Madde 14.2

1557 Kelimeler
Ertesi gün kendimi tam bir işsiz ilan etmiştim. Üstümdeki ve kalbimdeki ağırlık hala varlığını koruyordu. Bu yüzden uyandığımdan beri tek yaptığım film izlemek olmuştu. Böylece kafam dağılıyordu, saçma sapan şeyler düşünmüyordum. Sanki tatilde değilmişim de evde sıcak bir yazı geçiriyormuşum gibiydi. Sanırım ev tutmanın avantajlarından biri de buydu. Kendini evinde gibi hissedebiliyordun.  Ben kendi halimde takılırken şerefsiz ilan ettiğim biricik arkadaşım Buse beni aradı. Somurtmadan edemedim, yine de aramasını açtım. Normalde görüntülü arardı, her fırsatta ama bu sefer normal arıyordu. "Ey gönüllerin sultanı, benim biricik kankam ne yapıyormuş?" dediğinde somurtarak yüz üstü yattım. Odamdaydım, en azından bu evde seçtiğim odada. Burada televizyon vardı, keyfimi öyle sürüyordum.  "Yatıyorum, malum gelmenize daha çok var." Buse ilk önce güldü ama hemen ardından, "Hemen kalk çünkü sana mükemmel bir madde atacağım keyfin anında yerine gelecek." dedi ve kısa bir sessizlik oldu, sanki sesini kapatmış gibiydi. Buna burun kıvırmıştım ki konuşmaya devam etti. "Ha bu arada o çocuk ne yakışıklıydı öyle. Fotoğrafa saatlerce baktım. Kızım derhal yürü bu çocuğa." dediğinde ona iki saat boyunca Ateş'in bana yar olmayacağını anlattım. Daha doğrusu çalıştım. Ateş'in ne kadar ukala, pis bir adam olduğunu anlayabilse bence böyle konuşamazdı. Gerçi Buse için tip yeterliydi, çoğu zaman ben de aynı şekilde düşünürdüm ama maalesef şimdi öyle düşünemiyordum. Buse, Ateş ile beni evlendirme moduna girdiğinde gözlerimi yuvalarında bıkkın bir tavırla devirdim. Beni herkesle evlendirebilme kapasitesi vardı. Oysaki daha on sekiz yaşında bile değildim. Bu kızın düğün hevesi beni mahvediyordu doğrusu.  O bunu yapmayı kesmeyince her zaman yaptığım ibneliği yaparak telefonu yüzüne kapattım. Daha fazla dayanabileceğimi sanmıyordum. Bir kez daha bu ship olayından bahsederse bir taraflarımı kesebilirdim, o derece. Fakat bu onu durdurmadı, geri kalan saçmalıklarını mesaj yoluyla madde ile birlikte yolladı. Onun bütün çift mesajlarını görmezden gelerek maddeye baktığımda yüzüm buruşmuş bir halde kalakalmıştım. Şu durumda en son yapmak istediğim maddeyi bana göndermişti. Normalde saatlerce buna heveslenebilirdim ama şimdi... Şimdi bundan nefret ediyordum. Madde 14, kiralık evinde ilk partiyi ver. Ben bu maddeyi Buse ve Arda geldikten sonra vermek istiyordum. Yalnız başıma değil. Şimdi dibine kadar yalnızdım, benden çok uzaktalardı ve uzun bir süre de görüşebilecek gibi değildik. Yalnız başıma bu evdeyken ne partisinden bahsediyordu bu? En azından onlar yanıma geldiklerinde yapabileceğim maddelerden biri olacağını ümit etmiştim. Buse'yi arayarak telefonu kulağıma yasladım. Ona bu maddenin onlarsız olamayacağını anlatmam gerekiyordu. Maddeyi bir şekilde yapardım, yolunu bulurdum ama sorun bu değildi. Sorun onlarsız yapmak istemememdi. "Eğer Ateş'i eniştem yapmak konusunda ikna olduğunu söyleyeceksen sana birkaç dakikamı ayırabilirim. Ama cevabın hayırsa kapa çünkü tarihi taşları kesme işim henüz bitmedi." diye kelimeleri ardı ardına sıraladığında gözlerimi bir kez daha devirmeden edememiştim. Yataktan kalktım, odadan çıktım ve mutfağa doğru ilerlemeye koyuldum. "Ateş'den daha önemli meselelerimiz var Buse." Mutfağa girdiğimde dirseklerimi tezgaha yasladım. "Bu maddeyi sizsiz yapamam, istemiyorum. Buse'nin derin bir nefes alıp verdiğini duyduğumda kaşlarımı çattım. Bunun farkında olmalıydı. "Asya bunu sana söylemek istemiyordum ama sanırım artık zorundayım. Biz Arda ile oraya gelmeyeceğiz. Başka planlar yaptık sensiz. Senin bodrum macerana da engel olmak istemedik. Biz Arda ile İzmir'deki bir gençlik kampına gitmeye karar verdik. Orada daha çok eğleneceğimizi düşündük." Geçirdiğim şoktan mı, kalbimdeki derin kırıktan mı bilemedim. Bir süre ne kıpırdayabildim ne de cevap verebildim. Duyduklarım sahi miydi? Buse gerçekten bu cümleleri bana karşı kurmuş muydu? Yanıma gelmeyeceklerdi, benim olmadığım bir yerde daha çok eğleneceklerini düşünüyorlardı. Onları suçlamaya hakkım var mıydı? Bilmiyordum. Fakat buna o kadar çok kırılmıştım ki ona cevap verecek gücü kendimde bulamıyordum. Neden böyle oluyordu? Son zamanlarda insanlar neden sürekli beni kırmak için üstün bir çaba sarf ediyorlardı? Herkesi geçerdim, bütün herkesi. Ama Buse ve Arda... Bunu bana nasıl yapabilirlerdi? Tamam belki beni bıçak alıp yaralamamışlardı ama ben kalbimden yaralanmış gibi hissediyordum. Acı doluydum, belki de abartıyordum bilmiyorum. Sadece çok kırgın ve üzgündüm ama yine de bunu onlara yansıtmak istemiyordum. Onları yazlarını daha iyi geçirmek istedikleri için suçlayamazdım. Yalnızlığımı onların üzerine de atamazdım. Önce yutkundum, ardından bir kez öksürdüm ve sesimin pürüzlü çıkmasını engelledim. "Sorun değil, hiç değil. Siz eğlenmenize bakın. Haklısınız orası daha eğlenceli olacaktır. Beni habersiz bırakmayın. Iımm şimdi gitmem gerek, malum yetiştirmem gereken bir parti var. Yarına anca her şeyi hallederim." dedim ve telefonu cevap vermesine fırsat bırakmadan kapattım. Bu çok zordu, çok fazla... Nefesimi bir iki kez derin derin içime çekip bıraktım. Şaka gibiydi resmen. Bana bunu nasıl yaparlardı? Kendimi otuz iki kez arkadan bıçaklanıp gelinlikle bu büyük eve yalnız başıma atılmış gibi hissediyordum. Ki böyle hissetmem beni gerçekten deli yapıyor olabilirdi. Elimi sürekli sıkıp dururken içimde bir ateş yükseliyordu sanki. Bu aralar zaten kötü şeyler oluyordu, bir de bunun olması hiç hoş olmamıştı. Gözüm tezgahtaki baharat şişelerine takılırken derin nefesler alıp kendimi sakinleştiriyordum çünkü bunu yapmazsam ağlayabilirdim. O an kendime hakim olamadım ve elimin tersiyle o gözüme takılan şişelere elimi geçirip zemine kırılarak çarpışlarını izledim. Tamam, hava almalıyım. Vurduğum elimi sıkarak bahçeye doğru koştuğumda kapıda bir anda karşıma çıkan Kuzey kaşlarımı çatmama sebep oldu. "Asya, iyi misin? Bir ses duydum." dediğinde ona bir cevap verebilecek gücü kendimde bulamamıştım. Biraz durup gözlerime baktıktan sonra kaşlarını çattı. "Neden ağlıyorsun Asya?" Bunu duyduğumda kaşlarımı çatmayı keserek elimin tersiyle gözyaşlarımı sildim fakat elim acıdığında yüzümü buruşturarak vurduğum elimi sıktım. Sonra yanından hızlıca geçerek salıncağa ilerledim. "Yok bir şey. Baharat şişelerini düşürüp kırdım. Toplayayım derken de unutup elimi gözüme sürmüşüm. Gözlerim acıyınca da temiz hava için koştum birazcık o kadar." Vay! Ben bile kendime inandım şu an da. Salıncağa oturup sallanmaya başladığımda gece olduğu için ağaç dallarının arasından gökyüzündeki yıldızlar gözüküyordu. Manzara güzeldi ama içim yanıyordu. Bu tatilden artık nefret ediyordum. Geri dönmek, bütün bu listeye bir son vermek istiyordum. Mutlu değildim ve ben nadiren mutsuz olurdum. Her zaman mutlu olmak için bir yol bulurdum ama şimdi bütün yollarım kapanmıştı. "Sakarlıkların artmaya başlamış." diyerek yanıma geldi Kuzey. "İleri seviyesi ölüm arz ediyor biliyorsun değil mi?"  "Biliyorum ama iyi tarafından bak, benim gibi bir sakardan kurtulacaksın." Arkama geçti ve beni sallamaya başladı. Ona ayak uydurarak ayaklarımı ileri geri yaparken sesinin çok yakından gelişi beni biraz ürpertmişti açıkçası.  "Ya ben o sakardan kurtulmak istemiyorsam? "dediğinde kısa süreli bir sessizlik oldu çünkü yine dilimin tutulmasına neden olacak bir cümle kurmayı başarmıştı. O anda aklıma ondan özür dilemek istediğim an geldi. Bu anın gerçekleşmesini çok istemiştim, ona karşı bir özür borcum olduğunu bilmek garip hissettiriyordu. Her ne kadar sonrasında bana çok kötü şeyler yapmış olsa da en azından ben kendi yaptığım için özrümü dilemiş olmak istiyordum. "Özür dilerim." Yine kısa süreli bir sessizlik oldu ama bu sessizliği bölen bu kez oydu. "Özür dilerim." Kaşlarımı çatıp, "Ne için?" diye sorduğumda nefes alışını duydum. O kadar zor bir soru olmasa gerek. "Sana sinirlenip Ece'ye koz verdiğim için. " Kafamı salladım. "Evet, bence de özür dilemelisin."  O buna güldüğünde ben de ister istemez kendimi gülerken bulmuştum. Gülüşlerimizin arasında bir sıcaklık hissettiğimde o ağır konuşmalarımı gerçekten hak etmediğini bir kez daha anladım. Bu yüzden ayaklarımı yere sürerek durdum ve ayağa kalktım. Ona doğru döndüğümde şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Yanına giderek tam önünde durdum. Elimi yavaşça kaldırarak koluna koyduğumda gözlerini gözlerimden ayırmıyordu ama çok şaşırmışa benziyordu. "Yalan söyledim, asalak falan değilsin." dediğimde ikimiz de gülümsedik. "Ayrıca o benim arkadaşım değil, sadece bana bir konuda yardım ediyordu o kadar. Ve asıl arkadaşım olan sensin. Bunu şu an her ne kadar itiraf etmek istemesem de..." Henüz lafımı bitiremeden hemen sağ tarafımdan bir ses yükselince oraya dönmek zorunda kaldım. "Ay anne koş mısır patlat burada efsane bir film dönüyor." Uzay, kollarını çitlere dayamış bir biçimde elma ısırarak bizi izliyordu. Onun için bir filmden ibarettik ve o tam bir yüzsüz olduğu için bunu yaparken herhangi bir çekincesi yoktu. Dişlerimi öfkeyle sıktım. Bu kez de ona acımaya niyetim yoktu. "Hayır bu sefer benden kaçamayacaksın!" diyerek çitlerden atlamak için ona doğru atıldığımda her zamanki gibi Kuzey beni belimden havada yakalamıştı. Uzay benden kaçmak için kendini geriye attığı anda yaslandığı çitlerden düştü, sesini duyabildim. "Kuzey Allah aşkına bırak geberteyim şunu. Sinir sistemimi alt üst etti bir günde. Tüm yazı bu salakla geçirdiğimizi düşünsene!" "Tüm yazı seninle de geçireceğimi düşününce Uzay çok küçük bir mesele gibi görünüyor." Kaşlarımı çatarak, "Alınmalı mıyım? Ya da iyi tarafından mı yoksa kötü tarafından mı bakmalıyım?" diye sorduğumda belimdeki kollarını daha da sardığında nedense ona bağırıp ellerini çekmesini istemedim. Öylece durdum. "İyi tarafından bakmalı ve alınmamalısın." Elleri hala belimdeydi, temas halindeydik ve ben o konuşurken içten içe güldüğünü anlayabiliyordum. Kafamı ona doğru çevireceğim sırada bir ses bizi yine böldü. Bu kez daha da korkunçtu! "Sanırım hala uyanamadım ve kabus görüyorum. Asya ve Kuzey. Kuzey ve Asya. Ah, hayır." diyerek kendi kendine sayıklayan Egemen'i duyduğumuzda aynı anda o pozisyondan çıkmak için uğraştık ve birbirimizden biraz uzaklaştık. Egemen parmağıyla bizi işaret ederek, "Siz gerçekten sevgili misiniz yoksa?" dediğinde gözlerim kocaman oldu ve hayır diye bağıracakken Uzay, "Evet, sen gelmeden hemen önce olacaklardı seni sevgili düşmanı." dediğinde ona dönüp ayağımdaki terliği fırlattım ve tam isabet, kafasına denk geldi.  O an orada daha fazla duramayacağıma karar verdim. Egemen'in ima dolu bakışları, Kuzey'in asla inkar etmeyen gülümsemeleri... Hayır buna dayanamazdım!  Yanaklarıma hücum eden kanla içeri doğru koştum. Bahçe kapısının sürgüsünü çekeceğim sırada  Kuzey'le göz göze geldim. Bana gülümsüyordu ve işe bak, bu her zamankinden çok daha farklı bir gülümsemeydi. O gülümserken gözlerimi hızlıca kırpıştırdım, sanki gördüklerim bir rüyadan ibaretti. Sonra perdeyi hızla çektim ve gözlerimiz arasındaki bağı kopardım. Ardından koşar adımlarla odaya gittim, kendimi yatağın içine attım ve yorganı da bu yaz sıcağına rağmen üzerime çektim. Utanmıştım, hem de deli gibi! gülümserken gözlerimi hızlıca kırpıştırarak üst katta ki odama koşup kendimi yatağa attım. Bu utanç beni bitirecekti. Yanlış anlıyorlardı, asla bir gerçekliği olmayan bir şey için beni utandırıyorlardı...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE