Yabancıya Gitmesin (!)

1300 Kelimeler
“Zeynep, ağzındaki baklayı çıkarsana sen hele!” diye fısıldadım sinirle ve sabırsızca. “Ne demek istiyorsun? Durmadan ima yapar durursun sabahtan beridir! Neymiş benim göremediğim?” Zeynep tam dudaklarını aralayıp bir şey söyleyecekti ki, yatakta yatan ve bilinci gidip gelen abisinden boğuk, zoraki bir inilti koptu. “Zeynep...” Zeynep irkilerek yutkundu, bana söyleyeceği sözleri yutup derin bir iç çekti. Gözlerini benden kaçırdı. “Sen dua et de babamlar olanları duymasın,” dedi konuyu hızla değiştirip pes etmiş bir ses tonuyla. “Yoksa fena yanarız. Haberin ola.” Ardından hızla abisinin başucuna döndü ve omuzlarını düşürdü. Tam ona tekrar itiraz edecektim ki telefonum yeniden çalmaya başladı. Mesaj değildi bu kez, aramaydı. Ekranda Anam yazısını görünce içimdeki o korku dolu titreme geri geldi. Derin bir nefes alıp aramayı yanıtladım. “Efendim ana?” “Neredesin sen kız?” diye çemkirdi annem hattın diğer ucundan. Sesi telaşlı ve her zamanki gibi tahammülsüzdü. “Çabuk eve gel! Amcanlar gelecek akşam ezanına, mühim bir mesele konuşulacakmış bugün. Mumbar dolması yapmama yardım et. Oyalanma sağda solda, çabuk ol, yarım saate evde ol!” Sırtıma binen yeni yükle omuzlarım çöktü. Endişeyle sıkıntılı bir nefes verdim. “Tamam ana, geliyorum birazdan,” deyip telefonu kapattım. Amcam Ziya Ağa’nın adını duymak bile mideme kramplar girmesine yetiyordu. Onu da, o kaba saba, kibirli ve her fırsatta beni ezmeye çalışan kuzenlerimi de zerre kadar sevmiyordum. Gelişleri asla hayra alamet olmazdı, hele ki ortada “mühim bir mesele” varsa, bu mutlaka benim ya da annemin canını sıkacak bir şey demekti. Adımlarım geri geri gitmek istese de mecburen sedyenin yanına adımladım. Üzgün bir şekilde yatakta uzanan Yusuf’a ve başucundaki Zeynep’e baktım. “Benim acilen gitmem gerekiyor,” dedim çaresiz bir fısıltıyla. “Amcamlar gelecekmiş mühim bir mesele konuşmaya. Annem mutfakta yardım istiyor.” Zeynep anladığını belirtircesine üzgünce başını salladı. “Tamam... Bana muhakkak haber ver, aklım sende kalmasın,” dedi. Sonra yüzüne zoraki ama sıcak bir tebessüm yerleştirdi. “Yarın meşe ağacının orada dostluk günü buluşmamız var, onu da unutma sakın.” “Unutmam,” diyerek başımı salladım. Bakışlarım, Kemal Amca’nın müdahalesinden sonra yorgun düşmüş, yarı aralık, bayık gözlerle bana bakan Yusuf’a kaydı. Göğsündeki beyaz sargı bezi çoktan o paslı kırmızı rengi almaya başlamıştı. İçim cız etti. “Geçmiş olsun Yusuf abi,” dedim mahcup, titreyen ve üzgün bir sesle. “Benim yüzümden yaralandın... Çok özür dilerim.” Tam gitmek için arkamı dönecektim ki, o yorgunluktan kıpırdayamaz sandığım bedeni usulca hareketlendi. Yusuf abi aniden uzanıp elimi sıkıca tuttu. İri, nasırlı ve sıcacık eli, buz gibi olmuş parmaklarımı tamamen sardı. Duraksadım. Avucumu sıkan elin baskısı artarken, “Kimsenin sana zarar vermesine izin verme Helin,” dedi. Sesi kısık olmasına rağmen öyle sert, emredici ve bir o kadar da korumacı çıkmıştı ki tüylerim ürperdi. Sadece yutkunabildim. O bayık bakan simsiyah gözlerinde aniden çakan o keskin ifade beni olduğum yere çivilemişti. Ona öylece bakakaldım. Ne diyeceğimi bilemeden, yavaşça elimi onun elinden çekip kurtardım. Hiçbir şey söyleyemeden odadan çıktım. Avluyu geçip sokağın taşlı yollarına adım atarken aklım allak bullaktı. Yusuf abimin bugün neyi vardı, anlamıyordum. Zeynep bir yandan, Yusuf abi bir yandan sabahtan beri fazla imalı cümleler kuruyor, altından kalkamadığım tuhaf anlamlar yüklüyorlardı kelimelerine. Neden bana “Abi deme” demişti? Neden Zeynep benim bir şeyleri göremediğimi iddia ediyordu? Ve amcamlar bu akşam o konağa neyin “mühim meselesini” konuşmaya geliyordu? Eve doğru yürürken, içimdeki huzursuzluk büyüyerek boğazımda düğümleniyordu. ... Konağın ağır kapısını açıp içeri girdiğimde, avluyu çoktan telaşlı bir duman ve yemek kokusu sarmıştı. Annem avludaki büyük ocağın başında kan ter içinde kalmış, bir yandan tencereleri karıştırıyor bir yandan da yanındaki yardımcı kıza söyleniyordu. Beni görünce elindeki tahta kaşığı öfkeyle havaya kaldırdı. “Nihayet teşrif edebildin Helin Hanım! Geç çabuk şu leğenin başına, mumbarları doldurmaya başla. Babanlar nerede kaldıysa gelirler şimdi, amcanlar da ezanla beraber kapıya dayanır!” Hiç sesimi çıkarmadan çantamı sedirin üzerine bıraktım, kollarımı sıvayıp elimi yıkadıktan sonra leğenin başına çöktüm. Parmaklarım mekanik bir şekilde işliyordu ama aklım o kanlı odada, Yusuf’un yarı baygınken bile elimi sımsıkı tutan o iri, sıcak ellerinde kalmıştı. “Kimsenin sana zarar vermesine izin verme Helin...” Sözleri zihnimde yankılandıkça içim ürperiyordu. Doğukan’ın attığı o tuhaf, öfkeli mesajları ise düşünmek bile istemiyordum. Hayatım sanki daracık bir sokağa sıkışmış, iki yandan üzerime üzerime geliyordu duvarlar. Akşam ezanı tüm konakta yankılanmaya başladığında, beklenen ve hiç istenmeyen o an geldi. Avlunun kapısı gürültüyle açıldı. Önce babam ve sabahtan beri yüzünü görmediğim abim Halil içeri girdi. Abimin yüzü sirke satıyordu, belli ki amcamın gelişinden o da çok memnun değildi. Ancak asıl felaket onların hemen arkasından avluya adım attı. Amcam Ziya Ağa, elindeki kehribar tespihi şaklatarak göğsünü gere gere içeri girdi. Arkasında yengem ve kibri yüzünden okunan, o sinsi bakışlı kuzenim Bedirhan vardı. Bedirhan avluya girer girmez gözleri bir avcı gibi etrafı taradı ve anında beni buldu. Yüzüne yayılan o yılışık, yapışkan tebessümle beni baştan aşağı süzdüğünde mideme koca bir yumru oturdu. Ondan çocukluğumdan beri nefret ederdim. “Hoş geldin ağabey, geçin hele baş köşeye,” dedi babam hürmetle. Erkekler selamlaşıp büyük şark odasına geçerken annem mutfaktan fırlayıp beni kolumdan tuttu. “Kızım kahveleri ocağa koy çabuk, köpüklü olsun. Babanın ve amcanınkini sade yap, Bedirhan abinin... Nasıl içerdi o?” “Zıkkım içsin,” diye mırıldandım dişlerimin arasından. “Ne dedin sen?” diye tısladı annem kolumu çimdikleyerek. “Çıkarma benim cinlerimi tepeme Helin, zaten gerginim! Sade yap hepsini, hadi!” Cezveyi ocağa sürdüğümde ellerimin titremesine engel olamıyordum. İçimdeki o kötü his, fırtına öncesi sessizlik gibiydi. Kahveleri fincanlara doldurup gümüş tepsiye dizdim. Derin bir nefes alıp omuzlarımı dikleştirdim ve şark odasına doğru adımladım. Odanın kapısına yaklaştığımda içerideki hararetli sohbetin kesildiğini, sadece Ziya amcamın tespihinin şık şık seslerinin kaldığını fark ettim. Kapı aralıktı. Adımlarımı yavaşlattım. “Kardeşim,” dedi amcam Ziya Ağa o her zamanki baskın, kalın sesiyle. “Lafı dolandırmayı sevmem bilirsin. Bizim gelişimizin sebebi ziyareti bellidir.” İçeri girmek için kaldırdığım ayağım havada asılı kaldı. Nefesimi tuttum. “Buyur ağabey, seni dinliyoruz,” dedi babam sakin bir sesle. Halil abim ise köşesinde boğazını temizledi. Amcam tespihini cebine koyup hafifçe öne eğildi. “Kızın Helin artık serpildi, gelinlik çağa geldi. Bizim Bedirhan desen, evelallah aslan gibi delikanlı, işi gücü yerinde. Diyorum ki, yabancıya gitmesin kızımız. Kanımız kanımıza karışsın, bu işi adıyla sanıyla halledelim. Helin’i, oğlum Bedirhan’a münasip gördük. Ver elini öpelim, bu akşam da söz kesilmiş olsun.” Tepsi ellerimin arasından kayıp gitmemek için direndi. Bütün kanım çekildi, kulaklarımda korkunç bir çınlama başladı. Zihnime Bedirhan’ın o yılışık gülüşü, bana attığı iğrenç bakışlar doluştu. Bedirhan. Okumamı engelleyen zihniyetin vücut bulmuş hali. Beni bir eşya gibi satın alabileceğini sanan o zorba. Her şeyden önce kuzenimdi! Düşüncesi bile mide bulandırıcıydı! Gözlerim kocaman açılmış, nefes almayı unutmuş bir halde babamın vereceği cevabı bekliyordum. Sessizlik asırlar kadar uzun sürdü. Sonra babamın sesi duyuldu, her zamanki boyun eğen, teslimiyetçi ve içimi yakan sesi... “Ağabey, sen münasip gördüysen bize söz düşmez. Helin artık Bedirhan’ın helalidir. Hayırlı olsun.” Halil abimin itiraz etmesini bekledim. Hayır demesini, kardeşimi o çakala vermem demesini bekledim. Ama abim sadece, “Hayırlısı olsun amca, Bedirhan da bizim canımız ciğerimizdir,” dedi duygusuzca. Benim için çok eskiden kendi canından olan kardeşini okuduğu için vurmaya kalkan abim, seve seve beni ateşe kendi elleriyle atıyordu. Dizlerimin bağı çözüldü. Elimdeki gümüş tepsi büyük bir gürültüyle ahşap zemine çarptı. Fincanlar paramparça oldu, sıcak kahve ayaklarıma saçıldı ama yandığımı bile hissetmedim. Odadaki herkesin bakışı anında kapıya, bana döndü. Bedirhan oturduğu minderden hafifçe doğrulup, avını köşeye sıkıştırmış bir tilki gibi sırıttı. Babam kaşlarını çattı, abim Halil ise yerinden hışımla kalktı. Ama ben onlara bakmıyordum. Benim dünyam o an, o kırık fincanlar gibi paramparça olmuştu. Zeynep’in söyledikleri, Yusuf’un uyarıları... Hepsi zihnimde yankılanıyordu. Beni bu cehennemden kurtaracak tek bir kişi vardı aklımda. Ya da ben öyle sanıyordum. Titreyen ellerimle parçalanmış fincanlara bakarken aklımda tek bir isim yankılanmaya başladı. Doğukan. Ona gitmeliydim. Kaçmalıydım buradan. Aksi takdirde bu konakta, kendi kanımdan dediğim ailem de bana cehennem olacak ve kül olmaya mahkûm edeceklerdi beni.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE