bc

KARA KUTU (+18)

book_age18+
342
TAKİP ET
4.7K
OKU
alpha
dark
BE
reincarnation/transmigration
powerful
bxg
campus
magical world
seductive
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Kanı zehir ve şifa olan akrep soyundan gelen güzel bir kız.

Ahter üzerinde yaşamış dokuz kurt soyunun ilki olan bir adam.

Geçmişte kurtların çiğnediği yasa sonucu Ahter'deki tüm canlıların ruhlarının bedenlerinden ayrıldı ve kurtlar o ruhları köleleri gibi kullanmaya başlamıştı.

Bir asır sonra gelişen olaylar sonucunda ilk kurt soyu tükendi ve çalıntı ruhlar geri bedenlerine dönmeyi başardı.

O gün Kir kendine bir söz vermişti. Kanında son bir damla zehir kalana kadar tüm kurtların kökünü kurutacaktı.

Ama bu evrende de bir şekilde yaşamak zorundaydı ve istemeyerekte olsa aynı kanından akan panzehirle diğer canlılara şifa dağıtıyordu ölümüne nefret ettiği kurtlara bile.

Bir gün bir kurtla karşılaştı. Zehir akan nil nehrinin yeşili gözlere sahip bir kurttu.

Alaycı, dilbaz ve güçlü bir kurt.

Draven Henrich.

Kir o gözlere baktığında geçmişini görebiliyordu.

Draven ise ona bakınca sadece katran karası zehirden başka bir şey göremiyordu.

Ama ikisininde bilmediği ortak bir noktaları vardı. İkisi de tüm kurt soyundan nefret ediyordu.

Peki Draven neden kendi soyunu kurutmak istiyordu?

Kir ona yardım edecek miydi yoksa akrep gibi ona hiç ummadığı anda zehrini bastıracak mıydı?

.

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
GİRİŞ - ACI BİR ZAMAN
Acının kasılıp kıvrandığı bir zamanda... Yerdeydik. Elini, bıçağı sapladığım karın boşluğuna bastırmıştı. Ne o bıçağı çekebiliyordu ne de hareket ettirebiliyordu. Yüzüne baktım, alnı gittikçe terliyordu. Ondan birkaç adım uzaklaştım. Kapıyı ve aynı zamanda pencereyi kontrol ediyordum. Bir ormanın derinliğinde tek odalı bir ahşap evin ortasındaydık. Birinin gelme ihtimali yoktu ama yine de bu riski göze alamazdım. O ölmeden başından ayrılamazdım. “Sana yardım ettim... Bana yardım ettin...” nefes nefese konuşmaya çalışıyordu. “Anlamıyorum, bunu bana neden yaptın?” sesi acı içindeydi. Karnını deştiğim için miydi bu derin acısı ihanetim mi? “Yapmam gerekiyordu ve yaptım.” “Seni sakladım, bir cadı oluşunu kabullendim! Ah...” inledi ve bedeni öne doğru kıvrıldı. Görkemli kanatlarına baktım. Beni taşırken tellerin arasından geçmek zorunda kalmıştı. Kanatlarının uç kısımlarından sızan kanlar akmayı bırakmış oldukları yerde kurumuştu. Bu kanatlarda uyuduğum zamanlar sinsi bir yılan gibi zihnimde gezindi zehrini onun kuyruğumu okşarken uykuya daldığı anının üzerine bıraktı. “Seni öpmüştüm,” sesi kısılmıştı. Umursamaz bir tavırla, “Olabilir,” dedim. “Bende seni öptüm.” Kendini geriye bıraktı kafasını sertçe ahşap zemine vurmaya başladı. “Anlamıyorum, neden?” Neden? Buna verilecek binlerce cevap vardı ama en acısı hiçbiri bana ait değildi. Boğazının derinliklerinden kesik kesik sesler gelmeye başladı. Ölüyordu. Gidebilirdim. Ama ayaklarımı hareket ettiremiyordum. Boş bir beden gibi hissediyordum. Ruhum onun kanadının arasında uzanmış en sevdiği şeyi yapıyordu. Uzun, yumuşak ve ben dokununca dikenlerini içine gizleyen tüylerini okşuyordu. “Hissettim,” gözlerim yüzüne kaydı. “Her anlamda, her anda... seni hissettim. Bunları hepsi yalan mıydı? Tek amacın beni öldürmek miydi?” Tekrar aynı cümleyi kurdum ama bu sefer her kelimenin üzerine sertçe dokundum. “Yapmam gerekiyordu, yaptım.” Ruhum hislerimi alıp da mı gitmişti? Nasıl bu kadar duygusuz gibi görünebiliyordum. Kendimden iğrendim. “Yüzüme bak.” Bakmadım, bakamadım, bakamazdım. Nefesi yavaşlamaya başladı. Son saniyelerine kadar gözlerini yüzümden ayırmayacağını biliyordum. Hangi sorusunun cevabını arıyordu? Dayanamadım ve göz ucuyla da olsa gömleğindeki kanlara, vücuduna zıt bir şekilde dik duran bıçağa baktım. Bir eli bıçağın sapını kavramıştı, duruyordu. Pişmandım. Geri dönüşüm yoktu. Ağlamak istemiyorum ama ağlıyordum. Son kez tüm cesaretimle gözlerine baktım. Gözlerinde kin yoktu, nefret yoktu, öfke yoktu. Acı vardı acı hep oradaydı. Gülümsedi ama dudakları hareket etmedi. Gözleri kapandı. ŞİMDİKİ ZAMAN 1.BÖLÜM Kimsesizlik ne demektir? Anne ve babanın seni bir başına bırakması mıydı? Yoksam gidecek tek bir yerinin bile olmamasını mı? Veya iğrenç bir soyun kuyruğunu simgelediğin için köşe bucak kaçmak zorunda kalırken kimsenin seni anlamaması mıydı? Kuyruğum kötülüğü simgeliyorken iyilik yapmaya çalışmak mı yoksam iyiliği simgeleyen kuyrukların kötülüğün her damarından geçmiş olmaları onları hala iyi yapıyorken beni kötü yapmalarını hesabını kimlerin ödemesi gerekiyordu? Hızla kaçtığım o adamlar saklanırken eski bir apartman boşluğuna sığınmıştım. Bu koca dairenin bir kısmı yıkılmıştı bu yüzden burada kimse yaşamıyordu bunu fırsat bilerek saklanmıştım ama gerçekten de kuyruğumu bir demir parçasına dolanmasını beklemiyordum. Gökyüzünde ay vardı ama ne kadar uzakta olduğunu ispatlamak ister gibi karanlık gecenin yüzeyini aydınlatıyordu ve etrafımı görmem konusunda hiç yardımcı olmuyordu. Ne yapacağımı bilemez bir şekilde etrafa göz attım. Bağırıp yardım çağırabilirdim ama peşimdeki adamlar hala yakınımda olabilirlerdi. Kuyruğumu sıkıştığım yerden kurtaramamamın sebebi demirin keskin kısmına dolandığı içindi. Şimdiden kuyruğumdaki tüylerin bir kısmının aşındığını hissedebiliyordum. Derin bir nefes alıp demiri uçlarından kaldırmaya çalıştım. Çatırtıya benzer sesler yavaş yavaş yükselmeye başladı. Tam o anda duyduğum ayak sesleri yüzünden kalakaldım. Ne elimdeki ağırlığı bırakabildim ne de kaldırmaya devam edebildim. Nefesimi tutup beklemeye başladım. Ayak sesleri gittikçe yaklaşıyorken bir o kadarda uzaklaşıyormuş gibiydi. İki kişiydiler. “Burada bir yerde olmalı,” dedi içlerinden biri. “Sanmıyorum dostum burada saklanabileceği bir yer yok.” Dedi diğeri. O an etrafıma baktım. Yarısı yıkılmış bir duvarın yığınlarının arasına girmiş büyük aralık kısmın içine saklanmıştım. Yani eğdiğim kafamı kaldırsam beni kolaylıkla görebileceklerdi. Aniden tüm sessizliği yırtan siren sesleri yükselmeye başladı. İçime bir ferahlık nüksetti. Kurtulabilirdim çünkü beni yakalamaya çalışan kişiler aslında illegal işlerden sabıkası olan kişilerdi. O an yüzümdeki gizli tebessüme tehlikenin yağmur damlaları aktı. Cebimde ki boyalar kendilerini hissettirmek isterlermişcesine ağırlık çöktü. Onlardan çaldığım boyalar... Siktir! Asıl başı onlarla belada olan bendim. Hiç tereddüt etmeden parmaklarımın arasındaki demire tüm gücümü verdim ve kuyruğumu o aradan çıkardım. Bedenimi o enkaz yığınından çıkardığımda önümde bana şaşkınca bakan iki kaçıkla göz göze geldik ama etrafımızı sarmaya başlayan siren sesleriyle birbirlerine bakıp kaçmaya başladırlar. Polis araçları enkazın önünde durduğunda, kendime sakin olmam ve düşünmem için birkaç saniye verdim. Neden burada olduğuma dair mantıklı tek bir sebebim yoktu ama üzeri yırtık ve ağlayan bir kadından mantıklı bir sebep beklerler miydi? Denemeden bilemezdim. Çıktığım enkaza tekrar girdim. Çömelip üzerimdeki geniş cepli mantoyu çıkardım ve boyaların güvende olması için bir top haline getirip demir yığının arasına attım. Üzerimdeki kazağı demirin ucuna sürtüp bir kısmını yırttım ve yerdeki pis kumları kıyafetlerime sürdüm. Hatta yüzüme, -dağıttığım- saçlarıma ve vücudumun herhangi açık yeri neresiyle orasını boylu boyunca kirlettim. “Kim var orada? Her kimsen ellerini kaldır ve yanlış bir hareket yapmaya kalkma.” Kollarımı kaldırdım. Kuyruğumu belimin etrafına sardım. Çukurdan yavaş yavaş çıkarken zorlanıyormuş gibi görünmek için birkaç kere ayağım kaymış gibi tökezledim. “İndirin silahları, zarar görmüş bir sivil sadece.” İçlerinden gür sesli polis diğer meslektaşlarını uyardığından azda olsa rahatlamıştım. Kafamı kaldırıp etrafa kısaca göz attım. İki tane ekip arabası vardı. Ortalama 6 kişi olmalıydılar. Şu an en net dört kişiyi görüyordum. Hepsinin gözleri benim ve yaralı kuyruğumdaydı. Kuyruğum tahmin ettiğim gibi aşınmış ve derinde olmasa da kesilmişti akan kan kuyruğumun büyük bir kısmına akmıştı. Bundan sonrası düşündüğümden de kolay geçmişti. İfademi aldıklarında onlara beni tanımadığım kişilerin zorla kaçırdıklarını ve onlardan kaçıp buraya saklandığımı söyledim. Beni dinlerlerken hiç tereddüt etmemişlerdi. Onların araçlarıyla eve kadar götürülmüştüm. Ne kadar bunu istemesem de şüphe çekmemek için kabul etmek zorunda kalmıştım. Bir an önce o boyaları sakladığım yerden almalıydım eğer biri benden önce bulup ihbar ederse başım çok kötü belaya girerdi çünkü o boyaların metal yüzeyinde parmak izlerim vardı. -------- Gecenin şafağa dönüşeceği vakitte tekrar buraya gelmiştim. Gelmeden önce eve uğramış, kıyafetlerimi değiştirmiş ve kuyruğumu sarmıştım. Gündüz vakti bile tehlikeli olan bu yere zifiri karanlıkta gelmemin tek sebebi kuyruğumdaki boyanın akmaya başlamış olmasıydı. Çok belli değildi ama güneş ışığına çıkarsam belirgin olma ihtimali fazlaydı. Siyah zift ile boyanmış tablonun üzerine beyaz şekiller çizmek gibiydi. Kaç kat boya kullanırsan kullan asla saklayamazdım. Bu benim lekem, benim kirim gibi. Vücudumu ne kadar temiz tutarsam tutayım kuyruğum hep kirli kalacaktı. Çünkü lefa soyunu kimse kabullenmezdi ve bende toplumda gizlenen bir lefaydım. Lefaları yani bizleri bir yaprağa benzetirlerdi. Onların yeşil zamanlarını bizlerin kuruttuğuna inanıyorlardı. Bazı büyükler ise ileriye gidip ölüm bile bizim yüzümüzden var olduğunu söylerdi. Ben kimseye kötülük yapmamıştım kimsenin yeşil zamanlarını kuru bir yaprağa dönüşmesine sebep olmamıştım ama onların turuncu kuyrukları varken benim kuyruğum siyahtı. Babam bir lefa soyundan iken annem tilki soyundandı. Annem babamın başından beri, bir lefa olduğunu biliyormuş ama belki olacak çocukları tilki soyundan olabilirdi ve olmuştu da bir erkek çocukları dünyaya gelmişti ve kuyruğu çıktığında tilkilerden olduğunu öğrenmiştik ama diğer çocukları yani ben düşündükleri gibi olmamıştım. Onlar yüzünden bu dünyaya gelmiştim ama toplum psikolojisi onları o kadar etkilemişti ki beni bir lanet olarak görmüşlerdi. Şu ansa sokaklarda yaşıyordum bulduğum her delikte uyuyor, gördüğüm her yiyeceği çalıyordum. Onlardan çok uzaktaydım. Abimin beni aradığını biliyordum ama atılırken, kapının önünde kuyruğum fark edilmesin diye kıyafetlerimin altına saklarken o buralarda değildi, yanımda da olmayacaktı. Enkazın önünde durduğumda kuyruğumu özenle belime sarıp üstüne kıyafetimi örttüm. Büyük duvar parçalarına tutunup çukurun içine girdim. Eğilip elimi dikkatlice demir parçalarının arasına daldırıp boylarımı aradım. Yoktu! Buraya sakladığıma emindim ama ne yaparsam yapayım bulamıyordum. Bir telaşla çukurdan çıkıp etrafı aramaya başladım. Her taşın altına baktım ama yoktu. Nefes nefese kaldığımda durdum. Aniden bir ışık belirdi. Ay sanki yardım etmek istercesine ışığını yollamıştı. İçimi birazda olsa umut doldurmuştu ama sonra bir ses duydum. Bu seslere o kadar aşinaydım ki sesin hangi cisim sayesinde geldiğini anlayabiliyordum. Bunlar benim boyalarımdı. Ses hemen arkamdan geliyordu. Elim yavaşça iç cebime sakladığım bıçağı kavrarken gözlerim önümde yavaşça belirip benim gölgemi içine hapseden karartıya kaydı. Öylece izledim. İki yanımda beliren kanatları o kadar büyük ve ihtişamlıydı ki, o anda çaresizliğin her yanıma bir is gibi yapıştığını hissedebiliyordum. Karta soyu, kanatları şans sembolü olarak bilinir. Ve kartal soyundan biri, hemen arkamdaydı. Elimdeki işe yaramaz bıçağı tekrar yerine koydum. Belki polislere karşı kullandığım çaresiz rolünü ona da oynayabilirdim ve bu sefer iyi oynayacağıma da eminim. O konuşmadan konuşmayacaktım. Geçen süre sanki saatler gibi gelmişti ama salise ve saniyelerin arasında arafta kalmış gibiydik. “Dön.” Sesi, acısız bir ölümü bile acılı hale getirebilecek kadar sertti ve kötü yanı bunu kullandığı tek bir kelimede anlamıştım.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

KIRIK ANILAR MAHZENİ

read
4.1K
bc

Çobanaldatan

read
2.1K
bc

TYLER (Cherry 2)

read
6.0K
bc

KAKTÜS| Texting

read
3.4K
bc

Yasak Sevda

read
85.8K
bc

Zor Ajanlar

read
1.5K
bc

PRENSİN KORUMASI

read
13.1K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook