Keyifli okumalar...
Şaşırmak her zaman mümkündü. Her zaman bir şey oluyor ve biz şaşırabiliyoruz. Ama ne biliyim, böylesini beklemiyordum. Yani Adem abi ve Barış nereden tanışıyor olabilir ki?
"Lan hasta mısın, sesin götünden çıkıyor!" diyen abim, Barış'ı gördüğü için oldukça keyifli ve mutlu görünüyor hastalığından dolayı boğuk çıkan sesiyle de dalga geçiyordu.
Barış ise şaşkınlığından kurtulup Adem abinin dediklerine gülümsedi. Ama gamzeleri ortaya çıkmamıştı bile. Halbuki her zaman çıkardı. Bize bakıyordu ve gülümsemeye çalışıyordu sanki.
"Evet Adem abi biraz hasta oldum." Ellerini cebine sokarak kirpiklerinin altından bakış atıp kafasını yere eğdi.
"Hay Allah seni n'apmasın!"
"Barış abi, şimdi biz sana sarılamayacak mıyız, yine?" diye soran Dolunay ile Adem abi kaşlarını çatmıştı.
"Hâlâ iyileşemedim kızlar." Mırıldanarak konuşan Barış ile abim bir kaç adım ilerledi kolunun altındaki benimle birlikte.
"Siz nereden tanıyorsunuz?"
"Barış abi, ablamın arkadaşı!" Bu defa konuşan Gece ile bakışları bana dönen abime omuz silktim.
"Demiştim ya sana, biri iş buldu diye. O kişi Barış."
"Ama..."
"Eve girsekte öyle konuşsak olur mu?" diyerek lafını kesip kolunun altından çıktım ve kızların ellerini tuttum.
"Hadi gidelim."
"Ben gelmesem daha iyi olur. Eve gitmeliyim." Barış yürüyerek bizden uzaklaşırken abim hızla atılıp kolunu omzuna attı. Barış az önce benim durduğum yerde dururken abim eve doğru sürüklemeye başladı.
"Oğlum madem hastasın, bu kız sana hasta çayını yapsın, hop ayağa kalkarsın. Yani iyileşirsin demek istedim. Zaten ayaktasın."
"Yok abi ya." derken gitmek isteyen bir hali vardı.
Ben zaten Barış'a o çayı yapmıştım ama söylemek istemiyorsa bir nedeni olmalıydı. Bende bu yüzden sessiz kaldım.
"Hem anlatırsınız doğru düzgün ne olduğunu. İnan herşeyi dinlemeden bırakmayı planlamıyorum."
Konuşan Adem abinin sesinde hafif huzursuzluk var gibiydi. Bir şey onun canını biraz sıkmış gibi duruyordu. Ama bunu belli etmemek içinde bir hayli elinden geleni yapıyordu. Yada sadece bana öyle geliyordu...
Hep birlikte eve girerken Halime yenge bize bakıyordu ama bu defa konuşmamayı tercih etmişti. Barış'ın kim olduğunu anlamaya çalışıyordu sanırım.
Barış daha önce bizim eve gelmiş olsa da evimizin içine girmemişti. Bu yüzden içeri girerken etrafta gözlerini gezdiriyordu. Kızlarla birlikte onlar oturma odasına geçerken ben mutfağa girdim. Cebimde ki telefonu tekrar çıkarıp bakarken hiç bildirimin olmaması dikkatimi çekmişti. Barış burada yalnızca beni tanıyordu ki benim için gelmiş olmalıydı. O halde neden aramamış yada mesaj yazmamıştı?
Bunları içeri girince kendisine sormak için erteleyerek kek malzemeleri çıkarıp hızla çırpmaya başladım. Kek hamurunu fırına, çay suyunu da ateşin üstüne koydum. Ardından bende oturma odasına girerken Barış karşılaştığımız günü anlatıyordu. Kızlar ise orta sehpanın üstünde resim çiziyorlardı.
"Ulan niye iki tane çarpmıyon adamın suratına?! Çarpsaydın da aklı başına gelseydi ibnenin!"
"Abi valla, herşey o kadar hızlı oldu ki. Bende anlamadım. Bir baktım adam bağırıyor çağırıyor. Bi baktım Güneş kalkmış gidiyor. Şok geçirdim sanırım..." Son sözlerini mırıldanarak söylerken sesinde sitem de vardı. Kendine bu konuda kızıyor gibiydi.
"Sonuçta olan oldu ve geçen geçti. Bu konuları konuşup deşmeye gerek yok."
"Nasıl gerek yok?!" diye kükreyen Adem abi ayakta duran benim kolumu tutup hızla yanına çekti ve kolunu omzuma atıp kafamı göğsüne yaslamama neden oldu. "O ibelek benim kardeşimi hırpalayacak, bende sorun etmeyecem öyle mi? Yok öyle bir dünya!"
Tam cevap vermek için dudaklarımı aralarken Barış'ın şaşkın sesini duyup ona döndük.
"Kardeş mi?"
"Ha?" diyerek kibarlığımızı konuştururken Barış bu halimize güldü.
"Siz kardeş misiniz, diye sordum da. Az önce Adem abi kardeşimi deyince merak ettim."
"Evet lan, ne sanmıştın ki?" diyerek kaşlarını çatan abim oldukça ürkütücüydü. Ama Barış'ın böyle demesi benimde dikkatimi çekmişti.
"Ya çok olmasada tanıştığımızdan beri Güneş hiç abisinden bahsetmemişti. Olduğunu bilmiyordum ve sizi sarmaş dolaş görünce,"
"Kıskandın!" diyerek bağıran Gece ile ortamda bir sessizlik oluştu.
Ne dediğini idrak ederken Barış itiraz sesleri çıkardı. Ben gözlerimi büyütürken, abim kaşlarını çatarak homurdanmaya başladı.
"Barış seni severim ama kardeşimde gözü olanı da tek parça halinde bırakmam. Kaburgalarını beşe katlar katmer yaparım. Kemiklerini çubuk kraker gibi kırarım. Hiç acımam." derken eli omzumda beni biraz daha -mümkünmüş gibi- kendine çekti.
"Y-yok abi ya. Onlar daha çocuk yanlış anlamışlar. Ben sizi sevgili gibi bir şey sandım. Onu diyecektim."
"Tövbe tövbe. Kardeşim lan o benim. Aramızda öyle bir şey olmayacağını anlamadın mı sen?!" Ah abim ve kroca konuşmaları. Tabi birde Barış'ın bizi yanlış anlaması.
Göz devirip abimin esaretinden kurtularak mutfağa girdim. Elbette Barış'ın yardım bakışlarına kayıtsız kalarak yaptım bunu.
Önce pişmeye devam eden keke, ardından çaya baktım. Kekin pişmesine daha vardı.
Tekrar odaya girerken abim biraz daha iyi gibi duruyordu. Sanırım aralarını düzeltmişlerdi.
"Peki ne işin vardı burada?" Abim asıl merak ettiği şeyi sorarken bende merakla Barış'a döndüm.
"Sabah Güneş'le bugün izinli olduğu konu ile ilgili konuşurken tam anlayamadığım bir takım şeyler duydum. Sesler falan oldu. Sonra birden telefon kapandı. Bir daha da açılmadı. Bende kötü bir şey oldu sanıp geldim. Ama evde olup olmadığını gelip kapıyı çalamadığım için anlayamadım. Malum sizin kamera görevi gören komşunuz."
"Ama telefon açık saatlerdir." dediğimde kaşlarını çattı.
"Hayır değil. Siz gelmeden iki dakika önce de -bilmem kaçıncı kez- aradım." Bir dakika işareti yapıp mutfakta duran telefonumu alıp getirdim ve açık duran ekranı gösterdim.
Barış'ta telefonunu çıkarıp ekranından bir şeylere bastı ve bekleyerek bize baktı. Kısa süren sessizliğin ardından telefonunda hoparlör de duran ses yükseldi.
Aradığınız kişiye şuanda ulaşılamıyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz...
"Bozulmuş olmalı senin emektar. Zaten bi ayağı çukurdaydı. Çok bile dayandı." diyen abim ile üzgün bakışlar attım telefonuma.
Haklıydı. Eski ikinci el olarak aldığım bir telefondu. Ama beni uzun süre idare etmişti. Dört yıl kadar.
O benim kahrımı çekmişti bende onunkini. İdare ediyorduk. Şimdi nereden çıktı ki bu?
"Üzülme meleğim, ben sana gitmeden yenisini alırım."
"Yok abi, onun için değil ki üzüntüm." derken elbette sesimden yalan söylediğim belli oluyordu. Resmen durduk yere masraf çıkıyordu. Daha ilk maaşımı bile alamamıştım. Ama şimdi abim boşuna masraf yapacaktı.
"Oy kuzum benim." Abim beni tekrar göğsüne yaslayıp küçük bir çocuğu sever gibi saçımı okşamaya başladı. "Sen merak etme. Masraf falanmış gibi düşünme."
"Ya abi alma boşver. Bunu tamire veririz belki toparlanır."
"Kızım bunun yolu yol değildi zaten. Düşmek bahane oldu, bozuldu. Diyom ya, sen karışma abin halledecek."
"Ama..."
"Şirket telefonları var." diyerek tartışmanın tam ortasından dalan Barış ile susup ona döndük. "Şirket çalışanları ortak telefon kullanıyor. Yani bir çoğu. Sana da onlardan veririz."
"Bilmem ki." Adem abi ile bakışıp ne söylemem gerektiğini düşünürken abim gülümseyip omuz silkti.
"Tamam o halde. Böylelikle ikimizin de içi rahat edecek anlaşılan." Abimin sözlerine karşılık gülümsedim. Böylesi daha iyi gibiydi.
Ayağa kalkıp bir kez daha mutfağa girdim. Pişen keki dilimleyip tabaklara hazırladım. Çayı ve bardakları da taşıyıp birlikte yiyip içmeye başladık.
Ortamda yine tuhaf bir sessizlik hakimdi. Kızların kendi aralarında konuştukça oluşan fısıltı ve çay bardağı şıngırtısı haricinde ses yoktu.
Sessizlik içinde biten kek ve çaydan sonra içimin merakla kaplanmasına sebep olan soruyu sordum.
"Siz nereden tanışıyorsunuz?"
"Valla çok bile dayandın." Adem abi alayla konuşup arkasına yaslanırken sinirle gözlerimi kısarak kollarımı göğsümde birleştirdim.
"Ne yani merak edemez miyim?"
"Meleğim, ne bu sinir stres? Sakin ol azıcık."
"Ben sakinim, şimdi anlatacak mısınız?"
Adem abi kaçak bir bakışı Barış'a atarken, Barış of'lar gibi bir nefes koyverdi.
"Bir barda içmiştim. Çok aşırı sarhoştum. Sebebini bilmediğim bir kavga çıkarmış, müthiş bir dayak yiyordum. Adem abi de halime acımış geldi beni kurtardı. İyileşme sürecinde de hep yanımdaydı. O kadar. O gündür, bu gündür arada görüşüyoruz." Sözlerini noktalayıp arkasına yaslanırken aklıma takılan nokta konuşurken gözlerini benden kaçırması olmuştu.
"Neden kendinden geçene kadar içtin peki?"
"Orası da bende kalsın." dediğinde Adem abiye döndüm.
"Sen biliyor musun peki?"
"Benim bilmediğim ne var ki?" demesiyle göz devirip boş tabakları ve bardakları mutfağa taşıdım. Erkek erkeğe sırları vardı. Ve bir süredir zaten tanışıyorlardı. Konuyu deşecek değilim zaten. Anlatmak isteyen zaten anlatırdı. Bu yüzden umursamama kararı alarak tekrar odaya girdim.
"Hadi kızlar uyku vakti."
Anında oluşan itiraz mırıltılarına Adem abi el çırparak engel oldu.
"Ama sizi ben uyutacaktım." dediği an kızlardan sevinç çığlığı koptu. Tabi Adem abinin kızları yatırmak için götürmesi demek, bir saate yakın uyanık kalmak demekti ve kızlarda bunun haklı sevinciyle birlikte odalarına koşturmuşlardı.
Arkalarından girip pijamalarını giydirirken Adem abiyi fazla yormamaları için uyarılar yapıyordum. Ama ne kadarına sadık kalacakları belli değildi.
Ben odadan çıkarken Adem abi, Barış ile birlikte tekrar görüşebilecekleri bir gün ayarlamaya çalışarak kapının önüne gidiyorlardı.
"Ah mal kafam! Nasıl da unuttum! Az bekle Güneş sana hasta çayı yapsın. Tadı biraz kötü de olsa adamı daha iyi yapıyor." diyen Adem abi bana doğru dönerken Barış kolunu tutup araya girdi.
"Ben söylemeyi unuttum sana. Dün Güneş yaptı o çayı. Zaten öncekine göre daha iyi hissediyorum ben. Yarına pek bir şeyim kalmaz. Sağol yine de."
"Nerede yaptı?" Adem abi sesini ve gözlerini kısarak konuşup baktı Barış'a. Yanlış cevapta avının üstüne atlayacak kaplan misali duruyordu.
"Şirkette yaptı." derken Barış'ın sesi tedirgin çıkmıştı.
"Abi, Barış bu evin adresini bilse bile ilk kez, seninle birlikte içeri girdi. Şimdi kıskançlık krizlerini bırakta, seni bekleyen kızların yanına git. Sabırsızlanıyorlar. Uzun zaman oldu."
"Ah evet beni bekliyorlar. Hemen gidiyorum!" deyip ilerlerken aniden durdu ve Barış'a döndü. "Hadi sende git artık." Ah abim, birini ne kadar sevse de o kişi erkek sinek bile olsa bize yaklaşmasını sevmiyordu.
Adem abi sonunda odaya girerken kapıdan çıkmak üzere olan Barış'a ilerleyip kapıya kadar yolcu ettim.
"Abimin kusuruna bakma. Hep kıskanç biriydi. İlla ki herkesi kıskanıyor. Tehlike arz etsin yada etmesin. O böyle biri işte."
"Sorun değil. O da kız kardeşine bir şey olmasın diye korkuyor." Barış gülümseyerek konuşurken birden aklına bir şey gelmiş gibi durdu. "Senin öz abin mi?"
"Aslında kuzenim. Teyzemin oğlu."
Onaylayan bir ses çıkarırken kafasını da salladı. Aramızda garip bir sessizlik oluşurken birbirimize bakmadık. Bu durum her saniye tuhaf bir şekilde garipleşirken konuşmaya başladım.
"Seni de endişelendirdim. Bunun içinde kusura bakma."
"Ah hayır, sorun değil. Bir şey olmasın yeter. Neyse iyi akşamlar."
"İyi akşamlar."
Kapıyı kapatırken son kez göz göze geldik. Anlık, saliselik bir şeydi. Ama bakışları çok şey söyler gibi içimi titretti. Sanki daha fazla konuşmak istiyor gibiydi. Daha çok şey söylemek istiyordu, sanki.
Kapıyı kapatıp derin bir soluk attım. Sırtımı duvara yaslarken son bakışının anlamını çözmeye çalışıyordum.
"O neydi be!" demeden edemedim sessizce.
İçeriden kızların neşeli sesleri odaları doldurmaya başlarken düşünmeyi boşverdim.
İnsanlarla olan ilişkilerim konuşmakla sınırlı olduğu için bakışların anlamını çözememek benim suçum olmamalı. Sonuçta yakın zamana kadar basit bir cafede çalışan biriydim.
Kafamı iki yana sallayıp sanki arkasını görecekmişim gibi kapıya baktım. Barış gitmiş olmalıydı. Zaten hastaydı. Sabahtan beri burada beklemiş olma düşüncesi, bozulan telefonuma ve bunu düşünemeyen kendime küfür etmeme sebep oldu.
Ayaklarım, aylar sonra gelen Adem abi sayesinde mutluluk çığlıkları atan kızların odasına giderken, benim de yüzümde ne göreceğini bilen bir gülümseme çoktan oluşmuştu.
Kapıyı yavaşça aralayıp omzumu kapı pervazına yaslayarak, Adem abinin sırtında, kafasının üstünde duran kızlara baktım. Görünmeyen diğeri büyük ihtimalle Adem abinin ağzındaydı. Yani yakalanmış, ısırılıyordu.
Kulağıma dolan çığlıklarda tezimi doğruluyordu. Diğerleri yakalanan kardeşini kurtarmak için Adem abiye saldırıyordu. Kısacık saçlarını çekiştiren Gece, sırtına tırnaklarını geçirip tepinen Yıldız ve Adem abinin dişlerinde mahsur kalmış Dolunay...
Güzel film fragmanı olurdu.
Elimi dudaklarıma götürüp kıkırtımı bastırmaya çabalayarak yaslandığım yerden doğrulup kapıyı kapatarak mutfağa geçtim. Yalnızca bir kez o güreşe katılmıştım. Bir daha da tövbe etmiştim.
Abim fazlasıyla iri ve güçlü olunca, hepimizi alt etmesi tabi ki kaçınılmaz bir son olmuştu.
Uzaklaştığıma emin olunca kıkırtımı serbest bıraktım ve mutlulukla gülümseyerek çekyata oturup televizyon açtım. Abim bir saat kadar sonra nasılsa çocukları uyutup gelirdi. Birazcık rahatıma bakabilirim...
***
Ertesi gün neşeli sohbet eşliğinde sabah kahvaltısını yapıyorduk. Az sonra kalkıp önce okula sonra da işe gitmem gerekiyordu.
Elime aldığım çay bardağımı dudaklarıma götürürken aniden alacaklı gelmiş gibi çalan kapı ile hep birlikte yerimizden sıçradık.
Çay dudaklarımı yakarken elimde nasibini almıştı. Hızla masaya koyarken, kızlar korkuyla ayağa kalktı.
"Aha geldi!"
"Eyvahlar olsun!"
"Bu kadar erken olmak zorunda mıydı ya!"
Kızlara hak veren bi bakış atıp abime döndüm. Onunda benden aşağı kalır yanı yoktu. O da kızlara hak veriyordu.
"Saklanalım!"
"Hayır kaçalım!"
"Yok, ölü taklidi yapalım!"
Kızlar yine devreye girerken önerilerine göz devirdim.
"Yine de bu defa rekor bizde. Aksi halde dün yanımızda olurdu." diyerek araya girdim. "Yine geç öğrenmiş sayılır. Geçen geldiğinde gece yarısıydı."
"Hiç kurtulamayacağım bu kızdan sanırım." Sonunda abimde lafa karışırken kapı az öncekine nazaran daha sakin çalıyordu. Bu da bi gariplik olduğunu gösteriyordu. Aksi halde kapının menteşelerinden oynaması gerekirdi.
Sessiz bir şekilde ayaklanıp, yavaş adımlarla kapıya ilerledim. Kapı sesi o kadar alçalmıştı ki bu defa endişelenmeye başladım.
Kapıyı aralarken karşıma otuzun da, kıvırcık saçları omzundan aşağı dökülen, siyaha yakın kahve gözleri olan, esmer güzeli Goncagül abla çıktı.
Goncagül abla, yıllarını Adem abinin aşkına vermiş ve bir gün abiminde kendini sevebilecek umuduyla bir kene misali yapışmıştı.
Abim uzağa gittiğinde dört gözle bekliyor, döndüğünde ise kendisine -bizden olmayan birilerinden- haber geliyordu. Sonunda ise soluğu kapımızda alıyordu.
Aslında iyi ve gayet güzel kadındı ama abim her zaman sevmediğim birine umut veremem deyip, uzak durmayı tercih ediyor ama Goncagül abla sayesinde bu plan suya düşünüyordu. Çünkü abim askere geri dönene kadar yakasından ayrılmıyordu.
"Hoşgeldin abla." deyip gülümserken, kapı açıldığından beri içeri bakan gözleri bana döndü ve gülümseyip sarıldı.
"Hoşbuldum canım. Hayırsız abinin burada olduğunu duydum. Girebilir miyim?"
"Evet burada, gelebilirsin."
"Şerefsiz bir kez de kendi yanıma gelse çükü düşecekmiş gibi davranıyor." Elimi hızla dudaklarıma yaslayıp içeri girerken homurdanan Goncagül ablanın sözlerine gülmemeye çalışırken, o çoktan oturma odasına girmişti. Bende mutfağa girip ona da çay bardağı ve çatal alıp oturma odasına girdim.
"Kızım valla dövecem sonra seni, o olacak!" diye homurdanan Adem abi ile Goncagül abla kırılsa da artık yıllardır bu konuşmaya alışık olduğu için belli etmedi.
"Sen kadınlara bırak el kaldırmayı, kaldıranları ellerini kırarsın." dedi masa örtüsünün kenarıyla oynarken, durgun bir şekilde.
Üstünde bir tuhaflık var gibiydi. Eski enerjisi yoktu üstünde sanki.
"Benim için sen ilk olabilirsin." Goncagül abla, abimin sözlerine karşılık aniden kıkırdadı.
"Sen bana bi gelsen, benim de sen ilkim olacaksın. Bir çok konuda. Ama işte gelmiyorsun."
Anında gözlerim büyürken abimin içtiği su genzine gitmiş öksürüyordu. Kızlar ise Goncagül ablanın ne demek istediğini anlamadıkları için kirpiklerinin altından yalnızca bizi izleyip kahvaltıya devam ediyorlardı.
Goncagül abla ona koyduğum çayı yudumlarken kendisine hâlâ öksürerek bakan abime umursamaz bi bakış attı. Ardından aynı umursamazlıkla çatalını alıp kahvaltılıklardan atıştırmaya başladı.
"Hişşt, pıtırcıklardan kenarda duranı, önündeki zeytini az buraya iter misin?" dediği Gece şaşkınlıkla Goncagül ablaya bakıp önünde duran zeytini ittirdi. "Teşekkür ederim minik şeker."
Bu defa şaşkınlık kaf dağına çıkarken abim öksürmesini yeni bitirmiş, biz kızlarla birbirimize bakıyorduk.
Goncagül abla ne zaman buraya gelse bir şey ister ama bunu emir kipi olarak kullanır ve teşekkür dahi etmezdi. Şimdi ise bir terslik olduğunu kanıtlıyordu.
"İyi misin sen?" Abim de bu tersliği farketmiş olmalı ki sorma gereği duymuştu. Goncagül abla ise ona bakmadan elindeki bardağı masaya bıraktı.
"Güneş, eline sağlık herşey güzel olmuş." deyip ayaklanırken abime döndü bakışları. "Biliyor musun Adem, ben yoruldum. Her defasında sana gelmekten, her defasında gururumu ayaklar altına almaktan yoruldum. Belki de artık beni seveni sevmemin vakti gelmiştir."
Bir kaç saniye sustu. Ya söyleyeceklerini toparlıyordu, yada söylediklerinin şokunu atlatmamızı bekliyordu. Belki de her ikisiydi.
"Dün gece geldiğini de biliyordum, gelir gelmez kendini bir bara attığını da. Ama bu defa ben değil de sen gelirsin diye bütün gün bekledim. Belki bir kerecik sen gelirsin, dedim. Ama gelmedin. Bu da benim sana son gelişimdi." Dudaklarında buruk bir gülümseme peyda olurken gözleri doldu ve yutkundu.
"Ben kalbimi sana verdiğimde 15 yaşımdaydım Adem. Kalbim onbeş yıl boyunca yalnızca senin göğsünde attı. Ama sen, kendimi sana sakladığıma bile inanamıyorsun. O halde boşverelim. Ben onbeş yıl boyunca kendimi sana adamakla zaman kaybetmişim. Sen daha benim sana olan sevgime bile inanmazken." Elini kaldırıp Adem abinin göğsüne koyup hafifçe bastırdı ve yüzünü yüzüne yaklaştırdı.
"Ben buraya kalbimi senden geri almaya geldim. Verdiğimden beri kadınlık gururunu bir kenara attığım kalbimi senden geri almaya. Hoşçakal ilk aşkım." dedi ve dudağına tüy hafifliğinde bir öpücük koyup geri çekildi. Elinin tırnaklarını sanki gerçekten kalbi alacakmış gibi bir kaç saniye olduğu yere bastırdı. Sonra ise yumruk yaparak geri çekti.
Gözlerimi bile kırpmadan izlediğim sahne beni utandırmıştı ama o sözlerinden sonra asıl büyük utancı ben yaşamamıştım. Gerçi bende dahil tüm mahalle Goncagül ablanın, abime aşık değilde aklında saf bir takıntı yaptığını sanıyorduk. Ama o sözlerden sonra onun abime olan aşkını iliklerime kadar hissetmiş, ona inanmadığım için de utanç duyuyordum.
"Kızlar bugüne kadar size de ne yaptıysam hepsi için özür dilerim. Size kaba davrandığım çok oldu. Kusura bakmayın. Bir insan kalbini birine veripte yerine başka bir kalp taşımayınca kalpsiz kalıyor maalesef. O zaman da ne yaptığını bilmiyor. Hepiniz hakkınızı helal edin. Çok kahrımı çektiniz. Üzgünüm. Ama bugün sondu. Bir daha tekrarlanmayacak."
Sözlerini bomba gibi ortaya bırakıp giderken hepimiz donmuş, arkasından sadece bakakalmıştık. Bugün böyle bir şeyi hiç birimiz beklemiyorduk. Böyle bir şeyi hiç bir zaman beklemiyorduk. Çünkü dile kolay onbeş yıl boyunca yaşanan şeyin bir daha olmayacağına inanmak güçtü.
Sonrasında bir süre aynı şekilde kalsakta daha sonra kalmayan iştahla masayı toplayıp evden çıkmıştık. Abim sabah olan neşesinin aksine tamamen durgun bir hâl alsa da bizi tamir olan arabasıyla okula getirmişti.
Okulda Arzu ile ufak bi sohbet edip dün ile ilgili konuştuk. Bozulan telefonuma yapabileceğim şeylerin mesajinı attığını söylediğinde bende ona uygun açıklama yapmış listeyi akşam kızlardan yazılı liste olarak göndermesini istemiştim. Adem abi ise arabada beni beklemişti.
Ardından abim beni işe bırakmaya giderken de aynı durgunluk sessizlik ikimizde de hakimdi. Geçen izine geldiğinde Goncagül ablanın her an yanımızda şen şakrak konuşması geldi aklıma. Ve artık yanımızda bu şekilde olmayıp, konuşmayacağı...
"Sende kendini eksik hissediyor musun?" diye mırıldandım, kafamı koltuğa yaslayıp bakışlarımı akan yola sabitlerken.
"Bir boşluk var sanki. Garip bir şekilde varlığını arıyorum. Bu eksik hissetmek mi oluyor?"
"Kesinlikle."
Bu şirkete gelene kadarki son konuşmamızdı. Geldiğimizde içeri girerken bana eşlik etmek istemişti. Tabi bunu Barış'ı bahane ederek yapmıştı. Büyük ihtimal Barış'tan kendisini şirketi gezdirmesini isteyecekti.
Birlikte içeri girerken Adem abi gözleriyle etrafı tarıyor her baktığına tehlikeli bir yaratık gibi tekrar bakıyordu.
Bu haline sessizce güldüm. Burası büyük bir holdingti. Ama abim sanki mahalle pazarıymış gibi geleni geçeni it kopukmuş gibi inceliyordu.
Asansöre bindiğimizde ilk önce abimi bırakma kararı alarak Barış'ın olduğu katın düğmesine bastım. Kapılar kapanırken birkaç kişi daha içeri girdi. Bir çok kişi beni biliyordu ama abimi ilk kez gördükleri için şaşkın bakışlarını gizlemekte zorlanıyorlardı. Kendisi fazlaca iri ve uzun boylu olması herkesi şaşkına çeviriyordu. Abim ise bu bakışlara çoktan alışmış, umursamıyordu.
Barış'ın olduğu kata çıktığımızda birlikte odasına ilerlemeye başladık. Koridorun sonuna geldiğimde kapıyı çalarak hafifçe araladım.
Barış'ın gözleri beni bulurken elleri birkaç kağıdı üst üste koyuyordu.
"Günaydın bölmüyorum, değil mi?"
"Günaydın ve hayır bölmüyorsun. Gelsene."
"Benim gitmem gerekiyor. Adem abi seni görmek istedi de onu getirdim." derken abimde kendini göstermek ister gibi yanımda belirmişti.
"Hoşgeldin Adem abi."
"Hoş buldum, Barış. Bi çayını içmek istedim."
"Ben hemen getiririm." diyerek odadan çıktım ve ikisini başbaşa bıraktım.
Mutfağa inip günün ilk çayını demlemeye başladıktan iki dakika sonra Alp Bey, Eren ile mutfağa giriş yaptı. Eşyaları bırakıp Eren'in elini de salarken yüz ifadesi buz tutmuş gibiydi. Sanırım iyi bir gece geçirmedi...
Genel günaydınlaşma faslı bile olmazken demlenmeye yüz tutmuş çaya baktı. Ardından sandalyeye oturup beklemeye başladı.
"Şirkettekiler yanında bir ayı yavrusu görmüşler, şirkete mi getirdin onu?" diye sorduğunda Eren bacağıma yapışmış kucağıma çıkmak istediğini belli edercesine kollarını açmış cıyaklıyordu. Kucağıma almak yerine eline oyuncaklarından verdiğimde kucak istemekten vazgeçti.
"Nasıl bir yerde çalıştığımı merak etmiş." Sesim yanlış bir şey yapmışım gibi kısık çıkmıştı. Yaptığım şey yanlış değildi ama şirketten olmayan birini elini kolunu sallayarak içeri aldığım için sanki hatalı gibi bir hisse kapılmıştım.
"Herkesin bildiği, duyduğu şirkete güveni mi yokmuşta, merak etmiş?"
"Evet, pek güven vermedi bu şirket. Özellikle de patronu." diyen abim bana söz hakkı bırakmazken içeri Barış ile birlikte girmişti. Alp Bey'in çatık kaşları biraz daha çatılırken yerinden kalktı ve ikiliye döndü.
Şimdi ise üç çatık kaş birbirine bakıyordu. Bu da ortamı acayip germişti.
İstemdışı ayağım geriye giderken ayağımın altına gelen bir oyuncak yüzünden dengemi kaybedip yalpalarken, kendimi dengelemeyip kafamı tezgaha çarparken düştüm.
Kafamın arkasından acayip bir ağrı ve acı baş gösterirken etrafta sesler vardı. Ama bunları algılayamayıp, bilincim kapanmak için direnirken, ona karşı gelmeyip kendimi bıraktım...
***
Umarım beğenmişsinizdir...