Gecenin içi sessizdi. Yalnızca uzaklardan duyulan bir köpek havlaması ve arada bir rüzgârın pencere camına hafifçe çarpan uğultusu vardı. Baran Kara, çalışma odasının penceresinden dışarıyı izliyordu. Elinde bir kadeh vardı ama içkiyle ilgilenmiyordu. Gözleri uzaklara, çok uzaklara takılmıştı. Orada hâlâ sisli bir geçmiş duruyordu. Ne kadar ilerlemiş olursa olsun, geçmiş bazen insanın boynuna dolanan bir zincir gibiydi. Çıkarmazsan taşırsın, taşırsan da acıtır.
Baran Kara, 1989 yılında İstanbul’un arka sokaklarında, Göztepe ile Kozyatağı arasında sıkışmış eski bir gecekondu mahallesinde doğdu. Mahalle yıkık döküktü, evlerin sıvası çatlamış, kapıların kilitleri bozuktu. Ama insanların içinde hâlâ umut vardı. Annesi Zeliha, babası Celal Kara... Basit insanlar, ama ayakta kalmaya çalışan, namusla yaşamayı bilen insanlar.
Babası, yıllarca bir limanda hamallık yapmıştı. Geceleri, sigortasız çalıştığı işten sonra eve gelip sobayı yakar, bir köşeye oturur, sessizce bir bardak çayını içerdi. Çok konuşmazdı. Ama onun sessizliği, yorgunluğun değil; hayal kırıklığının sessizliğiydi. Çünkü bu ülkenin bazı mahalleleri, bazı soyadları, bazı doğum yerleri... insanın alnına daha doğarken damga vururdu.
Baran, çocukken içine kapanıktı. Mahalledeki diğer çocuklar gibi sokakta top koşturmazdı. Daha çok, babasının getirdiği eski kitaplara göz gezdirir, kömür karası duvarlara bakarak düşünürdü. Okulda başarılıydı. Özellikle matematikte. Ama hiçbir zaman "sınıfın çocuğu" olamadı. Çünkü her şeyin üzerine sinmiş bir 'soğukluk' vardı. Çocukken bile gözlerinin içi gülmezdi.
İlk kırılma on üç yaşında geldi. Bir gece yarısı, babası eve dönmedi. O sabah Zeliha’nın kapıya çırılçıplak ayaklarla koşup bağırarak ağladığını hâlâ hatırlıyordu. “Celal... Celal…” Annesinin sesi hâlâ kulaklarında yankılanır. Limanda yaşanan bir tartışma, mafyanın adamlarının çıkardığı bir kavga, yanlış zamanda yanlış yerde duran bir adam: Celal Kara. Cinayet değil, uyarıydı. Ama uyarı, bazen ölümden daha ağırdı. Babası o gece hastaneye yetiştirilemedi. Sokak ortasında kaldı.
Baran o gün büyüdü. O gün, çocukluğunun son sayfasını çevirdi. Ve artık gözleri gülen bir çocuk değil, içinden bir daha ışık sızmayacak bir genç adam vardı.
Annesi, eşinin ölümünden sonra ayakta kalmaya çalıştı ama bir süre sonra çöktü. Dışarı çıkmaz oldu. Pencereden sadece dua ederdi. Baran o sırada liseye gidiyordu. Artık okul da anlamını yitirmişti. Öğretmenlerinin ona umutla baktığını fark ediyordu ama içindeki öfke, umutla beslenecek bir şey kalmamıştı.
İlk kez on beş yaşında bir bıçağa dokundu. Mahallede çocukları haraca bağlayan, ellerinde pala taşıyan birkaç sokak serserisine karşı kendini korumak için. O zaman anladı: Bu şehirde adalet, yasaların değil, gücün elindeydi. Ve güç, cesaretten doğuyordu.
Zamanla onun adı mahallede daha çok duyulmaya başladı. Sessizliği, kontrolü, kararlılığı... Onu diğerlerinden ayıran şey buydu. Delilikle değil, akılla yürüyordu. Her adımını hesaplıyor, her karşılığını ölçüyordu.
Derken, bir gün bir adam geldi. Siyah bir araba, arka camı filmli. Arabadan inen adam ellili yaşlarda, takım elbiseli, yüzünde sigaraya alışmış sert bir ifade. Onun adı Yavuz Aksoy'du. İstanbul’un tanınmış isimlerinden biri. Mafya deyince ilk akla gelen ama resmi olarak hiçbir suçla anılmamış biri.
Yavuz Aksoy, İstanbul’un yeraltı dünyasında gölgelerin içinden yöneten adamlardandı. Baran henüz on yedi yaşındayken, mahallede yaşanan bir olaya karıştı. Yavuz’un küçük bir işini bozan bir grup, mahallenin gençlerinden haraç almaya çalışıyordu. Baran, üç arkadaşıyla birlikte o adamlara meydan okudu. Kavga çıktı, biri ağır yaralandı. Polis gelmeden çok önce, olay Yavuz’un kulağına ulaşmıştı.
Ama mesele kavga değil, Baran’ın yaklaşımıydı. Olayı planlamadan, ama paniğe kapılmadan çözmüştü. Yaralanan adamın cebinden çıkan bilgiler, Yavuz’un başka bir düşmanıyla olan bağlantısını ortaya çıkarmıştı. Yani Baran istemeden, Yavuz’un uzun süredir çözmeye çalıştığı bir düğümü gevşetmişti.
İşte o andan sonra, Yavuz’un gözü Baran’a çevrildi. Önce mahalle kahvesinden, sonra eski okul öğretmeninden, sonra da birlikte kavga ettiği arkadaşlardan bilgi topladı. Genç ama soğukkanlı, sessiz ama dikkatliydi. Zeki ama gösterişsizdi.
Baran bu süreçten habersizdi. Ama bir gece mahallede yürürken, arkasından gelen siyah camlı arabayı fark etti. Araç durdu, arabadan inen kişi Yavuz Aksoy'du.
Yavuz, Baran’ı izliyordu uzun zamandır. O gün yanına çağırdı.
“Senin gibi düşünen, senin gibi hareket eden adam sayısı az,” demişti. “Ama yolunu seçmelisin. Ya sokakta serseri olursun, ya da sistemi içinden yöneten biri…”
Baran, o gece karar verdi. Babasının ölümüyle yıkılan hayalleri, artık sistemin içinde şekil alacaktı.
Bir süre sonra Yavuz’un sağ kolu oldu. Beş yıl boyunca onun yanında kaldı. Onun kararlarını izledi, adamlarını yönetti, işlerin nasıl yürüdüğünü öğrendi. Sakinliğini hiç bozmadı. Kimi zaman ölüm emirleri verdi, kimi zaman sadece bekledi. Ama her şeyde bir denge gözetti.
Baran Kara, yirmi üç yaşına geldiğinde artık İstanbul’un sessiz ama en etkili genç ismiydi. Onun adı tabelalarda yoktu, ama herkesin ajandasında vardı.
Ve sonra… bir gün Yavuz öldü. Kalp krizi dediler. Ama Baran Kara biliyordu: Bu dünyada insanlar çoğu zaman kalpten değil, ihanetten ölürdü.
Baran, Yavuz’un mirasını devralmadı. O, kendi yolunu kurdu. Daha kapalı, daha izole bir sistem. Malikâne o dönem alındı. Herkesin ulaşamayacağı bir yer. Dışarıdan güvenli, içeriden kontrol altında.
Baran için artık güven, para ya da şöhret değil; bir ihtiyaçtı. Çünkü kimseye güvenememek, yalnızlıktan daha sessiz bir zehirdi.
Gece yarısı masanın başında, eski bir fotoğraf çıkardı çekmeceden. Sararmış kenarlarında, genç bir adam ve bir çocuk. Babası Celal ve o. Fotoğrafı uzun süre izledi. Sonra usulca çekmeceye geri koydu. Çünkü bazı anılar hatırlanmazdı artık. Sadece taşınırdı.
Baran Kara’nın hayatta tek gerçek ailesi, annesi Zeliha’ydı. Ama o bağ da artık bir isimden ibaretti. Ne zaman arasalar Zeliha hep aynı şekilde cevap verirdi:
“İyiyim Baran. Fazla konuşacak bir şeyim yok.”
Eskiden öyle değildi. Annesi oğluna türküler söyler, yemeğini yedirmeden uyutmazdı. Ellerini saçlarına dolaştırırken “Senin yüreğin temiz Baran, karanlığa bulaşma” derdi. Ama kader bazen insanın inandığı her şeyi sırayla koparır. Zeliha'nın içindeki umut, Celal’in ölümüyle birlikte bir daha filizlenmemek üzere kurumuştu.
Baran, zamanla annesinden uzaklaştı. Ona zarar vermek istemediği için. Onu kendi karanlığının içine çekmekten korktuğu için. Zeliha da bunu anlamıştı. Anlamış ama kabullenememişti. O yüzden şimdi konuşmalar kısa, ziyaretler nadirdi. Birbirlerini kırmadan mesafe koymuşlardı.
Ama en çok, Baran’ın içinde eksik kalan parça annesiydi. Her karanlığın bir başlangıcı olurdu; Baran’ınki, annesinin gözlerini hayata kapadığı o gündü.
Kadınlar... Baran için hep tehlikeli bölgeydi. Aşk, şefkat, duygusallık – bunlar, onun sistemine ters düşen kavramlardı. Kadınları ya düşman olarak görürdü, ya da araç. Çünkü bir kadının gözlerine bakmak, bazen geçmişin en zayıf anını ortaya çıkarırdı. Ve Baran Kara'nın zayıf olmaya hakkı yoktu.
Geçmişinde birkaç ilişki olmuştu elbette. Ama hiçbiri derinleşmemişti. Kadınlar ona ilgi duydukça, o geri çekilmişti. Samimiyet arttıkça, mesafe koymuştu. Çünkü bir kadın, onun maskesini görebilirdi. Ve maskenin altındaki yaraları kimse bilmemeliydi.
Selin’in gelişi bu yüzden dengesini bozmuştu.
O kıza ilk baktığında bir tehdit görmemişti. Sıradan bir kız gibi gelmişti. Öfkeli ama savunmasız. Zeki ama çaresiz. Ama sonra… kelimeleri, bakışları, suskunluğu… Hepsi başka bir şeyi ortaya çıkardı: Baran gibi biri. Kendi kararlarını sorgulayan, korkularına boyun eğmeyen, kafasının içinde yaşayan biri.
Selin’in bakışlarında gördüğü şey, kendisiydi. Ve insan, en çok kendinden korkar. Bu yüzden onu malikâneye getirmeye karar verdiğinde, bu bir kapris ya da eğlence değildi. Baran, bu kıza daha fazla “karşıdan bakamayacağını” biliyordu. Onu anlamalıydı. Tanımalıydı. Belki dönüştürmeliydi.
Ama asıl tehlike şuydu: Baran Kara ilk defa bir kadına tahakküm kurmak değil, onu çözmek istiyordu.
Çünkü içinde bir ses fısıldıyordu:
“Ya o seni çözmeden önce?”
Gece ilerlediğinde Baran tekrar odasına döndü. Malikânenin koridorları sessizdi. Her şey yerli yerindeydi. Ama zihni hiç bu kadar karmaşık olmamıştı. Masasına oturdu. Not defterini açtı. İçinde sadece birkaç kısa cümle vardı.
“Göz teması – 3 saniye. Geri çekilmedi.”
“Yanıt verirken tereddüt etmiyor.”
“Beni test ediyor. Korkmuyor, ölçüyor.”
“Gözlem gücü yüksek.”
Bu cümleleri yazmıştı Selin’le geçirdiği ilk günün ardından. Şimdi ise bir cümle daha ekledi:
“Zamanla bana benzeyecek. Ya da ben ona…”
Bu cümleyi yazdıktan sonra kalemi bıraktı. Pencereye yürüdü. Aşağıda, bahçedeki limon ağacı geceyi selamlıyordu. Yapraklar kıpırdıyor, ama ağaç kökleriyle direniyordu. Tıpkı Selin gibi.
Baran Kara’nın içindeki karanlık, artık sadece kendi karanlığı değildi. Başka bir ışıkla karşılaşmıştı. Bu ışık sönmezse, gölgeler yön değiştirirdi. Belki ilk defa…
Baran Kara, bir insana sadece sahip olmak değil, onun içinde yaşamak istiyordu. Ve bu, onun için bile yeni bir histi.