Selin, gözlerini açtığında başucundaki perdelerden içeri süzülen loş sabah ışığı, odadaki sessizliği kibarca delmişti. Geceden beri ilk kez uyanır gibi değil, sanki dünyaya yeniden doğmuş gibi hissediyordu. Ama bu doğum, bir huzurun değil, bilinmezliğin doğumuydu. Göz kapaklarını araladığında ilk fark ettiği şey, başının altında yatan yastığın otel konforunda olduğu, fakat odanın soğuk atmosferinin hâlâ üzerini örtmeye devam ettiğiydi.
Geceyi pek hatırlamıyordu. Yorgunluk, korku ve şok birbirine karışmış, zihnini bulanıklaştırmıştı. Uyumuş muydu, bayılmış mıydı, emin değildi. Ama şimdi buradaydı. Hâlâ aynı odada. Hâlâ Baran Kara'nın malikânesinde.
Yavaşça doğruldu. Odanın içi sabah ışığında daha net görünüyordu. Masanın üzerinde bir tepsi vardı. Beyaz porselen bir fincanda açık çay, yanında küçük bir dilim beyaz peynir, zeytin, haşlanmış yumurta ve simit vardı. Sade, abartısız bir kahvaltıydı bu. Ne şatafatlı ne de özensiz. İncelikle hazırlanmış ama “zorunlu” bir nezaket gibi.
Tam o anda kapı hafifçe tıklandı. Selin bir an afalladı. Ardından kapı yavaşça aralandı. İçeri orta yaşlı bir kadın girdi. Başında siyah bir eşarp, üstünde sade bir yelek vardı. Yüzü sert değildi ama mesafeli bir ifadesi vardı.
“Günaydın,” dedi kadın. “Adım Emine. Bundan sonra ihtiyaçların için bana haber vereceksin. Kahvaltını getirdim. Kapını kilitlememiştim. Uyanırsın diye sessiz girdim.”
Selin hiçbir şey söylemeden kadına baktı. Gözleri hâlâ ürkekti ama artık içinde yükselen sessiz bir öfke de vardı.
“Burası neresi?” diye sordu sonunda.
Emine kadın hiç şaşırmadı. “Bu malikâne İstanbul’un dışında. Şehir merkezine uzak sayılır. Burası Baran Bey’in evi. Çok kişi bilmez. Dış dünyayla bağlantısı zayıftır.”
Selin kalktı, pencereye yöneldi. Aşağıda küçük bir bahçe, birkaç araç ve duvarlarla çevrili bir alan görünüyordu. Uzaklarda ormanlık alanlar seçiliyordu. “Yani burada hapisim,” dedi.
Emine, onunla göz göze gelmekten kaçınarak tepsiyi yatağın ucuna bıraktı. “Burada kimseye bağırarak sesini duyuramazsın kızım. Zarar görmeni istemem. O yüzden akıllı ol.”
Selin ona döndü. “Akıllı mı olayım? Buraya zorla getirildim. Bu adam benimle evleneceğini söylüyor. Sence bu normal mi?”
Emine içini çekti. “Buralar böyle yerler değil kızım. Her şey kanuna kitaba göre işlemez. Baran Bey’in dünyasında başka kurallar var.”
“Benim dünyamda yok,” dedi Selin sertçe.
Kadın başını eğdi. “O zaman kendi dünyanı korumayı öğrenmek zorundasın.”
Kapıyı kapatmadan önce bir cümle daha ekledi: “Bugün seni yukarıya çağırabilir. Hazırlıklı ol.”
Yaklaşık bir saat sonra odanın kapısı tekrar çalındı. Bu kez gelen, Emine değildi. Genç bir adamdı. Üzerinde siyah tişört, koyu pantolon, belinde telsiz takılıydı. Yüzü ifadesizdi.
“Baran Bey sizi bekliyor.”
Selin istemeden başını salladı. Kaçamazdı. Şu anda değil.
Koridor boyunca yürürken gözleri her ayrıntıyı inceliyordu. Merdiven başında bir kamera, koridorun köşesinde bir başka adam... Burası evden çok kontrollü bir üs gibiydi. Ve her köşe, Baran’ın gözleriyle izleniyordu sanki.
Büyük çalışma odasına girdiğinde Baran yine masasının başındaydı. Bu kez elinde bir belge vardı. Onu dikkatle inceliyor, kalemle üzerine notlar alıyordu. Selin girdiğinde başını kaldırmadı. Sessizlik bir süre sürdü. Sonunda, Baran gözlerini kâğıttan kaldırdı ve ona baktı.
“Uyuyabildin mi?” diye sordu, sesi sakindi.
“Beni buraya kaçırdınız,” dedi Selin.
“Kaçırmadım. Alınması gerekiyordu, alındın. Bu kadar.”
“Bu bir suç.”
Baran hafifçe başını salladı. “Belki. Ama ispatlayamazsın. Zaten şu an dış dünyayla bağlantın yok.”
Selin ellerini yumruk yaptı. “Nereye kadar? Sonsuza kadar mı burada kalacağım? Ne istiyorsun benden tam olarak?”
Baran arkasına yaslandı. “Seninle evleneceğim,” dedi bir kez daha. “Ama bu, formalite bir evlilik olmayacak. Bir anlaşma olacak. Bu evin kuralları var. Şimdi onları öğrenmeye başlayacaksın.”
Selin’in gözleri kısıldı. “Kurallar mı?”
Baran elini uzattı. Masasından siyah kaplı bir defter aldı ve masanın ucuna bıraktı. “Bu evde telefon kullanamazsın. Dışarıyla iletişim kuramazsın. Evin dış kapısı yalnızca izne tabidir. Yanında bir koruma olmadan hiçbir yere gidemezsin. Her sabah saat dokuzda uyanırsın, her akşam saat sekizde odanda olursun. Ve bana yalan söylemezsin. Bunlar temel kurallar.”
Selin boğazından gelen öfkeyi yutmaya çalıştı. “Ya uymazsam?”
Baran başını hafifçe eğdi. “O zaman bu evde kalamazsın. Ama unutma, dışarıda seni bekleyen bir hayat yok. En azından benim gözüm üzerindeyken.”
Selin başını salladı. “Peki ya anlaşmanın senin tarafı?”
Baran hafifçe gülümsedi. İlk kez dudaklarının kenarında bir kıpırdanma oldu. “Ben sana özgürlüğünü zamanla vereceğim. Ama önce güvenimi kazanman gerek.”
Selin artık daha net bir şey görüyordu: Bu bir kafesti. Ama demirden değil; kurallardan, kontrol duygusundan, psikolojik baskılardan oluşan bir kafes. Ve o kafesten çıkmanın yolu, Baran’ın zihnine ulaşmaktan geçiyordu.
Selin odasına döndüğünde her şey aynı görünüyordu ama artık hiçbir şey aynı hissettirmiyordu. Artık sadece hapsedilmiş biri değil, aynı zamanda göz hapsinde tutulan bir piyon olduğunu çok iyi biliyordu. Kurallar netti. Baran Kara netti. Ve şimdi kendisi de netleşmeye başlamıştı. Burada hayatta kalmak istiyorsa aklını kullanmalıydı duygularını değil, zekâsını öne koymalıydı.
Emine öğleden sonra tekrar odaya geldi. Elinde katlanmış birkaç kıyafet, yanında da küçük bir not defteri vardı. Sessizce odaya girdi, perdeleri araladı. Ardından kıyafetleri dolaba yerleştirmeye başladı. Selin onu bir süre izledi. Sessizlik aralarında görünmez bir duvar gibiydi. Ama bu sefer Selin duvarı aşmaya karar verdi.
“Sen neden buradasın?” diye sordu bir anda.
Emine kısa bir bakış fırlattı. Ardından dolabın kapağını kapattı ve yatağın ucuna oturdu. “Baran Bey beni yıllar önce buraya aldı. Kendi isteğimle geldim.”
Selin şaşırdı. “Kendi isteğinle mi?”
Kadın başını salladı. “Eskiden temizlik işlerine giderdim. O zamanlar dul kalmıştım, oğlum küçük. Baran Bey’in annesinin bir yardım işi vardı. Öyle girdim bu evin içine. Zamanla kalmam istendi. Kaldım. Oğlum büyüdü, askere gitti, evlendi. Ben ise burada kaldım.”
“Peki, burası gerçekten bu kadar kapalı mı?” diye sordu Selin. “Dış dünya yok mu?”
Emine derin bir nefes aldı. “Bu ev dışarıdan korunaklı. Ama içeride insanın kendi kafasının içi kadar tehlikeli. Senin işin asıl orada başlıyor.”
Selin bir süre düşündü. Sonra gözlerini Emine’ye dikti. “Baran Kara gerçekten ne istiyor?”
Emine başını hafifçe yana eğdi. “Bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey var: Güven onun için her şeydir. Güvenmediklerine hayat bile vermez. Güvendiklerini ise kaybetmeye dayanamaz.”
Selin bu cümleye takıldı. “Daha önce güvendiği biri oldu mu?”
Kadın gözlerini kaçırdı. “Olmuştur. Ama o hikâyeler evin duvarlarına sinmiştir. Sadece sessiz zamanlarda duyulur.”
Bu sözler Selin’in kafasında yeni sorular doğurdu. Baran Kara’nın geçmişi, onun travmaları, güven algısı… belki de iplerin ucunda yatan cevher buydu. O adam sadece bir mafya babası değildi. Aynı zamanda parçalanmış bir adamdı. Ve bu parçaları tanımak, onun sistemini çözmenin anahtarı olabilirdi.
Akşam yemeği odasına getirildi. Küçük bir tepside sebzeli pilav, yoğurt, bir parça köfte. Sade ama yeterli. Bu evde hiçbir şey savurgan değildi. Her şey kontrollü, ölçülü, dengeliydi. Belki de en tehlikelisi buydu. Dıştan sakin görünen fırtınalar her zaman en yıkıcı olanlardı.
Selin yemeği yerken kapı tekrar çaldı. Bu sefer kapının arkasında duran kişi bir hizmetli değildi. Açıldığında karşısında genç, sinekkaydı traşlı, düzgün giyimli bir adam vardı. Önce kendini tanıttı.
“Ben Timur. Malikânenin iç işlerinden sorumluyum. Baran Bey, sizi yarın sabah kahvaltıya davet ediyor. Salon kısmında.”
Selin durdu. “Onunla yalnız mı olacağım?”
Timur ifadesizdi. “Evet. Ve geç kalmamaya özen gösterin.”
Kapı tekrar kapandıktan sonra, Selin yavaşça başını önüne eğdi. Bu bir davet değildi. Bu, bir sınavdı. Baran Kara, sabah onu yalnız çağırıyorsa, ya test edecekti ya da bir adım daha ileri gitmeyi planlıyordu.
Ve Selin artık tek bir şey biliyordu: Kaçış bir anda olmazdı. Kaçış, küçük parçalardan inşa edilirdi.
Bu evin çalışanlarıyla konuşmak, gözlem yapmak, adımlarını ölçmek... belki günler, belki haftalar alacaktı ama bir boşluk bulacaktı. Güven duvarlarının arasındaki çatlağı. Ve o çatlağı bulduğu an, içeri sızacak; o an geldiğinde ya kaçacak, ya da bu adamın içindeki savaşta kontrolü ele geçirecekti.
Gece yatağa uzandığında gözü tavana takıldı. Sessizlik çökmüştü ama zihni susmuyordu. Göz kapakları kapanmaya başladığında tek bir cümle dönüp durdu içinde:
“Bu benim hayatım. Ve bir adamın kararıyla ona teslim olmayacağım.”