Yüzleşme Kahvaltısı

1422 Kelimeler
Güneş, malikânenin taş duvarlarına yavaşça tırmanırken Selin’in içindeki sıkıntı daha da ağırlaşıyordu. Uyandığında saatin kaç olduğunu ilk başta anlayamamıştı. Perdeler hâlâ kapalıydı, odanın içi gri bir boşluk gibiydi. Ama iç sesinde çınlayan tek bir cümle vardı: "Geç kalmamaya özen gösterin." Yüzünü yıkadı, saçlarını taradı. Dolaba Emine’nin koyduğu sade, açık mavi bir gömleği ve koyu kot pantolonu giydi. Ne şatafatlı ne de özensiz. Tarzı her zaman sade olmuştu zaten. Makyaj yapmadı. Aynaya baktığında orada tanıdığı bir yüz vardı, ama eskisinden daha gergin, daha kontrollüydü. Gözlerinin altındaki morlukları gizlemeye çalışmadı. Çünkü bugün bir rol yapmayacaktı. Bugün, kimseye kendini sevdirmek gibi bir niyeti yoktu. Kapı saat tam dokuzda tıklatıldı. Timur yine aynı ciddiyetle gelmişti. Selin, tek kelime etmeden onu takip etti. Koridorlardan geçerken, dünkü sessizlik yine aynı şekilde eşlik ediyordu onlara. Bu ev, konuşmayan duvarlarıyla hükmediyordu. Her köşede bir çift göz, her adımda bir hesap vardı sanki. Kahvaltı salonu malikânenin en aydınlık odasıydı. Geniş pencerelerden süzülen ışık, beyaz örtülü masanın üzerine dökülüyordu. Masada sadece iki kişilik servis vardı. Ne fazlası ne eksiği. Cam bir sürahide taze sıkılmış portakal suyu, kahve cezvesi hâlâ duman çıkarıyordu. Masanın bir yanında oturuyordu Baran. Üzerinde siyah bir gömlek, düğmeleri yukarıya kadar iliklenmişti. Oturuşu dikti. Hiçbir şey tesadüf değildi; hatta duruşu bile. Selin içeri girerken Baran yerinden kalkmadı. Gözleriyle baştan aşağı süzdü. Selin yürürken onun bakışlarının vücudunda dolaştığını hissedebiliyordu ama bu bakışlar arzudan değil; analizden oluşuyordu. Bir karakter tahlili gibiydi adeta. “Gel,” dedi Baran, eliyle masanın karşısındaki sandalyeyi göstererek. “Kahvaltı yap.” Selin sessizce oturdu. Kaşığını alırken eli hafifçe titredi ama göstermemeye çalıştı. Baran, sürahiyi kaldırdı, kendi bardağına portakal suyunu doldurduktan sonra Selin’inkine de döktü. Sessizlik kısa bir süre devam etti. Yalnızca porselenin tabağa değdiği yumuşak tıkırtılar duyuluyordu. “Nasıl uyudun?” diye sordu Baran sonunda. Selin cevap vermeden önce duraksadı. “Sorgulanmaktan çok, yaşadıklarımı anlamaya çalıştım.” Baran başını eğerek bir lokma aldı. “Demek ki düşündün. Bu iyi. İnsan düşünürken karar verir, karar verirken güçlenir.” Selin’in yüzünde belli belirsiz bir alay ifadesi belirdi. “Peki, düşünme özgürlüğüm var mı bu evde? Yoksa onu da sınırlandıran kuralların var mı?” Baran çatalını masaya bıraktı, gözlerini Selin’in gözlerine sabitledi. “Burada her şeyin bir sınırı var. Ama düşünceler, bana zarar vermediği sürece serbesttir. Seni duvarlar değil, kendi kararların tutacak burada.” “Bu söylediklerin kulağa çok medeni geliyor,” dedi Selin. “Ama ben hâlâ buraya isteğim dışında getirildim. Ne düşünürsem düşüneyim, burada kalmaya mecbur bırakıldım. Sence bu, özgürlük müdür?” Baran hafifçe geriye yaslandı. Kahvesinden bir yudum aldı. “Hayat özgür değil Selin. Kimse özgür değil. Sadece bazı insanlar diğerlerine göre daha çok seçeneğe sahip. Senin seçeneklerin az ama yok değil.” Selin bu cümleye karşılık vermedi. Bunun yerine gözlerini masaya indirdi, sonra etrafına baktı. Oda büyük ve ferah görünüyordu ama içindeki hava hâlâ tıkayıcıydı. Baran aniden sordu: “Babandan nefret ediyor musun?” Selin başını çevirdi. Beklemediği bir soruydu bu. “Bu konunun şimdi ne ilgisi var?” “Çok ilgisi var,” dedi Baran. “Çünkü senin kaderini belirleyen adam o. Ben değil.” Selin’in kaşları çatıldı. “Benim kaderimi kimse belirleyemez. Ne sen, ne de babam. Ben kendi yolumu seçerim.” Baran bu kez hafifçe gülümsedi. Bu bir alay değil, daha çok dikkatle karşılık verilen bir tebessümdü. “Kendi yolunu seçmek için önce hangi yolda olduğunu anlaman gerekir.” O anda içeri sessizce Emine girdi. İkisine de bakmadan, sadece boş kahve fincanlarını aldı ve yeniden doldurdu. Sessizlik kısa bir süre daha sürdü. Baran tekrar konuştu. “Bugün senin için serbest bir gün. Bahçeye inebilirsin. Malikâne içinde istediğin yere gidebilirsin. Ama dış kapılar hâlâ kilitli olacak.” Selin anlamamış gibi baktı. “Neden böyle bir lütuf?” “Senin ne yaptığını, nasıl düşündüğünü, neye dikkat ettiğini gözlemlemem gerekiyor.” Selin'in içinde tekrar bir öfke kabardı ama bu kez daha bilinçli bir öfkeydi. Bunu hemen ortaya dökmemeliydi. “Yani bir deney hayvanı gibiyim,” dedi. “Hareketlerimi izliyorsun, analiz ediyorsun.” Baran, kahvesini yudumladıktan sonra bardağı masaya bıraktı. “Hayır. Sen farklısın. Bu yüzden buradasın. Diğerleri gibi değilsin. Korkuya teslim olmuyorsun.” Selin sustu. Çünkü bunun doğru olduğunu biliyordu. Korkuyordu, evet. Ama teslim olmuyordu. Ve bu, onu Baran Kara'nın gözünde ayrı bir yere koyuyordu. Belki de en büyük tehdidi oluşturuyordu. Kahvaltı bittikten sonra Baran ayağa kalktı. “Bugün seninle konuşmak istediğim başka bir konu daha vardı. Ama henüz zamanı değil. Önce seni biraz izlemeliyim. Seni sen bile tanımıyorsun Selin. Kendini tanımaya başlamadan önce, bu evdeki seni tanımam gerekiyor.” Selin de ayağa kalktı. “Ben buradan çıkacağım. Belki bugün değil. Ama bir gün bu duvarların dışına yürüyerek, kendi adımlarımla çıkacağım.” Baran başını salladı. “Ve ben o gün geldiğinde sana eşlik edeceğim. Çünkü ya düşmanım olacaksın ya da kader ortağım.” Kahvaltı salonundan ayrıldığında, içinden bir ağırlık kalkmış gibiydi. Hayır, Baran’la olan konuşma onu rahatlatmamıştı; ama artık daha net görüyordu. Bu adam, her ne kadar soğukkanlı ve tehlikeli olsa da, bir çeşit sistemle yaşıyordu. Kurallar, sınırlar, denge... Ve her sistemin açığı vardı. Selin, malikânenin iç koridorlarını keşfetmekle başladı güne. Ağır taş duvarlar, yüksek tavanlar ve kalın halılarla döşenmiş zemin… Hepsi görkemli ama bir o kadar da içe kapanık bir his veriyordu. Bu evin içine güneş bile temkinli giriyordu sanki. Bahçeye inen küçük bir çıkış kapısı vardı. Kapıda görevli duran yaşlıca bir adam, Selin’e başıyla selam verdi ama konuşmadı. Emine’nin tanıdığı gibiydi belki de. Selin kapıdan geçtiğinde burnuna toprağın, çiçeklerin ve biraz da serin yaz sabahının kokusu doldu. Bahçe genişti. Uzakta küçük bir sera, birkaç basit sebze kasası ve yaşlı bir limon ağacı vardı. Her şey sanki yıllardır dokunulmadan kendi halinde bırakılmış gibiydi. Gösterişli çiçekler yoktu. Bahçıvan işi süslemeler değil, doğal bir düzen hâkimdi. Bu sadelik, Selin’e iyi geldi. Yakındaki taş banklardan birine oturdu. Uzaktan evin pencerelerine baktı. Birinin onu izlediğini hissediyordu ama bakışları bulmak imkânsızdı. Bu his, burada geçen her saatte daha da belirginleşecekti. Çünkü Baran Kara'nın dünyasında mahremiyet yalnızca onun tercihiydi. Diğer herkes için bu, bir lüks bile sayılmazdı. Biraz sonra Emine elinde bir tepsiyle geldi. Tepside limonlu soğuk su ve bir tabak taze kiraz vardı. Sessizce yaklaştı, bankın yanına bıraktı. “Sabah kahvaltısı zor muydu?” diye sordu sessiz bir sesle. Selin başını salladı. “Zor değildi. Gerçekti. O daha kötü.” Emine küçük bir tebessümle karşılık verdi. “Baran Bey, kolay biri değildir. Ama sözlerini seçerken düşünür. Bu da bazen insanın içini daha çok acıtır.” “Ben ona güvenemem,” dedi Selin, kirazdan bir tane alarak. “Birine güvenmek için önce onun seni dinlemesi gerekir. Oysa o sadece beni çözmeye çalışıyor.” Emine başını salladı. “Kendine bile güvenmediğini düşünen bir adam için bu beklenmedik değil.” Selin dönüp Emine’ye baktı. “Onu savunuyor musun?” “Hayır. Ama anlıyorum. Ve anlamak, affetmek değildir. Yalnızca nedenleri bilmek, kendini korumanı sağlar.” Bir süre sessizlik oldu. Selin, bahçedeki limon ağacına baktı. Gövdesi kalındı ama yaprakları dökülmeye yüz tutmuştu. Sanki o ağaç bile burada olmaktan yorgundu. “Emine,” dedi aniden, “bu evde bana zarar verirler mi?” Kadın tereddüt etti. Ardından başını hafifçe iki yana salladı. “Fiziksel olarak asla. Baran Bey bunu istemez. Ama burada uzun süre kalırsan… ruhun yorulur. Çünkü sessizlik bile burada ağırdır.” Selin başını önüne eğdi. “Buradan kaçabilmem mümkün mü?” Bu, Emine’nin gözlerinde ilk kez gerçek bir tedirginlik yarattı. Gözlerini etrafa kaydırdı. Sesi fısıltıya dönüştü. “Duvarlar yüksek. Kameralar var. Kapılar içeriden açılmaz. Ama… imkânsız diye bir şey yoktur. Sadece doğru zamanı beklemen gerekir. Zaman, sabırla birleştiğinde çok şeyi çözer.” Selin bunu duyduğunda içindeki bir parça titreşti. İlk kez bu kadar açık şekilde ağzından çıkan o kelime – kaçış – başka bir ağızdan yankılanmıştı. Yalnız olmadığını hissetmek bile güç vermişti. Baran Kara, evin üst katındaki kitaplığında duruyordu. Cama yakın duran büyük koltukta, elinde eski bir kitap vardı ama okumuyordu. Gözleri kitapta değil, aşağıdaki bahçedeydi. Selin’i izliyordu. Emine’nin yanına oturması, ikisinin fısıltılı konuşmaları, Selin’in yürüyüş şekli, durup durup gökyüzüne bakışı… Hepsi zihninde küçük notlar olarak yer ediniyordu. Baran için her insan bir örüntüydü. Ve her örüntü çözülebilirdi. Ama Selin’inki… beklediğinden daha karmaşıktı. “Bu kız bana benziyor,” dedi kendi kendine. “İnadı, sessizliği, öfkesini saklayışı… Ama fark şu ki: O hâlâ inancını yitirmemiş.” Kitabı kapattı. Ayağa kalktı. Ceketini aldı. Aşağıya inmedi. Sadece arkasını dönüp odanın içine yürüdü. Çünkü bazen bir adamın planı, görünmemekti. Akşamüstüne doğru Emine tekrar geldiğinde, Selin hâlâ aynı yerde oturuyordu. Elinde ufak bir not defteri vardı. Emine şaşırdı. “Ne yazıyorsun?” Selin kafasını kaldırmadan cevapladı. “Düşüncelerimi. Gözlemlerimi. Bir gün bunlara ihtiyacım olabilir.” Emine içini çekti. “Yazmak güzeldir. Unutmayı engeller.” “Ben unutmam,” dedi Selin, gözleri kararlı. “Ben sadece sıramı beklerim.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE