi hissedeceğim, her şeyi bu kadar sorgulamak zorunda mısın sen?" "Evet." diyerek omuzlarımı silktim. "Ben de kendimi böyle iyi hissederim. Kimsenin benim paramı ödemesine ihtiyacım yok. Centilmenlik adı altında olsa bile. Ben her şeyi kendim halledebilirim." "Ya ben sana halledemezsin mi dedim!" diye çıkıştığında, "Sizin centilmenlik oraya çıkıyor Muhittin bey." diye yanıtladım. Omzundaki pelerinle hiç ciddi durmuyordu, ben de kafamdaki taçla ciddi durmuyor olmalıydım. Buna rağmen ikimiz de kasvet doluyduk ve birbirimize lafları yapıştırma derdindeydik. Her ne kadar onun bu şekilde düşünecek biri olmadığını bilsem bile. "Her zaman böyleydin değil mi?" dedi, masaya doğru eğilmişti. Çakma Süpermen seni. "Her şeyi hallederim, kimseye ihtiyacım yok, güçlüyüm ben, kimse bana centilmenlik yapıp kalbimi kazanamaz." "Kazanamaz." dedim sertçe. "Dediğin gibi, ben her zaman böyleydim Muhittin. Beğenmiyorsan kapı her yerde. İstediğin kapıdan çıkıp hayatımdan defolup gidebilirsin." "Sen adamı çıldırtırsın." diye bir anda çıkışarak ayağa kalktı. Boynundaki pelerini çözdü ve masanın üstüne attı. O kafeden bir hışımla çıkarken ben ardıma yaslandım, bacak bacak üstüne attım ve kahvemi içmeyi sürdürdüm. Hiç kimse için keyfimi bozacak değildim. Muhittin'in keyfi bozulup, centilmenliği yarıda kaldıysa ne yapacağını kendi bilirdi. Dediğim gibi, bütün gidiş kapıları açıktı ve ben asla pişman olmazdım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE