Yere çarpan gümüş tepsinin çıkardığı o korkunç şangırtı, şark odasının içini doldurdu. Kırılan fincanlardan sıçrayan kaynar kahve, çıplak ayak bileklerime damlıyor, tenimi yakıyordu ama ruhumda açılan o devasa yarığın yanında bu acı bir hiçti.
Odadaki herkesin bakışı kapı eşiğinde donup kalmış olan bana döndü. Babamın çatık kaşları, abim Halil’in öfkeyle parlayan gözleri ve amcam Ziya Ağa’nın tespih çeken elinin havada asılı kalışı... Ama en iğrenci, Bedirhan’ın oturduğu minderden bana doğru eğilip, dudaklarının kenarına yerleşen o sinsi, yapışkan sırıtıştı. Gözleri, avını tuzağa düşürmüş aç bir çakalın gözleri gibi parlıyordu.
Babam oturduğu yerden yavaşça doğruldu. Sesinde zerre kadar şefkat yoktu, sadece amcamın yanında otoritesini kanıtlama çabası vardı. Eliyle beni içeri çağırdı.
“Gel hele Helin,” dedi kalın, itiraz kabul etmeyen bir sesle. “Gel bakalım. Madem kapı dinledin, madem duydun olanı biteni... Geç öp emminin elini.”
Olduğum yerde mıhlanmış gibiydim. Bacaklarım titriyor, ciğerlerime çektiğim hava boğazıma batıyordu. Gözlerim hızla dolarken, görüş alanım bulanıklaştı. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye başladığında, dudaklarımdan dökülen fısıltıya engel olamadım.
“Baba...” dedim titreyen, çaresiz bir sesle. Bir adım geriledim. “Baba etme... O benim kuzenim... Emmioğlumdur o benim. Nasıl olur böyle şey?”
Babamın yüz hatları daha da gerilirken, köşede oturan amcam Ziya Ağa elindeki kehribar tespihi mindere sertçe vurdu. Yüzündeki o sahte, ağırbaşlı ifade anında silinmiş yerine o gaddar aşiret ağası silüeti yerleşmişti. Kaşlarını öylesine derinden çattı ki alnındaki çizgiler birer hendek gibi belirdi.
“Lafımın üstüne laf etmeyesin Helin!” diye gürledi amcam Urfa şivesinin o ağır, tok tınısıyla. Sesi odanın içinde bir gök gürültüsü gibi patladı. “Sen ne diyisen kız? Yaban ellere gideceğine, elin adamının kahrını çekeceğine kendi kanına, emmioğluna varasın işte! Buralarda böyledir bu işler, töremiz budur! Ne olmuş kuzeninse? Kötü mü etmişik, seni soysuzlara yem etmemişik, kendi ocağımızda tutmuşuk! Sen kalkmış bana burada laf yetiştirisen!”
“Baba, vallah haklısan,” diye araya girdi Bedirhan o yılışık sesiyle. Ayağa kalkıp bana doğru bir adım attı. “Benim gibi aslan gibi emmioğlun varken, elin herifine mi varacan amca kızı? Hem biz seninle aynı avluda büyümedik mi? Ben seni el üstünde tutaram, yediğin önünde yemediğin arkanda olur. Daha ne istersen?”
Midem bulanıyordu. Onun o sahte şefkatinden, üzerimde gezinen o arsız bakışlarından iğreniyordum. Abim Halil’e çevirdim yaşlı gözlerimi. Sabah sırf okumak istedim diye beni vurmaya kalkan, Yusuf’un kanını döken abim... Belki kardeşi olduğumu hatırlar, belki beni bu çukura atmaz diye bekledim. Ama o sadece başını öne eğdi.
“Hayırlısı neyse o olsun,” dedi abim buz gibi bir sesle. “Kız kısmının aklı ermez böyle işlere. Büyüklerimiz ne derse odur.”
O an anladım. Benim bu evde bir defter sayfası kadar bile değerim yoktu.
Arkamdan gelen ayak sesleriyle irkildim. Annem mutfaktaki gürültüyü duymuş, telaşla odaya dalmıştı. Yerdeki kırık fincanları ve kahve lekesini görünce önce rengi attı, sonra odadaki gergin havayı soluyup durumu anladı. Gözleri alev alev parlayarak koluma yapıştı.
“Kör olasıca, ne dikilisen kapı eşiğinde ruh gibi!” diye tısladı kulağıma doğru. Tırnaklarını etime geçirmişti. Beni zorla odanın içine, amcamın önüne doğru sürükledi. “Geç öp amcanın elini! Bizi elaleme rezil mi edecen? Eğil çabuk!”
Direnmeye çalıştım. Ayaklarım geri geri gidiyordu ama annemin itmesi ve babamın o korkunç bakışları altında ezildim. Bedenim ruhuma ihanet etti, dizlerim kırıldı. Amcam Ziya Ağa’nın o iri, kıllı elini dudaklarıma götürürken gözlerimi sımsıkı yumdum. Teninin kokusu, tütün ve ağır bir ter kokusuyla karışmıştı ve midem ağzıma geldi. Ardından Bedirhan’ın yanına sürüklendim. Onun elini öpmem için uzattığında, parmaklarının ucunu isteyerek çeneme sürttüğünü hissettim.
“Hayırlı olsun nişanlım,” diye fısıldadı sadece benim duyabileceğim bir sesle.
O iğrenç dokunuşla birlikte midemdeki bulantı artık dayanılamaz bir boyuta ulaştı. Annemin elinden hırsla kurtulup, babamın veya amcamın arkamdan bağırmasını umursamadan odadan dışarı fırladım.
“Helin! Nereye gidersen kız!” diye bağırdı babam arkamdan ama durmadım.
Avluyu koşarak geçtim, merdivenleri ikişer ikişer tırmanıp odama daldım. Kapıyı arkamdan hızla kapatıp kilidi çevirdiğim an, dizlerimin bağı tamamen çözüldü. Kapının arkasına yığılıp soğuk taş zemine oturdum. İki elimle yüzümü kapatıp hıçkıra hıçkıra, sessizce ağlamaya başladım. Duvarlar üzerime üzerime geliyordu. Boğuluyordum.
Beni Bedirhan’a vermişlerdi. Ziya Ağa’nın o zalim konağına, Bedirhan’ın o iğrenç yatağına beni diri diri gömmüşlerdi. Ve kimse, tek bir kişi bile “Durun, bu kız ne ister?” dememişti.
Aklıma birden Yusuf abi geldi. Sabahtan beri Zeynep’in evindeki o kanlı yatakta yatan, alnından ecel terleri dökülen Yusuf... Benim için, sadece matematik defterimi korumak için abimin kurşununun önüne atlamıştı. “Kimsenin sana zarar vermesine izin verme Helin...” demişti o baygın, acı dolu haliyle bile elimi sımsıkı tutarken. O benim okumamı, insan gibi yaşamamı istemişti. Ama benim kendi ailem, beni bir mal gibi amcama satmıştı.
Yusuf’un o korumacı yüzü zihnimde belirirken, birden odanın köşesindeki yatağımın üzerinde duran çantam gözüme ilişti. Çantamın içindeki telefon.
Doğukan.
Zihnimde bir şimşek çaktı. Doğukan bana yardım edebilirdi! O üniversiteye hazırlanıyordu, büyük şehre gidecekti. Benim bu dar kafalı, töre batağına saplanmış ailemden değildi. O medeniydi, beni anlıyordu, beni dinliyordu. Eğer ona söylersem, beni bu cehennemden çekip çıkarırdı.
Titreyen ellerimle çantamı açıp telefonu çıkardım. Ekranı açtığımda Doğukan’dan gelen o cevapsız aramaları ve öfkeli mesajları gördüm. Ama o an, o mesajlardaki öfkeyi beni merak etmesine, bana değer vermesine yordum. Gözyaşlarım ekranı ıslatırken titreyen parmaklarımla hızla yazmaya başladım.
“Doğukan... Lütfen bana yardım et. Yalvarırım yardım et. Beni Bedirhan’a, amcamın oğluna verdiler. Bu akşam söz kestiler. Ben onunla evlenemem, yaşayamam. Kurtar beni buradan. Ne olur...”
Mesajı gönderdikten sonra saniyeler bana saatler gibi gelmeye başladı. Kalbim göğüs kafesimi dövüyor, nefesim daralıyordu. Çok geçmeden telefonun ekranı aydınlandı. Gelen mesaj Doğukan’dandı.
“Ne demek verdiler? Helin sen delirdin mi? O herifle evlenmene asla izin vermem! Hemen toparlanıyorsun. Ailen uyuduğu zaman, gece yarısı köyün çıkışındaki o eski kerpiç ahırın oraya gel. Kimseye görünme. Seni alıp gideceğim buralardan. Hemen bu gece gidiyoruz.”
Mesajı okuduğumda içimdeki o zifiri karanlıkta cılız bir umut ışığı yandı. Gidecektik. Bu konaktan, abimin dayaklarından, Bedirhan’ın o iğrenç bakışlarından, amcamın o gürleyen Urfa şivesinden kurtulacaktım. Doğukan beni kurtaracaktı.
Aşağıdan gelen sesleri dinlemeye başladım. Yemek faslı bitmiş, avluda nargileler fokurdamaya başlamıştı. Zaman sanki bilerek yavaşlamış, her saniye bir ömür gibi uzamıştı. Gözyaşlarımı sildim. Yatağımın altına sakladığım o küçük bezi çıkardım. İçine sadece en sevdiğim birkaç kıyafetimi, Zeynep’in bana gizlice aldığı kitapları ve Yusuf abinin kanının damladığı o matematik defterini koydum. Neden o defteri yanıma aldığımı bilmiyordum sadece Yusuf abinin “O defteri sakın atma... Benim kanım akacaksa, helaldir” diyen sesi kulaklarımdan silinmiyordu. O defter, benim bu dünyadaki tek değerimdi artık.
Saatler gece yarısını vurduğunda konak nihayet derin bir sessizliğe büründü. Amcamlar gitmiş, babamlar odalarına çekilmişti. Avludaki köpeklerin bile sesi soluğu çıkmıyordu. Penceremden sızan cılız ay ışığı, odanın ortasındaki o küçük bohçamı aydınlatıyordu.
Yavaşça kapının kilidini çevirdim. Menteşelerin gıcırdamaması için dua ederek kapıyı araladım. Parmak uçlarımda, nefesimi tutarak taş merdivenlerden aşağı inmeye başladım. Her adımımda kalbim yerinden fırlayacak gibi çarpıyordu. Avluyu geçerken koridorların arasında bir an babamın ya da abimi göreceğim diye ödüm kopuyordu.
Ama avlu boştu. Dış kapının o ağır sürgüsünü titreyen ellerimle sessizce çektim ve kendimi gecenin ayazına, sokağa attım.
Özgürlük müydü bu? Yoksa daha büyük bir karanlığa mı koşuyordum, o an bunu düşünecek halde değildim. Sadece koşuyordum. Gecenin karanlığında, dar sokakları birer birer aşarak köyün çıkışına doğru ilerledim. Ayaklarım taşlara takılıyor, nefesim boğazımı yakıyordu ama arkama bile bakmıyordum.
Köyün bittiği yerde, o terkedilmiş, yarı yıkık kerpiç ahırın pis dışı göründü. Etraf zifiri karanlıktı, sadece rüzgarın uğultusu ve uzaktan gelen çakal sesleri duyuluyordu. Ahırın o ağır, tahta kapısı yarı aralıktı. İçeriden ağır bir saman ve nem kokusu sızıyordu dışarıya.
Kapının önünde durdum. İçerisi kapkaranlıktı.
“Doğukan?” diye fısıldadım titreyen bir sesle. Sesim gecenin sessizliğinde kaybolup gitti. İçeriye doğru bir adım attım. “Doğukan, orada mısın? Ben geldim.”
İçeriden bir hışırtı geldi. Samanların üzerinde yürüyen ayak sesleri yaklaştı. Ancak karanlığın içinden çıkan kişi, benim beklediğim kişi değildi.
Yaralı omzuyla ve öfkeli yüzüyle Yusuf abiydi. Onun burada ne işi vardı?