Keyifli okumalar...
"Esra okula geldim şimdi, kapatsana kızım!"
"Vallaha mı?! Dur konuşmaya devam edelim o halde."
"Psikopat mısın sen ya?! Kapatıyorum." dediğim gibi kapatarak okul bahçesine giriş yaptım. Telefonum çalmaya başladığında kızların ellerini bıraktım ve arayan Esra'nın aramasını meşgule attım.
Sabahtan beri oradan buradan konu açıyor sürekli konuşuyordu. Kızları hazırlarken, kahvaltı yaparken okula gelene kadar hem de. Bende sinirlenip kapattım en sonunda. Ama aramaya devam ediyordu.
"Günaydın Güneş."
"Günaydın Arzu." diyerek bir kez daha meşgule attığım telefonu ceketimin cebine koydum. "Kızlar her zaman ki gibi, sakın unutmayın. Her gün söylememe gerek yok."
"Merak etme abla!" diyerek okula girip kayboldular.
"Nasılsın, nasıl gidiyor iş?"
Arzu'nun sorusu ile bakışlarım ona dönerken yorgun bir hal aldı.
"Aslında ilk güne göre alıştım diyebilirim ama tam olarak değil. Hâlâ alışma sürecinden geçiyorum. Gün içinde anlamasam da eve girince yorgunluk kendini belli ediyor."
Telefonumu tekrar elime aldım ve yine meşgule attım aramayı.
"Haklısın, illa ki alışana kadar yorar." derken Ahmet'te gelmişti yanımıza.
"E söyledin mi?" Ahmet'in sorduğu soruya Arzu göz devirdi.
"Sen gelmeden ne kadar zaman geçti ki sorayım?"
"Sorun ne?" diye sorarak araya girdim bir kez daha telefonu meşgule atarak.
"Haftasonu hava güneşli olursa piknik yapalım diyorduk." Ahmet'in hemen söylediğine karşılık bi şey belli etmemeye çalışarak yutkundum.
"Öyle mi?"
"Evet, malum güzel havaların son günleri. Bitmeden bir piknik yapalım çocuklara, dedik."
Ha?
"Çok iyi düşünmüşsünüz." dedim içten içe rahat bir nefes alarak.
"Değil mi, bizde öyle dedik. Ama velilerinde gelmesini isteyeceğiz." Bu defa Arzu araya girerek söylediği cümle beni yeniden germeye başlamıştı.
"Neden?"
"Hem ailelerin içinin rahat etmesi için, hem de çocukların aileleri yanında fazla uzaklaşmayacağını düşündük. Bizim bildiğimiz bir yer var ve orası orman olduğu için çocukların kaybolabileceğinden endişe ediyoruz. O kadar çocuğun sorumluluğunu üstlenmek kolay değil öyle bir yerde."
"Anlıyorum." derken bilmem kaçıncı kez çalan telefon ile Esra'yı meşgule atarken saat gözüme çarptı. "Bu konuyu çocukları almaya geldiğimde konuşalım, olur mu? Şimdi işe gitmem gerekiyor. Geç kalacağım yoksa."
"Tamam git sen, konuşuruz." Arzu'nun sözlerine gülümseyerek karşılık verip elimdeki öğlen için getirdiğim poşeti verip okuldan uzaklaştım.
Durağa doğru koşar adım ilerlerken çalan telefonumu sertçe açıp kulağıma yasladım ve sert ses tonuyla konuşmaya başladım.
"Sabahtan beri beni taciz ettiğin için dava açsam, yeminle yüklü miktarda tazminat kazanırım senden!"
"Sabahtan beri taciz mi ediliyorsun?" Sorusu üzerine birde bir kıza göre kalın gelen ses tonuyla telefonu kulağımdan uzaklaştırıp ekrana baktım ve Barış'ın adını görüp dilimi ısırırken Esra'ya küfür ettim.
"Evet Barış, Esra tarafından sabahtan beri tacize uğruyorum." Homurdanarak söylediklerime büyük bir kahkaha attı.
"Derdi neymiş?"
"Bugün dersi yokmuş, canı sıkılıyormuş." dedim göz devirerek. Durağa geldiğimi farkedip bankın üstüne oturdum ve saate bakıp otobüsün beş dakika önce geçmiş olduğunu farkedip of'ladım.
Kesin geç kalacağım...
"Bir şey mi oldu?" Barış of'lamamı duymuş olacak ki sorunca, ayağımın altında hissettiğim minik çakıl taşına tekme vurdum.
"Otobüse geç kaldım, sanırım şirkete geç kalacağım." dediğim an bir korna sesi yükseldi. Kafamı kaldırıp baktığımda, Barış'ı arabasından sırıtarak bana bakarken görünce hızla kalktım.
"Ben varken geç kalmak mı? Hadi ama bu mümkün mü?" deyip telefonu kapatırken bende arabaya biniyordum.
"Günaydın,"
"Günaydın Güneş." dedi gülerken.
Hızla arabayı çalıştırıp yola koyulurken yüzüne baktım. Yanakları hafiften kızarık duruyordu. Burnu da tıkalı olacak ki sesi kalın ve boğuk çıkıyordu.
"Daha iyileşmemişsin. Biraz daha dinlenseydin keşke."
"Ay sende annem gibi başlama. O da sabahtan beri beynimin etini yedi, gitme de gitme, diyerek."
"Çok kötüsün Barış. O senin annen, senin iyiliğini düşünüyor." Kafamı camdan dışarı çevirirken konuştum söylenir gibi.
"Ya tamam demiyorum bir şey asma hemen suratını."
"Ne asacağım be!" deyip önüme döndüm. Uzanıp salık duran saçlarıma elini atıp bir çocuk gibi saçlarımı karıştırması ile küçük bir çığlık koyverdim.
"Ne yapıyorsun ya?!"
Barış cevap vermek yerine kahkaha atarken koluna çimdik atıp saçlarımı düzeltmeye çalıştım.
"Saçlarımı salmaktan nefret ediyorum!" Homurdanarak söylediklerim ile birlikte gülmeyi bırakıp normal bir hal aldı ve bana kısa bir bakış atıp önüne döndü.
"Öyleyse neden salıyorsun? Yakışmadığından değilde meraktan soruyorum."
"Eren saçlarımla oynamayı seviyor. Dün topuz yapmıştım resmen bana kızdı. Bende saçlarımı açmak zorunda kaldım." derken saçlarımı rahat bıraktım. Umarım düzgündür.
"Küçük bir erkek sana dediğini yaptırıyor demek." Gülmeden edemedim.
"Resmen bir gün konuşmaya başlayıp, camdan atla dese atlayacağım sanırım." Barış'ta gülerek bana katıldı. "Şaka bir yana, sessiz bir şey o. Bir tek saçlarımla oynuyor. Birde arada bir senin verdiğin kolye ile. Ama kolye ile oynamasına izin verdiğim söylenemez. Başına bir şey gelecek diye korkuyorum." dedim işaret parmağımı kolyenin üstünde gezdirirken.
"Bu kadar değer vereceğini tahmin etmemiştim."
Bakışlarım ona dönerken gözlerimi büyüttüm.
"Deli misin sen? Hayatımda ilk kez bu kadar pahalı bir şey taşıyorum. Maddi açıdan değerli bir şey." Barış suratını buruşturarak konuşmaya başladı.
"Bunu kastetmemiştim. Sana verilen bir şeyi maddi değerine göre ayıracağını düşünmemiştim." dediğinde gülmek istesem de kendimi tutup kaşımın tekini kaldırarak sordum.
"Sence nasıl biri olabilirim ki?"
"Bence sen duygusal ve güçlü birisin. Kalbin yerine daha çok mantığınla hareket ediyorsun. Ama kalbini de göz ardı edemiyorsun. Verilen küçük yada büyük hediyeyi asla ve asla maddiyatına göre ayırmazsın. Her zaman elindekilerle yetinebilirsin."
Barış'ın söylediklerine uzun bir ıslık çaldım ve iki kaşımı birden kaldırdım.
"Tüm bunları bi haftada farkettiğini söyle de senin sıkı bir sapık olduğun kesinleşsin." dediğimde tedirgin bir şekilde güldü.
"Ne alakası var Güneş? Ben insanları çabuk anlarım. Bu insan sarrafı dediklerinden oluyorum."
"Hmm, güzelmiş. Bende isterdim öyle olmayı."
Barış'ın gizlediği bir şeyler vardı buna artık emindim. Daha öncesinde pek ihtimal vermesem de daha önce bir yerlerde karşılaşmış olmalıyız ki, Barış yine konuşurken kısmen de olsa yalan söylemişti. Yada eksik konuşmuştu.
Yalan söyleme konusunda pek başaralı olduğu söylenemez. Bunu ya ses tonundan yada yüzündeki herhangi bir ifadeden anlayabiliyorum.
Barış bana cevap vermezken bende kafamı camdan tarafa çevirip akan yola baktım. Bir kaç kez bana baktığını anlasam da umursamadım. Eğer tanıdığım kadarıyla akıllı biriyse yalan söylediğini anladığımı anlardı. Ki anladığına da eminim.
Kısa süren sessiz yolculuğumuz şirkete gelince bitti. Arabadan inerken telefonumun bildirim sesiyle alıp Amy'den gelen mesajı okudum.
'Alp Bey birazdan burada olur, acele et, geç kalma. Dün çok kızmıştı...'
Amy'e geldiğime dair mesaj atıp ceketimin cebine koydum. Ardından Barış ile asansöre bindik. Yine sessizdim bir şey söylemek istememiştim.
Barış arkamda, ben önde asansör kapısı kapanırken çıkacağım katın düğmesine bastım. Tam o sırada kapanmak üzere olan kapının arasına geçen gün Barış'ın yaptığı gibi biri elini uzattı ve kapıların aralanmasını sağladı.
Karşımız da görünen Alp Bey ile göz devirdim. Aynı ailenin erkekleri işte...
"Günaydın Güneş," derken Eren'i hızla kucağıma verdi ve elindeki içinde Eren'in çantası bulunan puseti de elime tutuşturup çıkacağı katın düğmesine bastı. "Tam zamanında gelmişsin bugün. İyi oldu bu. Toplantım çok önemliydi. Geç kalma gibi lüksüm yoktu. Amy'e bırakacaktım eğer gelmemiş olsaydın."
Alp Bey durdurak bilmeden konuşurken Barış'ın arkamda rahatsızca kıpırdandığını hissettim. Alp Bey de hissetmiş olacak ki, bakışları arkamda duran Barış'a döndü.
"Günaydın Barış."
"Sana da," dedi homurdanır gibi. O sırada ilk benim katım olduğu için duran asansörden indim.
Ardımda bıraktıklarıma bakmadan mutfağa girip puset ile içinde duran çantasını yere bıraktım. Eren'i de masanın üzerine ayaklarının üstünde koyup kollarından tutarak ciddi bir ifade ile baktım.
"Bak Eren, sende bir erkeksin ve ben şu erkekleri anlamakta oldukça güçlük çekiyorum. Ve yavaştan yavaştan sinirlerim gerilmeye başlıyor. O yüzden seninle anlaşalım da sonradan kavga etmeyelim.
Sen bu sizin sülalede ki erkeklere benzemeyeceksin anlaşıldı mı? Ben baktığım süre boyunca seninle en ince ayrıntına kadar ilgileneceğim. Hiç bir şekilde yalan söylemene izin vermeyeceğim. Yalan çok kötü bir şey."
Eren beni anlıyormuş gibi ciddi bir ifade ile dinleyip sinirli bir ses çıkardı. Sonra yaptığımı farkedip kafamı iki yana sallayarak Eren'i yere indirdim.
Yavaştan kafayı sıyırmaya başladım...
Barış'a hastalığı için bildiğim bir bitki çayı hazırlamaya karar vererek Eren'i başıboş bıraktım. Ama gözümün önünden de ayırmadım.
Adımları paytak ve sarsaktı. En fazla beş adım atıyor sonra popo üstü düşüyordu. Küçük Bey ile bugün üçüncü günümdü ve ilk kez yürümesine şahit oluyordum. Genelde ya uyuyor yada saçımla oynuyordu.
Hazırladığım çayı geniş bir tepsiye koyup çayın içine bal ilave ettim. Biraz olsun düzelteceğine emin olduğum çayı bir elime alırken, yerden yeni kalkan Eren'in elini de tuttum ve adımlarına uyum sağlayarak yavaşça ilerleyip asansöre bindik. Bir üst kata saniyeler içinde çıkarken Eren ilk kez kendi ayakları üzerinde asansör yolculuğu yaptığı için olacak ki önce şaşkınca kalakalmış sonra da hoşuna gitmiş olacak ki bebeksi sesiyle kıkırdamıştı.
Koridora çıktığımızda sonunda ki odaya ilerledim. Odaya yaklaşırken bir odanın kapısı açıktı ve içeride kimse yoktu. Sadece yeni dekore ediliyor gibi boya kokusu falan vardı. Yeni gelen biri olmalıydı.
Umursamayıp Barış'ın odasına geldiğimde onun kapısınında aralık olduğunu fark ettim. Ve içeriden yükselen sesi.
"Barış o..."
"Evet Alp! Ondan uzak dur! Bu defa sessiz kalmam!"
Barış'ın öfkeli sesi Alp Bey'in mahcup çıkan sesini bastırıyordu. Ne olduğunu bilmiyordum zaten bilmem de gerekmezdi. Aralarının iyi olmadığını zaten Barış kendi söylemişti. Aralarında mesele her neyse onunla ilgili olmalıydı. Ne kadar merak ediyor olsam da onların özeline girecek değildim.
Alp Bey'in sesi çıkmazken Eren'i geri döndürüp sessizce uzaklaşmaya başladım. Uzaklaşırken elimi aniden bırakıp kurtulan Eren koşmaya ve koşarak boyası yapılan odaya girmesi ile koşarak ilerledim ve kötü bir şey olmadan yakaladım.
Beş adım atamayan Eren birden yaramazlık yapmak isteyince koşabilir hâle gelmesi beni güldürmüştü. Tam odadan çıkışa ilerlerken sertçe bir kapı kapatıldı. Sesi koridorda yankılanırken sesi daha kaybolmadan odanın önünden fırtına gibi Alp Bey geçti. Fena sinirli görünüyordu. Bizi fark etmemesi iyi olmuştu. Gazabına uğramak istemem açıkçası.
"Yaptığın yaramazlık resmen hem yorulmamızı engelledi, hem de babanın gazabından korudu." diyerek fısıldadım Eren'e doğru. Gülerek karşılık verirken odadan çıkıp sinirli olduğunu bilmeme rağmen çayın ona da iyi geleceğini bildiğim için kapalı kapının önüne gelip Eren'in elini bıraktım ve kapıya tıkladım.
"Gir!" diye resmen kükreyen Barış ile kapıyı aralayıp önce Eren'in girmesini sağladım. Ardından ben içeri girerken kaşlarımı çatmıştım.
"O nasıl bir gir demekti? Resmen git der gibi." Çayı tepsi ile birlikte masaya yerleştirirken konuşurken Barış odanın ortasında popo üstü düşen Eren'e bakıp gülümsedi.
"Kusura bakma, sinirlerim gerilmişti de biraz. Ne getirdin?"
