Madde 14.3

1785 Kelimeler
Dün olanlar benim dengemi alt üst etmişti. Kendimi aynı bedende fakat bambaşka bir ruhta gibi hissediyordum. Her şey çok hızlı gelişiyordu, sanki kendi hayatıma yetişemiyormuş gibi hissediyordum. Önümde kendi ruhum vardı, hızla koşuyordu. Arkada ben vardım, onu yakalamaya çalışıyordum. Eskisi gibi olmak istiyordum, Kuzey'in her lafından sonra bambaşka bir insana dönüşmek istemiyordum. Eski ben bunları yapacak biri değildi, bu yüzden bu halimden nefret ediyor ve mutsuz oluyordum.  Çok mutsuzdum. Kendimle bir savaş halindeydim. Geceyi yastığıma sarılarak ve düşüncelerimde boğularak geçirmiştim. Tamamen bir karmaşaydı ve bu karmaşayı nasıl çözeceğimi bilmiyordum. Bu yüzden mutsuzluğuma bir çare de bulamıyordum.  Sabah olduğunda utanç içindeydim. Olduğum durumdan bir türlü sıyrılamamıştım ve eğlenceli halimden eser kalmamıştı. Fakat beni ayakta tutan, evden dışarı çıkmaya iten bir şey vardı. Madde. Yataktan sürünerek kalktım, kendimi duşa attım. Hızlı bir duş almak istemiştim ama içeri girdiğim anda sanki zaman algımı yitirmiştim. Duştan çıktığımda neredeyse bir saat suyun altında kaldığımı fark ettim. Zaten ellerime de bakınca buruş buruştum, şimdi tam bir yaşlıya benziyordum. En büyük korkum yaşlanmaktı, bu yüzden hem erkenden hayatı dolu dolu yaşamayı ve genç yaşta ölmeyi dilerdim. Buse ve Arda eşlerimiz ve çocuklarımızla hep beraber yaşlanmanın planlarını kursa da ben onlardan olamıyordum. Bu listeyi yapmamın sebeplerinden biri de buydu, erken ölümü dilemek. Yaşlılık, çocuk... Hiçbiriyle aram yoktu. Bilge bir kadın olmayı da hayal etmiyordum. Duştan çıktıktan sonra üstüme ince bir elbise geçirip sandaletlerimi giydim. Islak saçlarımı kurutmaya niyetim yoktu, dışarı çıktığım anda dakikalar içinde kururdu zaten. Bu yüzden balık sırtı ördüm, bu tarz gün içinde kullanmak için çok iyiydi. Hele ki yazın, resmen hayat kurtarıyordu. Kahvaltıyı dışarıda edecektim, ardından vereceğim ev partisi için malzeme almam gerekiyordu. Bütün bunlardan önce ise aşağı inip, bahçeye çıkıp ev sahibinin çiçeklerini sulamalıydım. En azından bunu yapabilirdim. Tezgahın üstünde bıraktığım çiçek sulama kabını aldım ve kapıya doğru ilerledim. Her gün bir yerlere atlaya zıplaya gidip çekirge olan ben bugün bir sürüngenden farksızdım. Sürgülü kapıyı yana doğru çekip açtım ve bahçeye çıktım. O anda görmeyi beklemediğim bir manzarayla karşı karşıya kalmıştım. Kaşlarım havalandı, öylece bahçeye çıktığım noktada kaldım. "Sonunda uyandın." dedi Egemen, sesi neşe saçıyordu. Sanki benim içimde ölen kelebekler onun içinde can bulmuşlardı. "Çayın soğumadan otur." Egemen ve Kuzey bahçedeki tek masada oturuyorlardı. Önlerindeki masa boydan boya kahvaltıyla doluydu ve onlardan beklemeyeceğim kadar hoş görünüyordu. Masada üç servis vardı ve sadece iki kişilerdi. Beni görünce yemeyi kesmişlerdi, sanki bu anı kolluyor gibilerdi.   Onları incelerken Kuzey ile göz göze geldiğimde sertçe yutkundum. Elimdeki sulama kabını kapının yanındaki kısa duvarın üstüne bırakarak elimdeki çantayı omzuma astım.  "Benim çıkmam lazım." dedim, soğuk bir sesle. "Size afiyet olsun." Çenemle çiçekleri gösterdim. "Çiçekleri sularsınız." diyerek eve geri girmek için arkamı döndüğümde Kuzey'in sesi beni durdurmaya yetti. Bu iş gittikçe daha da sinirlerimi bozmaya başlamıştı. "Orada dur." dedi önce, garip olan dediği anda durmuş olmamdı. "Dışarıda edeceğine gel de burada kahvaltı et." Ona göz ucuyla baktığımda kalkık kaşlarının altında belerttiği gözleriyle bakıyordu. "İşlerin bekleyebilir Asya." Derin bir iç çekerek arkasına yaslandığında vücudunun kasıldığını gördüm, derin bir iç çekme ihtiyacı hissettim ama kendimi tuttum. "Ve sakın bunu bir emir olarak algılama, sadece rica ediyoruz." "Rica?" dedim ve dudaklarımı aşağı doğru büktüm, mantıklı görünüyordu ama onlara direkt ayak uydurmak sanki lügatımda yoktu. "Rica." diye tekrar etti Kuzey, gözleri kısılmıştı. "Sözlüğe ekle canım." "Öyle mi canım?" diyerek bu kez ben gözlerimi kıstığımda aramızda bitmek bilmeyen bir savaş başlamış gibiydi. Fakat Egemen bu savaşı sürdürmemize izin vermedi. Ben Kuzey'le öyle derin bir göz temasının içindeydim ki Egemen'in kalkıp yanıma geldiğini ancak bileğimden tutunca fark edebildim. O beni masaya doğru çekiştirdiğinde ise sadece yüzümü buruşturmakla yetindim çünkü böyle bir kahvaltıya hayır demek aptallık olurdu. Üçüncü servis Kuzey'in yanında olduğu için onun yanına oturmak zorunda kalmıştım. Sanki her şey planlıydı ya da ben o kadar  Gözlerimi yukarı dikip çantamı koltuğa bıraktım. Yanlarına gittiğimde onlar karşılıklı oturuyorlardı ve üçüncü servis Kuzey'in yanındaydı. Yanına geçip oturduğumda nedense garip hissetmeye başlamıştım. Ne halt oluyordu böyle. Bir süre sessizce onların kahvaltı etmelerini izledim. İştahım kaçmış gibiydi ama çok belirsizdi. Sanki elimi çatala uzatsam mideme onlarca lokma indirebilirdim ama uzatmadan da tek lokma yemek istemiyordum.  "Evet Asya," dedi Egemen. "Şimdi ilk önce çatalı eline yavaşça alıyorsun." Çatalıma uzandı ve bana doğru uzattı. "Salataya batırıyorsun." dediğinde ölümcül bakışlarım üzerindeydi. Elindeki çatalı alıp, "Hah hah ha!" dedim ve gözlerimi devirdim. Ardından dediği gibi çatalı salatalığa batırdığımda bana sinsi sinsi, burnunun altından gülüyordu.  "Ne işin var?" diye sordu, gülüşlerinin arasından. "İstersen yardımcı olabiliriz." "Zaten edeceksiniz." dedim ve salatalığı ağzıma attım. "Parti vereceğim, bu akşam." Kuzey, çatalını gelişi güzel sallayarak dikkatimi üzerine çekti. "Sürekli böyle zahmet gerektiren şeyler yapmak zorunda mısın?" Vücudumu ona doğru döndürürken önce başımla onayladım. "Zahmet olacaksa uzak durursunuz Muhittin Bey." "Kezbanella." "Muhittin!" "Kezbanella!" "Muhittin!" diye yüzüne bağırdığımda Egemen bize sesli bir şekilde küfür ederek susturmayı başardı. Kezbanella'dan nefret ediyordum. Muhittin güzeldi, ona yakışıyordu ve artık onunla bir bütün olmuştu. Kezbanella düşmanımın adı olsa ona acırdım, o derece vasattı. Kuzey, pes eder gibi gözlerini devirdikten sonra derin bir iç çekti. " Tamam o zaman Egemen davetli listesine haber vermeye başlayabilir." Egemen'in onu onaylayan bakışlarını aldıktan sonra bana döndü. Konuşmadan önce dudaklarını ıslatması gerekmişti. "Biz de seninle parti için ne gerekliyse onları alırız." "Seninle..." dedim ve kaşlarımı imayla kaldırdım. "Seninle şu evden bir adım dışarı atmam ben." "Ben de seninle bir yerlere gelmeye meraklı değilim." diye omuz silkti, bana resmen burun kıvırmıştı. "İş bölümü yapıyoruz burada." "İş bölümünde seninle aynı işte olmak zorunda mıyız?" "Hıh." dedi ve kafasını başka tarafa çevirdi. "Bir de adam beğenmiyor." "Seni beğenmiyorum." diye onunla alay ettiğimde üzerime dönen keskin bakışları gülmeme yetti. Bu bir öfke dolu bakış değildi, alayıma alaycıl şekilde karşılık veriyordu. Ne zaman bu evreye gelmiştik bilmiyorum ama komiğime gitmişti. Huzursuz olmamıştım ve bu olduğum durumda çok garipti. Biz inatlaşırken, bu evin çevresinde olup nefret ettiğim hayvanın tekinin sesi duyuldu. "Biri parti mi dedi?" Bunu resmen çığlıklarının arasından söylemişti. "O zaman Uzay Kılıç iş başında bebeğim. İçki zulaları benden, ayrıca ekstra yirmi otuz misafire yer ayırmayı unutmayın." Kafamı ona doğru çevirip, kocaman olan gözlerimle ateş atmayı planlıyordum. Sonrasında da bunu asla yapamayacağını söyleyecektim ama yaslandığı çitlerin üzerinden benimle göz teması kurduğu anda atladı ve evine doğru çığlık ata ata koşmaya başladı. Gerçekten deliydi. Zır deli. "Sanırım ondan asla kurtulamayacağız." dedi Egemen, o da bundan bıkmış gibiydi. "Daha iki gün oldu, adam sülük gibi yapıştı ya. Çitin dibinde yaşıyor, ben size diyeyim. Marsupilami gibi, oradan oraya atlayıp duruyor manyak." "Onu kuyruğundan bir yakalayacağım sonra atlayıp zıplamayı görecek." dedi Kuzey. Bunun üzerine Uzay hakkında söyleyecek tonlarca hakaretim olmasına rağmen tek kelime bile etme zahmetinde bulunmadım çünkü başlarsam dilimde tüy kalmazdı. Bir gün o kafasını koparacaktım, bir zombi misali. Bundan kaçışı olmayacaktı. Belki de bu gece, partide yapardım. Onu yanında getirdiği insanlarla birlikte kılıçtan geçirirdim. Tabii bir kılıca ve sağlam bir mideye ihtiyacım olacaktı. Bu sırada herkes misafirden bahsederken benim kimseyi çağırmadığım aklıma geldi. Benim partimdi ama bir tane bile davetlim olmayacak mıydı? Sanmıyorum. Telefonumu masanın üstünden aldım ve rehbere girdim. Nisan'ın numarasını buldum, aradım ve telefonu kulağıma yasladım. Bu şehirde partime davet edeceğim biri varsa o da Nisan'dı, tabii bir de abisi Murat. Nisan neşeyle, "Efendim tatlı kıss." diye telefonu açtığında dudaklarım neşesi bana geçmiş gibi hızla kıvrılmıştı. "Nisan, Murat'ı da al iki saat sonra atacağım adrese gel. Akşama kadar mükemmel bir parti hazırlamalıyız." "Parti mi?" diye bir anda yükseldi Nisan. "Ne diyorsun kızım, ne partisi?" "Ev partisi." dedim, göremeyeceğini bile bile kaşlarımı birkaç kez kaldırıp indirdim. "Yeni evimde ilk partimi veriyorum, bu şehir benim partimi tatmadan yaz bitmeyecek." "Oha." dedi ve yerinde zıpladığını resmen duydum. "Ben arkadaşların gelince verirsin sanmıştım, şok oldum." "Ben de öyle düşünmüştüm." dedim ve dudak büktüm, Arda ve Buse'nin Bodrum'a gelmeyecek olmaları hala kalbimde derin bir yaraydı fakat bu yarayı kimsenin deşmesini istemiyordum. Arda ve Buse ile de o günden beri konuşmamıştım. Bana yazmıyorlardı, ben de çok üzgün olduğum için yazmıyordum. Ayrıca maddem daha bitmemişti, yazmak için bahanem de yoktu. Normalde olsa her konuda, gerekirse tuvalete gittiğime dair her ayrıntı için arayabilir, rahatsız edebilir ve saatlerce konuşabilirdim ama Buse'nin söylediklerinden sonra bunu bir türlü yapamıyordum. Bodrum sıkıcı olacaktı, burada ben olmama rağmen. İkisi birlikte, İzmir de bir kampta olacaklardı, bensiz. Hah. Gerçekten düşündükçe sinirlerim yerinden oynuyordu. Belki de bu halde olmamın asıl sebebi onlardı, ben Kuzey'i bahane ediyordum "Neyse neyse." dedi Nisan, hafif öksürerek sesini temizledi. "Murat net gelir, hatta istersen birkaç arkadaş bile getirebilirim." "Olur." dedim, gülümsemeye çalıştım ama moralim tamamen sıfıra inmişti. Benim başka arkadaşım yoktu ve arkadaşlarım da beni yarı yolda bırakmıştı. Herkes birini arayıp çağırabilirdi ama ben yapamazdım. Belki benim partimdi ama bilirdim, en yakın arkadaşlarının olmadığı parti, asla gerçek bir parti değildir. Bunu sırf madde için yapacaktım. Sonra Nisan'la anlaşıp telefonu kapattık. Şimdiden en az kırk kişilik bir parti olmuştu. Bundan memnun muydum? Evet. En azından bu gece yalnızlığımı örtebilecektim. Hem belki yeni insanlarla tanışırdım, kendime yeni en iyi arkadaşlar edinirdim... Düşüncesi bile korkunçtu. Gerçekten şu anda Buse ve Arda'yı aramamak için kendimi zor tutuyordum. Onları arayıp, bu partiye gelmezlerse karınlarını deşeceğimi söyleyebilirdim. Eh, sonra mecburen gelirlerdi. Mecburen... İşte beni susmaya iten, bu denli mahveden buydu. Onları istersem buraya getirebilirdim, çok kolay bir şekilde ama bu onlar için mecburiyet olurdu. Beni kırmamak için, mecburen... Bunu istemiyordum. Onların benim yanımda kendi hür iradeleriyle olmalarını istiyordum. Çok şey de istemiyordum aslında, sadece arkadaşlarımın yanımda olmalarını, o kadarcık... Ama onlar mutluluğu başka bir yerde bulmuşlardı, benden çok uzakta, İzmir de. Böyle olmamasını isterdim. Dileğim bu yazı birlikte geçirebilmekti ama olmayacaktı. Onlarca maddeyi yapayım, neye yarar? Arkadaşlarımla bu tatili yaşayamayacaksam ben niye buradayım? Kahvaltının geri kalanı sessiz geçti. Ben sessiz olduğumdan mı, düşüncelerime kapıldığımdan mı bilmem. Egemen ve Kuzey de seslerini çıkarmadılar ve güzelce yedik. Midem dolmuştu ama kendimi aç hissediyordum. Aç hissettiğim şey ise yemek değildi, arkadaşlarımdı. Gerçekten kafayı yiyecektim, ne oluyordu bana? Neden her şey bu denli ters gidiyordu ve benim aklım allak bullak olabiliyordu? Neden mutsuz olmak zorundaydım, neden hiç istediğim bir şey olmuyordu? Kahvaltı bittikten sonra iş bölümü konusunda anlaşmış olmuştuk, bu da mecburen sayılırdı değil mi? Egemen Bodrum'daki arkadaş çevrelerini toplayacaktı ve biz Kuzey'le birlikte parti için gerekli alışverişi yapacaktık. Kuzey ile planlı bir şey yapma fikri çok garipti. Bu zamana kadar kaderimizde hep karşılaşmalar, zorlanmalar yazılıydı ama şimdi her şey planlıydı. Her şey gittikçe garipleşiyordu! Egemen, gitmeden önce masayı toplamasında ona yardım etmemizi söylemişti. Elinde birkaç tabakla eve yöneldiği anda Kuzey'le birbirimize bakmıştık. Onunla bakışlarımla anlaşabileceğimi hiç düşünmezdim ama o an resmen anlaşmıştık. İkimiz aynı anda ayağa kalktık ve benim eve doğru koşturduk. Evden çıkacağımız sırada Egemen'in isyan dolu sesi duyuldu. Ondan hızlıca kaçmak için depar attık, kapıyı ardımızdan sertçe kapattık ve sokağın sonuna doğru koşmaya devam ettik. Her an evden çıkıp, peşimizden koşup, ensemizden yakalayabilirdi ne de olsa.  Sokağın sonuna geldiğimizde ikimizde sırtımızı sokağın köşesindeki duvara yasladık. Nefes nefeseydik, hatta benim nefeslerim acı doluydu ama bir önemi yoktu. Eğlenmiştim ve gülüyordum. Kuzey'e baktığımda onunla göz göze geldim. O da gülüyordu. Kuzey'le bir şeyler yapabilme fikri, şimdi daha inandırıcı geliyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE