Keyifli okumalar...
Hayatımda uzun zaman sonra ilk kez uzun bir gün ve gece geçirmiş, en sonunda sabahı etmiştim.
Alp Bey'i çocuklarım değilde kardeşlerim olduğunu söyleyip göndermek için kızları da yatırıp uyutmak için büyük bir çaba harcamıştım.
Sonunda ise başarmıştım.
Şimdi ise kızları hazırlarken onların sorularına da cevap yetiştirmeye çalışıyordum.
"O adam kim?"
"Patronum."
"Niye gelmiş?"
"Oğlu ağladığı için."
"Doktora niye götürmemiş?"
"Akıl edememiş."
"Bebeğin annesi neden akıl edememiş?"
"Yanında olmadığı için." dediğimde bir sessizlik oluştu. O an hepimizin aklına annem gelmişti.
"Onun anneside mi öldü?"
"Hayır, çalışıyormuş." dediğimde sevinerek rahat bir nefes aldılar.
"Bir daha gelecekler mi?"
"Büyük ihtimal gelmezler." İnşallah gelmezler...
"Gelirseler bize de çağırır mısın abla? Birazcık, azıcık bizde severiz, olur mu?" Yıldız'ın sorusuna gülerek karşılık verip odanın çıkışına ilerledim.
"Bakarız, şimdi kahvaltı vakti."
Birlikte kahvaltıya oturup yaparken hâlâ sormaya devam ediyorlardı. Sabırla cevap vererek kahvaltımızı bitirdik.
Bugün hava kapalıydı. Henüz hava tek tük atsada, kara bulutlar daha çoğunun geleceğini haber veriyordu.
Kızlara bu yüzden uzun kollu bluz giydirip birde kapüşonlu hırka geçirdim üstlerine. Kendim pantalon, kollu gömlek ve ceket giyerek tamamlamış büyük şemsiyemizi alarak çıkmıştık.
Çiseleyen havayla birlikte okula yetişip kızlara börek poşetini vermiş ve öğretmenlerine her zaman ki gibi selam vermiştim. Ama acelem olduğu için fazla kalmamıştım. Aksi halde Ahmet'in duygularından emin olduktan sonra kaçmak amaçlı değildi. Malum şirkete vaktinde gitmem gerekiyordu.
Durağa gelip otobüs beklerken geç kalacağımı anlayıp müşteri bekleyen taksilerden birine bindim.
Hızla şirketin adresini verip yolun bitmesini beklemeye başladım. Taksi şirket yolunda ilerlerken trafiğe takılmıştı. Yarım saatlik yol bir buçuk saate çıkmış işe geç kalmıştım.
İşe başladığımdan beri uzun süre olmasa da ilk geç kalışımdı. Bu da beni tedirgin ediyordu. Özellikle patronlardan biri buradayken.
Sonunda şirkete gelip ücretini öderken sövdürdüğüm taksiciye kötü bakışlar attım. Hem geç kalmıştım hem de dünyanın parasını almıştı.
Koşturarak şirkete girip mutfak katına çıkarken kimsenin yokluğumu fark etmemiş olmasını diledim. Ama mutfağa girdiğimde bunun imkansız olduğunu anladım. Alp Bey kucağında Eren ile mutfakta volta atıyordu. Kaşları çatık yüzü öfkeyle gerilmişti.
Aniden durup bana doğru döndü ve dövecek gibi bir ifadeyle yakınıma gelip, kükredi.
"Neredesin sen?!"
"B-ben trafiğe takıldım."
"Senin yüzünden toplantıma geç kaldım!" Bağırarak konuşup Eren'i kucağıma verdi ve son kez kötü bakış atıp gitti. Arkasından gözlerimi kırpıştırarak baktım. Ardından bakışlarımı Eren'e çevirip kaşlarımı çattım.
"Islak odunla dövülmelik bir baban var! Biliyor musun benim babam da öyleydi! Sonunda dayak yiyerek geberdi! Ama kendi babana şükretmelisin, benimki gibi değil..."
Derin bir nefes verip kendi kendime göz devirdim. Resmen adamı gömmüş sonrada kendi elimle çıkarmıştım. Ama olan böyleydi. Benim babam döverdi ama Alp Bey sadece sinirli biriydi. Dövüyor olamazdı. Yani sanırım...
Düşüncelerimi kafamdan uzaklaştırıp yakamı çekiştiren Eren'e kaşlarımı kaldırarak baktım.
"Ne istiyorsun yakışıklı?"
Elini saçlarıma uzatıp kaşlarını çatarak bağırması ile anlamıştım. Dün saçlarımla oynamayı sevmişti. Bugün ise topuz yaptığım için kızmış olmalıydı.
Eren'i yere bırakıp saçıma doladığım tokayı çıkardım. Ellerimi tarak gibi kullanıp biraz düzeldiğine emin olunca tokayı çantama atıp kenarda duran Eren'in çantasının üstündeki kanguru ana kucağını kendime taktım. Ardından Eren'i içine yerleştirip rahat bir nefes aldım.
"Şimdi işlerime bakabilirim."
Öyle de yaptım. Sanki kat aşağı kat yukarı çıkmam yetmiyormuş gibi, sağa sola koşturmam az gelmiş gibi Eren ile ilgileniyordum.
Şikayetim yoktu aslında. Ufak tefek ihtiyaçları haricinde sessiz bir çocuktu. Sadece saçımla oynuyor etrafına gülücük saçıyordu. Benim şikayetim patronumaydı. Beni kendi kendine bakıcı ilan etmiş olacak ki bakıcı bulmak yerine beni kullanıyordu.
İşlerin arasındayken bir eksiklik hissettim. Saat öğlene yaklaşmıştı. Ama Barış ortalıkta yoktu. Normalde şimdiye kadar görünmesi gerekirdi.
Bir bardak çay alıp odasına çıkmaya karar verdim. Çıktığımda ise kilitli bir odayla karşılaştım. Mutfağa geri inerken çayı isteyen başka birine vermiştim.
Telefonumu çıkarıp Barış'a yazmaya karar vererek tezgaha yaslandım. Eren ise yokmuş gibi yine sessizdi.
İletilen: Barış
Neredesin?
Gönderen: Barış
Yokluğumu yeni mi fark ettin? Hain!
Anında gelen cevap ile kıkırdadım. Sonra da kendime kızdım. Adam haklıydı. Normalde şimdiye kadar bir kezde olsa yanıma gelip hal hatır soruyordu. Ve ben şuana kadar farketmemiştim.
'Benim yerimde olsaydın şuan, eminim kendini de unuturdun...' deyip gönderdim ve Eren'in burnuna öpücük koydum.
"Baban öğlen yemeğine gitmemize izin verecek mi? Yoksa bir yerlerden atıştıracak şeyler mi bulmalıyız?"
Derin bir nefes bırakıp telefonumun titremesi ile elime aldım ve Barış'ın mesajını açtım.
'Ne oldu ki?'
Derin bir soluk bıraktım ve parmaklarım klavyenin üstünde gezindi.
'Eren yine kucağımda ve ben koşuşturuyorum. Sabahta işe geç kaldım, Alp Bey'den bir parça azar dinledim...
Sen neden gelmedin?'
İki mesajı üst üste atıp elini kolyeye uzatan Eren'in elini uzaklaştırdım. Çocuk aklıyla çeker sonra da kopar bende bunun vebali ile kalp krizi geçirir ölür giderim. Etme eyleme Eren...
Bildirim geldiğini belirtir şekilde yine titreyen telefon ile bakmadan önce Eren'e işaret parmağımı uzattım.
"Ona dokunmak yok yakışıklı, valla üzüntüden kahrolurum."
Elimdeki telefon bir kez daha titrerken Eren'in alnına öpücük koyduktan sonra açıp gelen mesajı okudum.
'Ben biraz grip oldum da ondan gelemedim...
İstersen Alp ile konuşurum. Sen Eren'in bakıcısı değilsin sonuçta. Ki işin zaten koşuşturmadan ibaret. Birde oğlunu sana bırakması hiç hoş değil...
Sıkkın bir nefes verdim. Haklı noktaları vardı. Ama el mahkumdu. İşe ihtiyacım vardı ve zaten ne derlerse yapacağım için buna mecburdum.
'Geçmiş olsun sana
Ve boşver ya.. Zaten sessiz bir çocuk herhalde yakında bakıcı bulur diye düşünüyorum. Sonuçta kim oğlunun şirkette birinin kucağında oyuncak bebek gibi gezmesini ister ki? Hem daha dün bu şekilde toplantısına girmem gerekti. Yani ben değil kendi rezil oluyor. Bırak o düşünsün...'
Mesajı yazdıktan sonra adımın seslenilmesi ile telefonu cebime tıkıştırıp mutfaktan çıktım.
Verilen fotokopi işini hallederken Eren uyuklamaya başlamıştı. Ama geldiğinden beri ona bir şey yedirmediğim aklıma gelince uyumasına izin vermeyip hızla işimi hallettim.
Koşar adım mutfağa girip çantasını karıştırdım. Meyve püreleri çıkınca hızlıca iki tane yedirdim.
Sonrasında kafası göğsümün üstünde yaslı bir şekilde uyuyakaldı. Bu haline gülümseyip elimle saçını araladım. Şişlik biraz inmiş gibiydi. Ya buz işe yaramıştı yada gece nöbetçi eczane veya hastaneye gitmişti. Bilemiyorum. Ama iyi olması beni mutlu etmişti.
Bir kaç işten sonra şirket öğlen yemeği için dağılmaya başlamıştı. Bende gelen giden olmadığı için Sarp'a ulaşmaya karar vererek telefonumu çıkardım. Yemek yedikten sonra bana da bir kaç şey getirmesini rica edebilirim.
Sarp'ın numarasını bulup aramayı başlattım. Ama arama kendiliğinden iptal olurken alt kısmında izin verilmiyor diyerek bir yazı belirdi. Ardından ekranda tanıdık olmayan bir numara belirerek, çalmaya başladı.
Birkaç saniye kaşlarımı çatarak bakıp ardından açarak kulağıma yasladım.
"Efendim?"
"Hemen aşağı in! Bekliyorum ve bekletilmekten hoşlanmam!" Sözlerini duyar duymaz telefonun kapandığını belirten bir sessizlik oldu.
Bu bir kaç emir cümlesi kim olduğuna dair ipucu verse de beni aşağıda beklediğini söylemesi şüpheye yol açıyordu. En azından konuşmayı başlatırken kim olduğunu söylese sanki dili düşerdi.
Of'layarak ceketimi aldım ve çiselemeye devam eden hava yüzünden çocuğun üzerine kapattım. Hafiften başını bunalmayacak şekilde açıp Eren'in çantası ile kendi çantamı da alarak asansöre bindim ve aşağı inerken Barış'ın en son attığı ama okumadığım mesajı açtım.
'Kendini ezdirme, patron olması seni ezebileceği anlamına gelmez. İstediklerini söyle, söyle ki seni ezemesin...'
Güç veren mesajına içtenlikle gülümsedim. Böylesine bir arkadaş hayatıma hiç umulmadık bir zamanda girmesi hem de ihtiyacım olduğunda, benim için inanılmaz bir şeydi.
Bir cevap vermedim. Söylemek istediğim şeyi bir sms yoluyla iki kelime olarak yazıp söylemek istemedim. Bunu daha sonra yüz yüzeyken yapmak daha iyi olacağını biliyordum. Bu yüzden, kısaca geçiştiren cümleler kullandım.
'Beni merak etme, sen kendine iyi bak...'
Asansör kapıları açılırken içinden inip hızla dışarı çıktım. Döner kapıdan çıkınca nereden geldiğini anlamadığım Amy birden başımıza şemsiye tutmaya başladı.
"Ne yapıyorsun Amy?"
"Alp Bey'in emri." dedi göz devirerek.
"Emir verecek bir şey buluyor her yerden."
"Eren'e bakmaktansa bu şekilde şemsiye taşımak kabulüm." Bıkkın çıkan sesi beni güldürürken o şekilde siyah büyük bir arabanın yanına geldik. Amy benim kapımı açarken göz deviren ben olmuştum.
Arabanın içine kendimi atarken Amy de şemsiyeyi kapatıp sirkeledi ve kendisi de binip yanıma oturdu. Karşı koltukta Alp Bey vardı ve dizinde laptopuna bakarak parmaklarını hızla klavye de kaydırıyordu.
Amy'nin binmesi ile araba çalıştı ve nereye olduğunu bilmediğim bir yere doğru ilerlemeye başladı. Amy de neresinden çıkardığını bilmediğim laptopunu açmış Alp Bey gibi bir şeyler yapıyordu.
Bende kenarda çocuk uyurken oturuyor öylece ikisine bakıyordum. Sonra yaptığımı farkedip çocuğun üstünde duran ceketimi alıp yanımda ki küçük boşluğa koydum. Kafamı camdan dışarı çevirerek kayıp giden yola bakmaya başladım.
Göğsümün üstünde uyuyan Eren mırıldanarak kafasını diğer tarafa çevirmesi ile bakışlarım yüzüne kaydı. İşaret parmağımın tersiyle yumuşacık yanağını okşayıp gülümsedim. Cennet kokusu burnuma dolarken ve böyle sessiz sedasız uyurken bir melekten farksız gibi diyeceğim ama melek görmüşlüğüm yoktu.
Üçüzleri bebekliğinden beri uyurken birer meleğe benzetirdim. Şimdi ise Eren vardı. Belki de dünyadaki tüm bebekler birer meleğe benziyordu. Yada biz gerçekten melekleri göremediğimiz için böylesine güzel görünen varlıkları meleğe benzetiyorduk.
Kim bilir gerçek melekler ne kadar güzeldir?
"Güneş?" Amy'nin sesiyle ona baktığımda gülümseyerek açık kapıyı gösterdi. "Geldik, hadi."
"Nereye geldik?" diye inerken sordum. Daha cevabını alamadan indiğimde karşımda duran lokantaya baktım.
Demek yemek yiyeceğiz...
"Yemek için geldik." Şemsiyeyi açarak konuşup yürümemi beklediğini belirtircesine bana baktı.
Adım atmaya başlamamla benimle yürüdü. Alp Bey ortalıkta görünmediğine göre çoktan girmiş olmalıydı.
İçeri girdiğimizde görevlilerden biri hızla Amy'nin elindeki şemsiyeyi alıp bizi gideceğimiz masaya yönlendirdi. Sessizce ilerledik.
Masaya yerleşirken garsonlar hepimizin önüne menü bırakıp beklemeye başladı. İçini açıp baktığım menüdeki yemek isimleri yabancı dil kullanılarak bilmediğim yemekler olarak verilmişti.
Menüde okuyabildiğim ve anlayabildiğim tek bir yer yoktu. Fiyatlar bile türk lirası olarak yazılmamıştı.
Dudağımın kenarını ısırarak Amy'e baktım. Hafiften yanına yaklaşarak kulağına eğildim.
"Ben bunlardan hiç birini anlamadım, bana da adam akıllı bir şey sipariş eder misin?"
Elini dudaklarının üstüne koyup sessizce kıkırdayan Amy kafasını sallayarak onaylamış, kendi siparişini verirken benim içinde bir şeyler söylemişti. Önüme dönerken Alp Bey ile göz göze geldik.
"Eren'in puseti nerede?"
"Yanımda getirmedim."
"Bu şekilde mi yiyeceksin?"
"Benim için sorun yok." Burnundan sert bir nefes verdi. Verdiğim cevabı beğenmediği için olsa gerek...
Bana ters bakışlarını ihmal etmeden elini kaldırıp bir işaret yaptı. Hızla yanına bir garson gelip iki elini önünde bağlayarak Alp Bey'in yanında durdu. Alp Bey bir işaret daha yapınca adam kulağını eğdi.
Kaşlarım havada Alp Bey'in garsonun kulağına bir şeyler fısıldamasını izledim. İnsan içinde kulaktan kulağa konuşulmayacağını kimse bu adama söylememiş herhalde...
Garson kafasını onaylayarak salladı ve hızla Alp Bey'in yanından uzaklaştı. Sonra ise bir kapıdan girerek kayboldu.
Yemeklerin gelmesini beklerken bizim girdiğimiz kapıdan -şoför olduğunu düşündüğüm- bir adam girdi. Elinde dosya ve Amy'nin laptopu vardı.
Sanırım tuvalete giderken bile çalışıyor olmalı...
Alp Bey sessizce şoförüne de bir şey söyleyip yollarken, oturduğum için bacakları iki yanımdan sarkan Eren mızıramaya başladı. Eren'i kangurudan çıkarıp, kendimden de çözerek Eren'i kucağıma yerleştirdim.
Yatay bir şekilde kucağımda tekrar uykuya dalarken kulağına fısıldanan garson elinde Eren'in puseti ile yanımızda belirince gözlerimi kırpıştırarak baktım pusete. Sonra garsona ve memnun bir yüz ifadesi ile garsona bakan Alp Bey'e.
Puseti ne ara gidip şirketten aldırmış? İnanılmaz gerçekten...
"Eren'i pusete koy." Alp Bey yine emir verirken içten içe göz devirdim. Söylememiş olsa kendim gireceğim sanki!
Eren'i yavaşça pusete yerleştirirken, garson boş masalarsan iki sandalye getirmiş ve puset için yer yapmıştı. Tek sorun, Eren pusete yatınca uyanmış dudaklarını bükerek ağlıyordu.
Sandalyemi biraz daha yanına yaklaştırıp bana uzattığı ellerinden birini tuttum ve elinin üstüne öpücük koyup başparmağım ile okşamaya başladım.
"Ben buradayım küçüğüm, bir yere gitmedim. Şşt, hadi uyu sen. Bırakmayacağım seni. Merak etme buradayım." Yatıştırıcı bir ses tonu kullanarak söylediğim sözlerle ağlamayı bırakmıştı. Gözleri de yavaşça kapanıyordu. Ama elini iyice uykuya dalana kadar bırakmak istememiştim.
Tamamen uykuya daldığından emin olduktan sonra elimi geri çekmek istedim ama Eren bırakmayınca diğer tarafımdaki boş sandalyeye koyduğum çantama uzanıp kucağıma aldım.
Tek elimle açıp biraz karıştırdıktan sonra sabah topuz yaparken kullandığım saç tokasını çıkarıp biraz uğraşarak araladığım eline verdim. Ve elimi kurtardım.
Gülümseyerek elini yumruk yapıp tokayı elinin içine alışını izledim. Ardından çantayı kapatıp yerine bıraktım. O sırada gelen yemeklere baktım. Biftek ve yanında biraz pilav vardı tabağımda. Hafifçe guruldayan karnım ile vakit kaybetmeden yemeye başladım.
Yemeklerimiz biterken, hayatım boyunca yediğim en lezzetli yemek olduğunu düşünüyordum. Keşke kızları da birgün böyle bir yere getirip yemek yedirebilseydim. Eminim onlarda bayılırlardı.
Alp Bey bize fikrimizi sormadan hepimiz için aynı tatlı siparişini verirken dudaklarını peçete ile silip arkasına yaslandı. Parmaklarını birbirine geçirip ellerini masaya koyarken gözleri bendeydi.
Gelecek soruyu tahmin ettiğimden ellerim gerginlikle peçeteyi kavramış, bir köşesiyle oynuyordum.
Hareketlerimi izlediğinin farkında olmakta beni daha fazla geriyordu. Amacı neydi bu adamın?
"Evet, şimdi bana kendinden bahset." diyerek başladı ve konuşmamı beklercesine bakmaya devam etti.
"Anlatılacak pek bir şeyim yok." Zorlukla yutkunup masada olan bakışlarımı dışarı çevirdim. "Annem doğumda öldü, ben ise kardeşlerimi büyüttüm. Hepsi bu."
Nedense yeterli gelmeyeceğini biliyordum. Detay isteyecek, yeterli olmadığım halde nasıl işe girdiğimi soracaktı.
"Okul?" İşte başlıyoruz...
"Lise bir terk."
"Üniversiteyi bırak liseyi bile okumadın yani."
"Evet. Üç çocuk bakarken insan kendine bakacak vakit bulamıyor." Her ne kadar normal tutmaya çalışsamda ses tonum biraz sert çıkmıştı. Daha gece kendi görmüştü üç kardeşimi de. Hâlâ durmuş okul durumumu konuşuyor.
"O zaman merak ettim. Şirket için fazlasıyla yetersizsin, nasıl girdin?"
Derin bir nefes alıp verdim ve bakışlarımı pencereden çevirip Alp Bey'e baktım. Barış sayesinde biraz torpille girdiğimi duyunca ne yapacak acaba?
"Ben..."
"Alp?" Hep birlikte sesin geldiği yöne dönerken orta yaşlarının sonunda görünen bir adam tüm karizması ve cazibesiyle masamıza geliyordu.
Ela gözleri önce Alp Bey de, ardından Amy de en son bende ve yanımda ki Eren de dolaşırken yanımıza gelmişti bile.
"Hoşgeldin baba." diyen Alp Bey ayağa kalkıp babasına sarıldı ve garsonlardan birine işaret verip boş bir sandalye istedi.
"Sağol oğlum. İş yemeği mi?" Alp Bey cevap vermek amacıyla dudaklarını aralamıştı ki önce bir pırt sesi araya girdi. Sonra ağır bir koku. Masadaki herkes burnunu kırıştırırken hemen ayaklandım.
"Ben hallederim."
Sanki benden başkası halletmek isteyecek gibi...
Bebek çantasından gerekli malzemeleri çıkarıp masaya koydum ve Eren'e ilerleyip puseti pencere tarafına döndürüp pantolonunu çıkardım. Zıbınını açıp bezini aralamadan önce Amy'e döndüm.
"Pencereyi açar mısın? Koku içeriye daha fazla yayılmasın." diye sorduğumda hemen ayaklanıp yanımızda bulunan pencereyi araladı. Lokantanın içinde bebek bezi değiştirmem zaten hoş değil. Bari kokusu insanları rahatsız etmesin.
El çabukluğu ile altını temizleyip kapattım altını. Pantolonunu da giydirip pis bezi elime aldım ve masadakilere kısa bir bakış attım.
"Ben hem şunu atayım hem de ellerimi yıkayayım."
Masadan uzaklaşıp bir garsona sorarak lavaboların olduğu yere ilerledim. İçeride tuvalet kovasına bezi atıp ellerimi güzelce yıkadım. Aynada yüzüme kısa bir bakış atmış sonrada ellerimi kurulayıp çıkmıştım.
Kalktığım masaya doğru ilerlerken Amy'nin masada olmadığını, Eren'in uyanıp dedesinin kucağında durduğunu ve Alp Bey ile babasının konuştuğunu gördüm.
Masaya biraz daha yaklaştığım da konuşmaları kulağıma ulaştı.
"Asya'ya benziyor biraz." diyen Alp Bey'in babasıydı.
Bu adamın adı ne acaba?
Peki Asya kim?
Asıl soru, kim Asya'ya benziyor?
"Çok fazla zaman geçirmeden de onunla aralarında hiç bir benzerliğin olmadığını anlarsın baba. Sadece fiziksel özellikleri biraz benziyor."
"Haklısın, az önce fark ettim. Sen mi aldın işe?"
"Hayır, ben amcamla iş gezisindeyken girmiş. Ofisboy olarak." Alp Bey'in sözleri üzerine benden bahsettiklerini anlarken babası bıyık altı gülmeye başladı.
"O zaman Eren'e ne diye bakıcılık yapıyor?"
"Baba düşündüğün gibi bir şey değil bu. Bakıcısı gidince hemen birini bulamadım tahmin edersin ki. Toplantım vardı Amy'e bıraktım Eren'i ama susturamamış. Tesadüfen almış kucağına susturmuş. Eren sevdi onu. İyi bakıyor. Yada Asya'ya benzediği için de olabilir."
Durmuş onları dinlerken utanarak kızardım. Ve daha fazla bu şekilde dinleyemeyeceğimi farkedip yanlarına ilerleyecekken Amy elinde gri renk bir dosya ile dışarıdan gelip masaya oturdu. Babası sessizleşirken Alp Bey ve Amy çalışmaya başladı.
Masaya yerleşirken Alp Bey'in babasının bakışlarını üstümde hissediyordum. Ama kendisine bakmadım. Kısa sürede garson Alp Bey'in babasının yemeğini bizim ise uzun zamandan sonra tatlılarımızı getirdi.
Sessizlik içinde yemeye başlarken Eren huzursuzca sesler çıkarmaya başladı, dedesinin kucağında.
Adam kucağında torunuyla yemek yemeye çalışırken zorlanıyordu bunu hissetmiş gibi Eren de mızıramaya başladı.
"İsterseniz bana verin Efendim, daha rahat yersiniz." dediğimde adam memnun bir gülümsemeyle baktı bana. Ardından Eren'i bana verdi ve yemeğine dönerken konuştu.
"Adım Ali, kızım. Yeni işe girmişsin öğrendiğime göre. Adımı bilmiyor olmalısın. Senin adın neydi?"
"Evet Ali Bey, bilmiyordum. Adım Güneş." deyip revani tatlısından küçük bir parça koparıp Eren'in ağzına verdim. Suratını buruşturarak ağzını açması üzerine beğenmediğini anlayıp hızla peçeteye uzandım.
Ağzındakileri geri çıkardığı peçeteye bir başka peçete ile sarıp tabağın kenarına sıkıştırdım. Su bardağıma uzanarak Eren'in dudaklarına yasladım ve dikkatli bir şekilde içirmeye başladım. Eren'in şapırtadarak içmesine Ali Bey gülerken bende kıkırdadım.
Su içmeyi öksürerek bırakırken bardağı bırakıp koluma yüzünü dışa bakacak şekilde koyup sırtına hafifçe vurdum. En sonunda sakinleştiğinde kucağıma yerleştirip tatlımı yedim.
Alp Bey ve babası da bir süre sonra işten konuşmaya başlarken Amy laptop üzerinden çalışıyordu. Ben ise Eren ile oturuyordum. Halbuki on dakika önce kadar öğlen paydosum bitmişti. Patron buradayken işe geç kalmak gibi bir kaygımın olmaması gerekiyor ama gidemediğim için beni bekleyenler ve arayanlar vardı büyük ihtimal.
"Kolyen, bir yerden tanıdık geliyor." diyen Ali Bey'in sesini duyunca ne zaman oynamaya başladığını bilmediğim Eren'in elinden kurtardım, gülümseyerek.
"Bir arkadaşımın doğum günüm için hediyesi." Senin yeğeninin hediyesi demek yerine arkadaşım demeyi tercih etmemin sebebi sadece işe torpille girdiğimi anlamamaları içindi.
Bizi yanlış anlama ihtimalleri de vardı. Kimse bilmezdi ki Barış'ın mağdur olduğum için bana yardımcı olduğunu. Barış'ın bana acıdığı için işe aldırdığını kimse anlamazdı.
"Bir yerlerde bir benzerini görmüş olmalıyım."
"Büyük ihtimalle." deyip boğazımı temizledim. "Öğlen arası bitti benim. Yapmam gerekenler var. Şirkete gitmem gerekiyor." Ali Bey kaşlarını çatana kadar konuştum, eğer çatmasaydı konuşmaya da devam ederdim.
"Hem çocuğa hem de şirkette işlere mi bakıyorsun?" diye sormasıyla gözlerimi kırpıştırdım.
"Evet Ali Bey, bir sorun mu var?" Verdiğim cevap ile Alp Bey yerinde rahatsızca kıpırdandı. Ali Bey ise kaşlarını biraz daha çattı.
"Alp, bu kız senin oğlunun hamalı mı? Hem onu taşısın, hem de işten işe koşsun!" Dudaklarımı birbirine bastırdım. Şimdi kaşlarını çatmasını anlayabiliyordum.
"Baba, bakıcı arıyorum ama içime sinen birini bulamadım. Ofisboy pozisyonunda biri zaten varken yenisini aramakta olmaz."
"Ali Bey, Eren çok sessiz sakin bir çocuk. Ya saçımla oynuyor yada uyuyor. Ufak tefek ihtiyaçları oluyor ki o daha küçücük olduğu için çok normal. Benim için bir sorun yok. Alp Bey bakıcı bulana kadar idare ederim. İşime engel olduğu yok." dediğimde Alp Bey gözlerini kaçırırken Ali Bey homurdandı.
"Asya Hanımefendinin işine engel oluyordu ama."
Son yarım saat içinde ikinci kez duyduğum isim, bu fiziksel anlamda bana benzeyen kişinin kim olduğunu merak etmeme sebep olmuştu. Sormak için dudaklarımı aralamıştım ki telefonumdan bildirim sesi yükseldi. Hemen sağ çaprazımda oturan Amy'nin bana mesaj attığını görüp kısa bir bakışı Amy'e atıp, mesajı açtım.
'Asya, Eren'in annesi. Dedim ya mankenlik yapmak için gitti, diye. Ali Bey buna kızıyor. Sakın sen de sorma Ali Bey sürekli söylenirken Alp Bey'in gazabına uğrarsın.'
Soracağım soruyu tahmin edip benden önce davranarak beni kurtarmış olan Amy'e teşekkür mesajı yazıp gönderdim. Sonrasında ise bir süre sessizlik oluşurken ayağa kalktım.
"Gitmiyor muyuz?" diye sorduğumda Ali Bey kahkaha attı. Ne dedim ki ben?
"Kovulacağından korkmuyorsun herhalde, değil mi? Buraya getiren patronun sonuçta. Götürecek olan da o."
"Haklısınız Efendim. Ama dediğim gibi yapacaklarım var."
"Benimde toplantım var baba. Gitmem gerekiyor zaten." diyen Alp Bey ile birlikte Ali Bey de ayaklanmıştı.
"İyi madem gidin." Ali Bey eliyle garsonu çağırıp biten yemeğinin ardından tatlısını istedikten sonra bana baktı gülümseyerek.
"Seni tanıdığıma sevdindim kızım. Hem çocukları seviyorsun hem de çalışkan bir kızsın. Her zaman böyle ol."
"Merak etmeyin Efendim." dedim aynı gülümseme ile karşılık verirken. Ellerimizi birbirimize uzatıp tokalaştık. Sonra ise Ali Bey yüzüne çarpık bir gülümseme yerleştirip elimi çevirerek üstüne öpücük koydu, gözlerini gözlerimden ayırmadan.
"Yine karşılaşmak dileğiyle güzellik." dediğinde kıkırdamadan edemedim. Belki de Ali Bey, yıllar öncesinin uslanmaz bir çapkınıydı...
"Aman Allah'ım! Bunu görmek istemezdim baba!" diyerek homurdanan Alp Bey ile Amy ve ben kendimizi tutamayıp gülmeye başladık. Eren de sanki anlamış gibi gülüyordu aynı zamanda kucağımda zıplıyordu.
Ali Bey bana çapkın bakışını atarken elini Alp Bey'in omzuna koydu ve konuştu.
"Ne var yahu, yıllardır kimseye kur yapmıyordum. Paslanmış mıyım, bir anlamak istedim!"...
***
Umarım beğenmişsinizdir...