"Gribin için bitki çayı. İyi gelecektir, sinirine de." dedim ve yüzümü buruşturdum. "Beğenmezsen içme ama."
"Elinden zehir olsa içerim, deyip yalan söylemeyeceğim valla," dedi gülerek. "Beğenmezsem içmem."
Aynı şekilde karşılık verip dolaşıp sürekli yere kapaklanan Eren'i kucağıma aldım.
"Yaramazlık yaparken hiç düşmüyor hatta koşuyor." Eren'i yaptığı yaramazlığı kısmen şikayet ederken anlamış gibi saçımı tutup çekti. "Ah!"
"Demek ki neymiş, erkeklerin her istediğini yapmayacakmışsın." diyerek kısa bir kahkaha atıp çaydan bir yudum içti.
"Seni de göreceğiz Barış Bey. Küçük bir kızın her istediğini yaparken görürsem seni, hatırlatırım." dediğimde yüzünde müthiş bir gülümseme oluştu. Gözleri bir yere dalarken öylesine bir parladı ki, o an aklına ne geldiğini merak ettim.
Aniden gözleri daldığı noktadan bana döndü ve aynı parlaklığı koruyarak baktı.
"Ama mutlaka hatırlat bana."
"Ne?"
"Eğer birgün kendi küçük kızımın her istediğini yaparsam, bana hatırlat." dediğinde dudaklarımdan kelime dökülmedi, sadece kafamı onaylayarak salladım. Nedenini bilmiyorum ama Barış'ın yüzündeki ifade, sorduğu soru garip bir şekilde etkilemişti.
Bir kaç saniye göz göze bakarken gözlerimi kırpıştırarak kendime geldim. Hızla gözlerimi kaçırma isteğini bastırmadan boyun eğdim ve gözlerimi kaçırdım.
"Ben gitsem iyi olacak. Muhtemelen beni arayanlar vardır. Sana yeniden geçmiş olsun ve afiyet olsun."
Hızlı hızlı konuşup kendimi odadan dışarıya attım. Sonra aynı hızla mutfağa indim. Soğuk bir bardak su içip az önce Barış ile ne olduğunu anlamaya çalıştım.
Bakışları ile dilim tutulmuş, dilimi damağımı kurutmuştu. Kalbim de yerinden çıkmak ister gibi çarpmaya başlamıştı.
Anlam veremedim, ne olduğunu anlayamadım...
Eren'i kucağımda kanguruya yetiştirip kendimi işe verdim. İşten işe koşuşturup düşüncelerden uzaklaştım. Öğlen arasında Alp Bey gelip Eren'i almış ve gitmişti. Giderken öğlenden sonra gelmeyeceğini de belirtmeyi ihmal etmeyerek Eren'in eşyalarını da almıştı.
Onun gidişinin ardından Sarp ve Barış ellerinde iki kutu pizza ve bir şişe kola ile gelmiş mutfakta bir şeyler yemiştik. Sarp haricinde pek konuşmamıştık. Sarp konuşuyor biz ise gülüyorduk.
Öğlenden sonrası da aynı monotonlukla geçti. Bir ara şirkette kalan işlerini halletmek için çalışan Amy yanıma gelmiş bende kendime boşluk oluşturarak bir süre oturup kahve eşliğinde sohbet etmiştik.
Bu sayede Amy'nin aşk hayatının çalkantılı olduğunu öğrenmiştim. Sevgilisinin kendisini aldattığını düşünüyor ama şirkette ki iş yoğunluğundan bunun üstüne gidemiyormuş.
İstediğinde yanıma gelip yardımcı olabileceğimi söylemiştim, bende. Üzgünden çok kızgın gibiydi. Halbuki ben teselli etmek amacıyla söylemiştim. Ama onun bambaşka hayalleri vardı.
"Eğer, öyle bir bok yediyse gerçekten, onu öldürürüm! Gömmek için sende yardıma gelirsin, değil mi?" diye sorduğu soru ile gözlerimi kırpıştırarak bakmıştım. Ne dediğinin farkında mı, acaba?
"Amy, böyle bir şey yapmayı gerçekten düşünmüyorsun, değil mi?"
"Tabiki de öldürmeyeceğim ama süründürmek benim işim!" Amy kesin kararlı bir şekilde konuşurken burnundan soluyordu.
Biraz olsun konuşarak sakinleşmesini sağlamıştım. Bu tür konularda mantık önemliydi ve Amy mantıklı düşünemiyordu. Ona yol gösteren bir takım sözler ettikten sonra sakinleşmiş bir şekilde yanımdan ayrılmıştı.
Mesai saatimin bitimine bir kaç saat kala elime verilen ince bir dosyanın fotokopisini çekiyor, aynı zamanda ne olduklarını okuyordum. O sırada çalan telefonumu alıp yabancı bir numarayı görerek derin bir iç çektim.
Bu ara ne çok yabancı numara kaydetmek zorunda kalmıştım. Yine kim bilir, kim arıyordu da kapattıktan sonra kaydetmek zorunda kalacağım...
"Efendim?" diyerek telefonu omuzumla kulağım arasına sıkıştırıp elimde ki kağıdı yerleştirip, gereken yerlere bastım.
"Merhaba Güneş, nasılsın?" Telefonda Ahmet'in sesini duyunca istemdışı telefonun ekranına bakıp tekrar kulağıma yasladım.
"Ahmet?"
"Evet,"
"İyiyim, sen?"
"Bende iyiyim," deyip boğazını temizledi. "Şey diyecektim ben, okul çıkışından bir saat önce gelebilir misin?"
"Neden?" Ahmet'in söyledikleri kalbimin korkuyla çarpmasına neden olurken korkuyla dudaklarımdan dökülmüştü soru.
"Telaş edilecek bir durum yok, merak etme. Sadece bu piknik konusunu tüm ailelere ayrı ayrı söylemek yerine hepsini toplayacağımız bir toplantı yapalım dedik, Arzu ile."
"Güzel fikir aslında ama erken çıkabilir miyim, bilmiyorum."
Dudağımın kenarını dişlerken fotokopisi çekilen kağıt ile diğer içine yerleştirilen kağıdı çıkarıp yerlerine koydum. Ardından bir başkasını koyarken kağıtta bir tuhaflık gözüme çarptı.
"Sen bir konuşsan, olur mu? Biz diğer veliler ile konuştuk, gelecekler."
"Tamam, tamam ben bir konuşurum. Gelmeye çalışırım." derken kaşlarım çoktan çatılmış ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.
"Bir sorun mu var?" Sesimden bir şeylerin ters gittiğini anlamış olacak ki, sorduğu soru ile görmeyeceğini bile bile kafamı iki yana salladım.
"Hayır bir sorun yok." deyip derin bir nefes koyverdim. "Ben gelmeye çalışırım. Şimdi kapatmam gerekiyor."
"Tamam görüşürüz."
"Görüşürüz."
Telefonu kapattığım gibi cebime tıkıştırıp elimde tuttuğum kağıdı kenara koyup az önce fotokopisini çektiğim kağıdı aldım ve yan yana getirip baktım.
Şirket, dosya işlerinden anladığımdan değildi bu bakışım. Aradaki uçuk fark kafamın içindeki alarmı devreye sokmuş kırmızı ışık yanıp sönüyordu.
Hızla kalan kağıtları da fotokopi çekip odadan çıktım. Ama bu işi isteyen Haldun Bey'e götürmek yerine Barış'a gitmeyi tercih ettim.
Eğer Alp Bey burada olsaydı ona giderdim ama maalesef öğlenden sonra gelmeyeceğini bildirdiği için bu işlerden anlayabilecek tek kişi Barış kalıyordu. Henüz Adnan Bey şirkete gelmemişti. Ve onunla tanışmamıştık, gelmediği için. Neden gelmediğini de kimseden duymamıştım açıkçası.
Umursamayıp, Barış'ın kapısını çaldım. Sabahkine nazaran daha kibar bir dille girmemi söylerken kapıyı aralayıp içeri bir adım attım.
"Rahatsız etmiyorum, değil mi?" diye sorarken Barış önündeki kağıdın üstüne başka kağıtlar koyarak topluyordu.
"Hayır gel. Bir sorun mu var?"
"Aslında bilmiyorum. Ama içimden bir ses olduğunu söyledi." Yanına iyice yaklaşırken söylediklerim ile kaşları çatılmıştı.
"Ne oldu?"
Elimdeki dosyayı masaya koyup söz konusu olan iki kağıdı çıkardım ve yan yana getirip gösterdim.
"Ben anlamam bu işlerden ama sanki bir terslik varmış gibi geldi bana. Boşa kuruntu yapmışta olabilirim. Bilmiyorum ama göstermek istedim."
Barış kağıtları incelerken dosyayı karıştırıp bir kaç kağıt daha çıkardı. Kaşları iyiden iyiye çatılırken eline telefonunu alıp hızla bir şeyler yazdı ve gönderdi. Sonra kafasını kağıtlardan kaldırıp bana baktı.
"Sen var ya muhteşem bir yaratıksın! Biliyordum ya, gerçekten böyle bir şey olduğunu biliyordum! Salak adam sonunda bir hata yapmış!" diyerek kağıtları toplayıp dosya ile birlikte odasından çıkmak üzereyken seslendim.
"Barış."
"Efendim?"
"Benim bugün erken çıkabilmem mümkün mü?" Soru ile gülümseyen yüzü normal bir ifade alırken kaşları hafifçe çatılmıştı.
"Bir sorun mu var?"
"Hayır, kızların veli toplantısı varmış. Ona katılmam gerekiyor."
"Tamam o zaman git sen. Ben haber veririm." dediğinde gülümsedim.
"Teşekkür ederim."
"Asıl ben teşekkür ederim! Resmen beni doğrulayan belgeleri elinle getirdin!" dediği gibi odadan çıkıp gitti. Bu haline gülerek odadan çıktım ve kalan son bir iki işi halledip eşyalarımı toparlayarak asansöre ilerledim. Ama dolu ve en yukarıda olduğu için merdivenlere yönelerek inmek üzereyken adımın seslenilmesi ile arkama döndüm.
"Buyrun Haldun Bey?" diye sorarken adamın oldukça tedirgin olduğunu farkettim. Nedense bu beni de tedirginleştirmişti.
"Sana verdiğim dosyayı neden getirmedin? Hem zaten sana yanlış dosya vermişim. Yeni farkettim." Yutkunurken elim istemdışı yanağıma değen saçıma gitti ve kulağımın arkasına sıkıştırdım.
"O dosya Barış Bey de. Kendisini ilgilendirdiğini söyleyerek aldı."
Yalan söylemiş sayılmam öyle değil mi? Sonuçta en son buna benzer şeyler söyleyerek dosyayı alıp gitmişti.
"Ne yaptın sen?!" diyerek sesini yükseltmesi bir adım geri gitmeme sebep oldu.
"Doğru olduğunu düşündüğüm şeyi." Nereden geldiğini bilmediğim bir cesaret ile söylediğim sözler ile gözlerinde öyle bir ifade belirdi ki, o cesaret gelmeseydi iyiydi.
"Sen ne bok biliyorsun da, doğrusunu bildiğini iddia ediyorsun!"
"Haldun Bey lütfen laflarınıza dikkat edin. Bu söyledikleriniz hiç hoş değil."
"Senin benim hayatımı kaydırman iyiydi de ben iki laf ettim, o mu kötü oldu?"
Korku yavaşça bedenimi ele geçirirken belli etmemeye çalışarak yutkundum.
Adam hem suçluydu hem de güçlü olmaya çalışıyordu. Gücü ise anca benim gibi kadınlara, zayıflara yetiyordu ama.
"Şuan sinirli olduğunuz için ne dediğinizi bilmiyorsunuz. Benimde gitmem gereken bir yer var. Sakinleştiğinizde konuşuruz." diyerek arkamı dönüp merdivenlerden bir basamak indim. Ama kolumdan tutulmam ile devamını getiremedim.
"Bu dünyada en çok korkulması gereken kim biliyor musun?" diye sorarken bakışlarım tehlikeli bir şekilde parlayan gözlerine çıktı.
"Kim?"
"Hiçbir kaybedeceği şeyi olmayan kişiler. Eğer kaybedeceğin bir tek şeyin bile yoksa o zaman her şeyi yapmaya göze alırsın. Peki sence bu kişi kim olabilir?"
Adamın sakince konuşması beni daha da korkutmak için işe yaramıştı. Ne demek istediğini de kimden bahsettiğini de biliyordum. Sıkıca tuttuğu o kolumu aslında neden tuttuğunu da öyle.
"Siz?" derken sadece zaman kazanmaktı amacım. Nasıl kazanacaksam?
Birde koca şirkette sanki ikimiz varmış gibi gelenin gidenin olmaması daha ürkünç yapıyordu.
"Tam üstüne bastın, Küçük Hanım." derken aniden kolumu bıraktı. Keşke sadece kolumu bırakmakla kalsaydı. Kolumu iterek bırakması ile geriye doğru sendeledim. Tabi ki dengemi bulmam mümkün değildi.
Belime sarılan kolları hissedene kadar çığlık atarak hala dengemi sağlamaya çalışarak geriye adımlamıştım. Yere kapaklanmadan hemen önce ise birinin kollarını belimde hissederken ellerim kendiliğinden sıkıca omuzunu kavradı. Düşmekten korkarcasına sımsıkı tutunduğum omuzlara tırnaklarımı da batırdığımı farkederken kafamı kaldırıp kim olduğuna baktım.
Alp Bey'in ateş saçan gözlerini yüzümün her yerinde gezerken görünce, ondan da ürkmeden edemedim.
"İyi misin?" diye sorarken sesi bakışlarına tezat yumuşak çıkmıştı. Yine de hâlâ ürkmeden edemiyorum.
"E-evet." dediğim gibi bu cevabı bekliyormuşçasına beni hızla bırakıp düşme tehlikesi atlatarak indiğim basamakları adeta uçarak çıktı ve merdiven başında soğuk ter döken Haldun Bey'e sert bir yumruk çakarak yere serdi.
O an çığlık atarken yaşadığım şeyi yeni farketmiş gibi elim ayağım boşaldı. Olduğum basamağa otururken ağlamaya başladım. Sinirlerim boşalmış bir şekilde hıçkırarak ağlamayı sürdürdüm.
Etrafımda çok şey oluyordu. Gelenler gidenler, zorla götürülüp hesabı sorulanlar. Ben ise dizlerime kapanmış devam ediyordum ağlamaya.
En sonunda önüme bir bardak uzatıldı. Titreyen ellerimle almak istedim ama bunu yapamayacağımı anlamış gibi kendisi dudağıma yaslayarak bir kaç yudum içmemi sağladı. Bu kez elime peçete verdi. Gözlerimi kurulamak için kullanıp kimin verdiğine baktığımda Barış'ın yanımda endişeyle oturup bana baktığını gördüm.
İç çekerken kafamı tutup kendi omzuna yasladığında itirazsız kabul ettim. Gözlerim ağlamaktan ağrımaya başladığı için olacak ki, kapanıyordu. Ona da direnmedim. Gözlerim de kapanırken son gördüğüm, Alp Bey'in uzun merdivenlerin sonunda endişeyle kavrulmuş ela gözleriydi...
***
Umarım beğenmişsinizdir...