TARİFSİZ

3107 Kelimeler
Ben şimdi ne yapacaktım? Kuyruğumdaki boyalar akmak üzereydi ve elimde ise hiç boya kalmamıştı. Hepsi o aptal kanatlı yüzündendi. Eskimiş yataktan kalkarken yaylarından gelen gıcırtı yüzümü buruşturmama sebep vermişti. Yüzümü yıkadım ve aynanın karşısına geçtim. Kuyruğum boyanana kadar geceler, gündüzlerim gibiydi. Tek zorlandığım kısım geceleri neredeyse bütün market-bakkallar kapalı olurdu. Açık bir yer bulana kadar gezer dururdum. Kuyruğuma yavaşça dokundum. Asıl rengi olan siyahi beyaz t enime yakıştırırdım. Kök kısmı turuncu iken sonlara doğru gürleşen kuyruğumun şu anki durumu, sanki saatlerce kömür çuvalları arasında oynamışım gibiydi. Belki on beş yaşında olsaydım kimse bu durumu sorgulamazdı ama yirmi bir yaşına girecek yetişkin bir kızdan herkes şüphelenirdi. Şu an ki oturduğum mahallede bile benim gibi lefalar vardı biliyorum. Çünkü kan, kanı çağırırdı. Onlar nasıl bu kadar rahat kolay boya biliyorderseniz, aslında kuyruklarını boyayarak saklamıyorlar. Onları ameliyat ile aldırıyorlardı. Babamın da öyleydi. Lefalar toplumda sadece kuyruğu olmadan barınabilirlerdi ve ayrıyeten lefa olmasa bile kuyruğu alınan birçok insan olduğu için kimse sizden kolay kolay şüphelenmezdi, tabi ağzı kapalı iyi bir doktora denk geldiyseniz. Devlet sizi kabul etse de toplum kabul etmezdi. Kuyruklar her çıktıkları sahibi beğenmezdi. Bedenimizin bir parçasıydılar kolumuz ne ise bizim için kuyruklarımız da oydu ve bizi beğenmeme gibi bir lüksler olmaması gerekirdi ama vardı işte. İstemedikleri bedenlerde çürüyor ve sahibini de çürütmeye başlıyordu. Bilge insanlar, “Kuyruklar sevilip sevilmediğini hisseder. Bir bitkiyi büyütür gibi özenle büyütün onları.” Derlermiş. Elime tarağımı alıp aynanın karşısında usulca taradım. Ailemle rahat bir hayat sürebileceğimi hatta istemediğim kadar arkadaşım olacağını söyleseler bile yine de kuyruğumdan vazgeçmezdim. Sertçe kapım çalmaya başladı. Dolanan tüylerimi yavaşça ayırıp taramaya devam ettim. Bir kez daha çaldı ama bu seferki ilkine oranla daha sert idi. “İçeride olduğunu biliyorum! Açar mısın şu kapıyı,” duyduğum tanıdık ses ile rahat bir nefes verdim. Kapıya doğru ilerlerken, “Beş dakika önce çıktım evden.” “Biliyorum, selam verdim ya sana görmemiş olamazsın.” Kuyruğumu her zamanki gibi belime sarıp hırkamı görünmemesi için iplerini bağladım. Kapıyı açtığım anda sıkıca sarıldık birbirimize. Berrak. Arkadaş olarak bildiğim tek insan. Ve o bir lefa değildi. “Sadece bir aydır yoktum ve işi bırakmışsın, üstüne bizim kızlarla da iletişimi kesmişsin,” burnuma bir fiske atıp yatağıma kendini bıraktı. “Yine ne işler karıştırıyorsun sen?” Hiç, alt tarafı dün boya çaldım, kaçamadan polisler baskın yaptı ve neredeyse öldürülüyordum. “Sen ailenin yanına gittiğinde bizimkiler uzun zamandır görmediğimi fark ettim. Onları ziyaret ettim.” “Ailenle görüşmek çok isterdim.” Bende. Akşama kadar beraberdik. Konuştuk, biraz yedik ve elimden geldiğince onu eğlendirdim. Onunla iyi geçinmem gerekti ama bu durum tamamen kendimi toparlayana kadardı. Kendime olan saygım belki bitecekti ama gelirken getirdiği yiyecekler olmasa bir günüm daha karnı aç geçirecektim. Kapıya kadar eşlik ettim, “Kendine iyi bak tatlım, söylemesem daha iyi olur ama ben senin en yakın arkadaşınım ve bilirsin işte dost acı söyler,” iki eliyle bir elimi tutup sanki acı bir haber verecekmiş gibi yüzünü ekşiterek, “Yüzün çok bakımsız ve gittikçe zayıflıyorsun. Sana önerdiğim kremleri mutlaka kullan.” Evet önerdiği kremin her birinin tanesi bir aylık yemek paramı karşılıyordu. Elimi yavaşça çekerken gülümsüyordum. “Ne kadar teşekkür etsem az, sen olmasan nasıl hallederdim bilmiyorum.” Genişçe sırıtmaya başladı. “Bu konularda uzman olduğum için şanslısın yoksam benimde senden bir farkım olmazdı.” Aşağıdan ona çağırdığımız taksinin korna sesi yankılandı. “Neyse benim gitmem lazım, muah!” Sadece gülümsedim ve arkasından el salladım. Kapıyı ardımda kapattığımda rahat bir nefes verdim. Odaya girip yastığın altını kontrol ettim. Tahmin ettiğim gibi bir miktar para bırakmıştı. Bu da demek oluyor ki gerçekten geri dönmüştü. Parayı saymayı bırakıp yarına giyecek temiz kıyafetim var mı diye kontrol etmeye gittim. Arkadaşına para bırakmasının sebebi yarın seninle o partiden bu partiye gideceğiz bu yüzden sende benimle geliyorsun, parasıydı. Çünkü oda biliyordu kimse onun gibi bir kızla arkadaş olmak istemezdi. Ama ben arkadaşıydım, Parasının... - Üzerimde, bedenimi sıkıca kavrayan dizlerime kadar gelen siyah bir elbise vardı. Bu kadar kısa giymem aslında sıkıntılıydı ama yine de fondötenin gücüne güvenmekten başka elimden bir şey gelmiyordu. Yüzüme doğallığını kaybettirmeyecek sade bir makyaj ama kalın dudaklarımı çarpıcı bir şekilde göstermesini de istediğim içinde kırmızı bir ruj sürmüştüm. Kabarttığım saçlarımı dalgalı bir şekil vermiş ve hacimli bir görüntü sergilemesi için Berrak’tan ödünç aldığım (!) saç spreyiyle sağlıklı bir görüntü verdim. Koyu bir turuncu renge sahip kuyruğum ve siyah elbisem hiç fena gözükmüyordu. Aynada kendime son kez bakarken küçük bir öpücük hediye ettim. Bedenimin dolgun hatları ve aç kaldığım günlere şükretmemi sağlayan ince belime minnettardım. Aynadaki görüntümün arka manzarasına gözüm kaydı. Eski kötü bir koltuk, yanında ayağı sallanan bir masa ve sandalyesi, yerde kirli bir kilim ve dökülen duvarım... Aslında bu tezat görüntü beni üzmüyordu aksine hala buraya benzemediğimi, buradan bir an önce kurtulacağım günün erken olduğunu hissettiriyor ve bu his beni ayakta tutuyordu. Beklediğim korna seslerini duyduğumda son hazırlıklarımı tamamlayıp aşağıya, beni bekleyen arabaya indim. Arabanın içi dışına oranla daha genişti. Konforlu koltuklara sırtımı yaslarken burnumu kapatma isteğimin ciddi bir şekilde bastırmaya çalışıyordum. Hemen yanında oturduğum Berrak, üzerine giydiği uzun tüllü yeşil elbisesine bir elbise de parfümünü giymiş gibi o kadar çok sıkmıştı ki sarılmaya kalksam kokunun üzerimden çıkması iki ayı alırmış gibiydi. Makyajını kahve tonlarında seçmişti, aslında güzel duruyordu ama o kadar çok beyazlatıcı kullanmıştı göz altlarına yüzüne bakarken gözlerimi kısma isteğimi de tıpkı burnumu kapatma isteğim gibi onu da sertçe içime gömmek zorunda kalmıştım. Berrak büyük bir özgüvenle, “Bugün o kadar çok eğleneceğiz ki!” hülyalı bir bakış attı. O kadar yakışıklı kanatcıklar buldum ki gece hiç bitsin istemeyeceksin.” Bedenim kasıldı. Yerimden rahatsızca kıpırdanırken kucağıma toparlanan kuyruğumun tüyleri kabarmasın diye yavaşça okşadım. Kuyruğumu kapatmamıştım çünkü boya işini bir şekilde halledebilmiştim. Elimde olan turuncu sprey tenekelerin hepsini kesmiş ve içlerinde biriken boyaları su ile karıştırıp çoğalttım ve kuyruğuma uyguladım. En fazla birkaç gün sürecek boyalar sonra akmaya başlayacaktı ama yine de biraz da olsa vaktim vardı ve bunu en iyi şekilde değerlendirecektim. Araba hareket ederken etrafı seyretmeye her daldığımda Berrak’ın kıyafetiyle ilgili ayrı bir sorusuna cevap vermek zorunda kaldığım için bu yolculuğumuzdan da bir bok anlamamıştım. “Sence göğüslerim nasıl duruyor?” Düzgün bir cevap vermek için, -daha doğrusu duymak istediği- cevabı rahatça verebilmek için göğüslerine bakmak zorunda kalmıştım. Üzerine giydiği yeşil tüllerin kat kat üst üstte gelmesi gereken taşlı sade bir elbiseydi. Tabi elbisenin bu kadar sade olması kumaşı için geçerli değildi. Bacak bacak üzerine attığı için baldırlarına kadar açılan derin bir yırtmacı ve göbeğine kadar gelen bir dekoltesi vardı. Zayıf bir kız değildi ne kadar göbeğini o korselerin altına saklasa da bu gerçeği kimse görmezlikten gelemezdi. Bununla beraber büyük göğüsleri elbisenin içinden fırlayacak gibi duruyordu ve o, o göğüs arasına parlatıcı mı sürmüştü? Gülümseyerek yüzüne baktım, “Oradaki kanatlılar yüzlerini parlatman için can atacaklarına eminim.” Şen bir kahkaha attı. İyi haber, bu iltifat hoşuna gitmişti. “Günlerdir kendimi bugüne hazırlıyorum. Orada öyle biri var ki, onu düşündükçe deli oluyorum.” Açıkçası giyim konusunda bu kadar kötü iken bulduğu erkeklerin neredeyse hepsinin tipi çok iyidir. Bu yüzden bende merak etmiyorum desem yalan olurdu. Araba artık sokak lambaların teke düştüğü ara sokaklara girdiğinde içten içe kendimi bugünün güzel olacağına ikna etmeye çalışıyordum çünkü benim gibileri öldürmek isteyenlerle dolu bir yere bu kadar rahat gidiyor olmam, sırf rahat olduğum için beni kasan bir duruma dönüşmüştü. Araba durdu. Berrak’ın kapısını açan şoförü sayesinde geldiğimizi anlamıştım. Kendi kapımı açıp indim ve Berrak’ın yanındaki yerimi aldım. Karanlık bir atmosferi olan bu yere ilk adımımızı attık ve dışarıdan bile duyulan gür bir müzik sesiyle yanıma aldığım ağrı kesici haplara minnet duydum. Koyu bir kırmızı ışığın her tarafı kapladığı bu yerin dışarısına oranla daha büyük ve izbe bir mahalle altında olmasına göre de daha lüks olduğunu gördüm. Yangın merdivenlerini andıran ve dönerek inmemizi sağlayan merdivenlerden düşmeden indiğim için kendimle gurur duymalıydım. Berrak koluma girmiş bir adım önümde ilerlerken gürültülü ses yüzünden düşüncelerimi duymaya çalışıyordum. Kendime verdiğim ilk kural; sarhoş olmak yasak! İkinci ve en önemli kural; hiçbir erkeğin öpmesine, hatta değil öpmek dokunmasına bile müsaade edilmeyecek. Üçüncü kuralım ise artık hayat felsefem haline gelmişti; kimseye doğruyu söyleme, herkes mükemmel olduğunu duymak ister. Ve son kural –tabi şimdilik-; sarhoş erkeklerin ceplerini kurcalamayı unutma! Bu kurallar Berrak ile tanıştıktan iki gün sonra kendime koyduğum sınırların kuralıydı. Bir amacım vardı ve bu amacımda sadece eksik olan şey paraydı. Kimse kafamın yerinde olmadığı bir anda bedenimi kullanamazdı. Evet, herkes mükemmeldir. Çünkü biri sana saçının nasıl olduğunu soruyor ise gerçekten nasıl göründüğünü öğrenmek için değil. Sadece senin ağzından o kelimeleri alıp duymanı sağlamak içindir. Bu yüzden en kötü saçta güzeldir, en iyi saçta. Son madde tamamen şımarıklığımdan çıkmış bir şeydi. Ama ben kendimi kandırmak için amacıma giden yolun minik temeli olarak gördüğümü söylerdim. Kimseye çarpmamaya özen gösterirken Berrak sonunda durmuştu. Etrafına bakıp gerçekten de bu kalabalıkta aradığı kişileri bulabileceğini düşünüyor muydu? “Kahretsin, nerede bunlar!?” kızgın sesine kulak asmadım. Bende onun gibi etrafıma bakındım ama tilkilerden kaç tane olduklarını merak ettiğimdendi ve tahminimin çokta üstünde kuyruklu vardı. Bunların aralarında tek benim lefa olmadığıma kalıbımı basabilirdim. İstemsizce kastığım bedenimin içten içe gevşediğini hissettim. “Sonunda oradalar!” gerçekten bulmuş muydu? Hızlı hızlı yürürken benimkine oranla daha yüksek topuğu olan ayakkabısı ayağında yokmuş gibiydi. Ayakkabısız bile çenesine gelirdim onun şu anki boy farkımızı siz düşünün. Gözüm ansızın önümüzdeki yoldan kaydı ve tam karşımıza bir kısmının perdeyle kaplı olduğu, özel olarak ayırtılan koltuklarda oturan kişileri gördüm. Üç tanesi karga iken diğer beşli grup tilkilerden oluşuyordu. Kuyruğum titredi. Bu hissi biliyordum biri beni izlediği zaman refleks olarak yaptığım bir şeydir. Burada yüzlerce kişi vardı evet, ama bu küçük bir göz kayması değildi biri ciddi ciddi beni izliyordu. Yüzüme sert bir ifade takınmadan önce çevreme kısaca bakmayı planlamıştım ama beni izleyen gözlere yanlışlıkla takılacağımı tahmin edemezdim. O, o buradaydı ve biz şu an onun oturduğu yere gidiyorduk! Berrak’ı durdurmak istedim ama ağzımı açıp tek kelime bile edemeyeceğimi biliyordum. Ondan gözlerimi hızlıca kaçırdım. Bu kadar kalabalığın arasında o katran karası gözler nasıl olurda irislerimi delip geçebilirdi. Kendine gel! Sen güçlü bir kızsın, unutma! O bizi, eski kendisini ve seni bırakıp gitti, unutma bunları! Derin bir nefes aldım. Genzimi dolduran sigara dumanı bile bir şekilde iyi hissettirmişti. Onların oturdukları özel yere geldiğimizde iki basamaklı merdivenlerden çıkmak lazımdı ve Berrak o anda kolumu bırakıp benden önce o bölgeye çıktı. Taviz vermedim yavaşça o iki basamağı çıktım ve hiçbirinin yüzüne bakmadan boş bir yere oturdum ve oturduğum yerde bir kanatlının yanıydı! Berrak hala ayaktaydı ve bir yandan gülüyorken diğer yandan bir şeyler anlatıyordu ama hareketleri garipti. Yerinde zıplar gibi sanki yıllarca içinde tuttuğu bir haberi dile getiriyormuş gibi bir heyecanı varmış gibiydi. Ama bu benim tanıdığım Berrak içinse bu hareketler tamamen bedenini sallayıp tek övündüğü uzvunu yanı göğüslerini gösterme çabasından fazlası değildi. Burada ki en önemli soru ise bu kadar şovu kime yaptığıydı? Siktir! Ona yapıyordu. ACI ÇOCUKLUK Tıklanan penceremde saçlarımı taramayı bıraktım. Yine benim kanatlım gelmişti ama onu duymazdan gelerek saçımı taramaya devam ettim. Onu umursamadığımı hissettiği zamanlardan nefret ederdi. Benim ise hoşuma giderdi çünkü onu kızdırmayı hep sevmişimdir. Penceremin zaten açık olan camından kafasını uzatıp söylenmeye başladı. “Cevap vermiyorsan giriyorum!” Banyodan odaya doğru seslendim. “Çıplağım!” “Siktir... Girdim ben içeriye. Kızım bu kanatlarla bir daha çıkartma beni oraya.” İsyanına gülmeye başladım. Gerçekten de kanatları, çıkalı çok olmamasına rağmen oldukça büyüktü, gürlüğünden ve yatağıma döktüğü tüylerinden bahsetmiyorum bile. Tam banyodan çıkacakken onun kısık mırıldanmasını işittim. “Çıplak mı?” isterik bir şekilde güldü. “O kadar şanslı olsaydım...” bir an duvara yapıştırdığım küçük ayna sayesinde kendi kendimle göz göze geldim. Isınmaya başlayan yüzüm ve kızaran yanaklarımı gördüğüm an –odaya girmeden önce- tekrar elimi yüzümü soğuk suyla yıkadım. Bazı anlarda kullandığı kelimeler kuru bir öksürük gibi boğazıma yapışıyormuş gibi hissediyordum. Banyodan çıkarken elimdeki havluyla yüzümü kuruluyordum. Yarkın yatağımın üzerinde oturmuş bu kadar kısa sürede bile yine derin düşüncelere dalmıştı. Kafasını dağıtmak için onun uğraşmaya karar verdim. Elimdeki nemli havluyu kafasına fırlatıp hiçbir şey olmamış gibi yatağıma yani yanına oturdum. “Sen yine neden geldin?” havluyu eline alıp tahmin ettiğim gibi onunla beni boğmaya kalkmadı. Ellerinin arasında tutmaya karar vermiş gibiydi. Başını çevirip yüzüme baktı. Uyuyacağım için odamın ışığını kapatmıştım çünkü dışarıdan yansıyan gür ay ışığı odamın hemen hemen her yerini aydınlatıyordu ama şu ansa Yarkın’ın yüzünün gölge de kalmasını sağlamıştı. Neden böyle bakıyordu? Sanki içinde bir yerler yıkılmışta toparlamasında yardım etmemi istiyor gibi. Evet, onu çok iyi tanıyordum. Yıllarımızın beraber geçtiği bir yatağın üzerinde oturuyorduk ama tek farkla büyümüş olarak. “Çok uykum var.” Dedi gerçekten de uykulu bir ses ile söylemişti bunu ama şunu da fark edebilmiştim ki daha yeni ki olan enerjisi bitmiş gibiydi. “Tüm gün neredeydin. Baban seni arayıp durdu.” Kısık bir sesle küfür homurdandı. Küfürden pek haz etmediğimi biliyordu. “... ondan kaçıyordum zaten.” Sıkıntıyla yanaklarımı şişirdim. Az çok tahmin edebilmiştim aslında babası pislik bir insandı ve ayrıca çocuklarını da bu yolda götürmeye pek hevesli bir babaydı. Ama neyse ki abisi iyi bir kanat eğitiminden sonra kendini kurtarabilmiş, yüksek mertebeli bir asker olabilmişti. Şu an nerede olduğunu bir tek kardeşi yanı Yarkın bilirdi. Anneleri de onlar daha çok küçük iken bırakıp gitmişti ve o günden beri ondan tek bir bile bulamışlar. Tüm kasaba ve en çok kendi soyu annelerini babalarının öldürdüğünü düşünmüşlerdir ama o hafta, kasaba dışında olduğunu bir şekilde tüm halka ikna ettirmeyi başarmıştı. Burnumun ucuna bir fiske attı. “Nereye daldın gittin.” Elimi gelişi güzel salladım. “Yok bir şey...” Arkamda bir ağacın dalların bir tanesinde açmış yapraklar gibi duran kanadına yavaşça dokunurken, “Uyumaya mı geldin?” diye sordum. Son zamanlarda özellikle kanatları çıktığı aydan beri nedensizce burada uyumaya gelirdi. Nadiren de ben uyuyacağım zaman, onun tabiriyle arkama kıvrılmaya gelirdi. Bu koca kanadının teki ise mutlaka üzerimde olurdu. “Hem evet hem de hayır?” Kanadındaki yumuşak ama bir o kadarda kalın tüylerin arasında parmaklarım gezinirken, kurduğu cümleye karşı yandan bir bakış attım. Böyle karışık bir cümleden anlam çıkarmamı bekliyorsa fazlasıyla uykumun olduğunu bilmeliydi. Derin bir nefes aldı. “Her şey çok boktan geliyor artık. Eğitim, av, şu eve onun yüzünden girmediğim puşt...” saçlarını eliyle karıştı. Sanki içinde anlatmaya yorulduğu bir şey vardı. Uzun zamandan sonra onu ilk defa bu kadar bitik görmüştüm. Yatakta kayıp yanına yanaştım. Bunu fark edince ellerinin arasına aldığı başını kaldırdı. Saçlarını karıştırıp dağılmasına sebep olurken, “Tamam be vereceğim yatağımı ve bu seferlikte babana geldiğini söylemeyeceğim.” Babası onu değil bulmak uçarken bile görürsem direkt haber etmemi istemişti ama neyse ki o adamı küçükken olduğu kadar artık sevmiyordum ve şunu da biliyordum ki Yarkın’ını en çok yoran babasıydı. Ayağa kalkıp odanın kapısını kilitledim. Evde kimse yoktu ama biz uyurken birilerinin gelme ihtimali de vardı. Yarkın kanatlarını daha rahat bir şekilde yatırabilmek için yatağımın duvarla temasını kesti. Her zamanki gibi ilk benim yatağa girmemi bekledi. Pekte yumuşak olmayan yatağın içine girip ona doğru öndüm ve yastığa kafamı koydum. Oda benim gibi uzanırken yorganı üzerimize örttü ve hemen ardından bir kanadını üzerime bıraktı, hatta sırf kanadını üzerime bırakmak için çekiyordu bu yatağı. Kanadı ağır değildi ikinci bir yorgan görevi gördüğü içinde soğuk havalarda vazgeçilmez oluyordu. Yakınlığından rahatsız olmadığım yüzünü izledim. Yüzü yüzüme çok yakındı çünkü bu yatakta tek bir yastığım vardı. Oda benim yüzümü izliyordu, bazen durup hatta yürürken bile bazı anlarda durdurup bir süre yüzümün her detayını incelerdi. Garipti ama küçüklükten gelen bir alışkanlığı olduğu için benimde alışmam kaçınılmazdı. O beni izlerken belirginleştiğini fark ettiğim göz altlarına yavaşça dokundum. “Dün kaç saat uyudun?” parmağımı dokunduğum anda gözlerini kapatmıştı. “Uyutmadı...” diye fısıldadı. Daha fazla uykusuz kalmasını istemediğim için, “İyi uykular.” Diye mırıldandım. Kısık bir ses ile bir şeyler mırıldanmıştı ama pek anladığım söylenemezdi. Rahatça uyuyabilelim diye arkamı dönmek için hareket etmiştim ki omzumu yumuşak bir tavırla tuttu. Açmadığı gözlerinin ardından, “Bugün böyle kalalım.” Ne diyeceğimi bilemediğim için öylece dururken yavaşça göz kapaklarını araladı. Kızardığından emin olduğum gözlerine bakmak o an içimde bir acının filizlendiğini hissettim. Sessiz bir iç çekişten sonra eski pozisyonumu aldım. Onun gibi benimde gözlerim artık uyku diye isyan ettiği için kendimi bıraktım ama çok değil birkaç dakika sonra alnımda bir sıcaklık hissettim. Alnını alnıma dayamıştı. Üzerimdeki kanadını kendine doğru çekip ona yaklaşmamı ve hiçbir yerimin açık kalmayacak hale gelmesini sağladı. Yüzüme değen sıcak nefesiyle beraber, uyumuştum. - Berrak, benim çocukluğumun önünde kendini sergiliyordu. Onunla geçirdiğim on yedi yılı sanki ayaklarının altına almış bir pislik gibi çiğniyordu. O pislik, gözlerini benden ayırmayan adamın paçalarına ve benim ise yakama sıçramıştı. Evet... o gözler oturduğum andan beri üzerimdeydi. Hiç çekinmeyen o gözler tek tek bedenimin her yerinde gezinip duruyordu. Kulağımda yoğun bir gürültü olmasına rağmen, Berrak’ın ve ona katılan diğer kızların seslerini net bir şekilde ayırt edebiliyordum. Birbirlerine ne kadar güzel koktuklarından bahsediyor, elbiselerinin eteklerine dokunup ne kadar yakıştığını ve tamda onların bedeni için dikildiklerini savunuyorlardı ama neyse ki o kadar mütevazilerdi ki (!) bu övgüleri kibarlıkla geri birbirlerine yolluyorlardı. Hani şu bilgisayarlarda olur ya kopyala – yapıştır hesabı? Aynı böyleydi. Garip bir şekilde kimse benimle ilgilenmemişti. Hayır, mükemmel olmadığımın elbette farkındayım ama bu kadar zengin bir kızın arkadaşı da zengindir öyle değil mi? Kibar olduklarını filan mı söylemiştim? Artık düşüncelerimin ne denli değiştiğini tahmin edebiliyorsunuzdur. Sırtımı kadife koltuğa yaslayıp bacak bacak üzerine attım. Kendimi salarak oturmamıştım aksine omuzlarım dik ve özgüvenim yüksek bir oturuş sergilediğime emindim. Yanıma sonradan gelen bir kanatlı oturdu. Kafası hafiften iyi olduğu belliydi. Kendini koltuğa bırakırken, koltukla beraber geriye düşmediğimiz için şanslı sayılabilirdik. Kırmızı ışıkta ne renkte olduğunu anlamadığım kanatları koltuğun arka kısmında kalmasını sağladığı için rahatça oturmama devam ettim. Bu kanatlar gürdü ama onunkinin yanında neredeyse yavru bir kuşun yeni çıkmaya başlayan kanatlarına eş değerdi. Gözlerim istemsizce özlem duyduğum o kanatlara kaydı. Hacimli ve dolgun kanatlarında yatmak en sevdiğim şeylerden biri olmuştu hep. O kanatlarını diğerleri bir köşeye kaldırılan eşya gibi değil de onun gerçek benliğini bulmasında yardımcı olan iki dost gibi yanına oturmasına izin vermişti. Kanatları o kadar çok yer kaplıyordu ki sanki bulaşıcı bir hastalığa yakalanmış gibi ortamdaki herkes ondan uzak oturuyordu ve küçücük bir alanda olmamıza rağmen de kimse bundan şikayetçi değilmiş gibiydi. Berrak elindeki turuncu sıvıdan büyük bir yudum alırken boğazımın kuruduğunu hissettim. Böyle bir yerde alkolsüz bir şeyler bulmak zordu ama imkansızda değildi. Çevreme göz gezdirirken yakınlarda bir garson aradım. Berrak tanımadığım ama ismini onun ağzından çok duyduğum bir kızın yanında oturuyor ve birbirlerine bir şeyler fısıldayarak kahkaha atıyorlardı. Gözüm yanımdaki kargaya ve yanında kolunun altında duran kıza baktım. Garip bir şekilde samimiydiler. Adam kızın anlattıklarını dikkatle dinliyormuş gibi görünüyordu. Galiba biraz ön yargılı yaklaşmıştım çünkü aralarındaki ilişkiyi date çıkmış gibi hissettirmişlerdi. Tekrar garson var mı diye etrafa bakınacakken gözüm bir yerde takılı kaldı. Sanki ayağım takılmışta onun göz çukurlarına düşmüştüm. Dizine yasladığı elinin avucunda yarısı içilmiş siyah bir sıvı vardı. Neden sürekli gözleri üzerimdeydi bilmiyorum. O gözlerde bir özlem yoktu, pişmanlık veya onun gibi herhangi bir duygu yoktu. Beni yakaladığı gün hazırlıksız olduğu için olmalı ki birkaç duygunun silikte olsa izine rastlamıştım ama şimdi... O gözlere bakamıyordum çünkü nasıl bir duvara toslayacağıma dair bir fikrim yoktu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE