19.bölüm

3326 Kelimeler
Keyifli okumalar... Bir insanı kazanmak zaman meselesidir ama kaybetmek an... Yine bir yerde okuyup, nerede okuduğumu hatırlamadığım bir sözdü. Ne kadar güzel ve bir o kadar da doğruluk payı olan bir sözdü. Barış'ın hayatıma girişi birden olmuştu. Ama güven vererek. Çıkışı da birden olmuştu. Güvenimi yıkıp, geçerek... Asansöre binip kapıların kapanmasını beklerken Barış asansörün dışında tam karşıma geçmişti. Kırgın bakışları gözlerimden bir an olsun ayrılmıyordu. Ama ben onun kadar cesaretli değildim. Bakışlarımı kaçırıp yere indirirken yumruk olmuş elini gördüm. Yumruğundan sarkan zinciri de. Kapı tam kapanmak üzereyken o kısa aralıktan bir kez daha göz göze geldik. Ve kapı kapandı. Zordu. Tek kelimeyle zor... Mutfağa indiğimde eşyalarımı alıp eve gitmek istedim. Yorganın altına girip uyumak. Ama olacak şeyler vardı, birde olmayacak şeyler. Mutfağa girip oturur oturmaz ayakkabılarımı çıkardım. Sonra beyaz çorabımda ki kırmızı lekeleri gördüm. "Allah'ım lütfen bugün bitsin artık." diye dudaklarımdan bir yakarış çıkarırken elinde boş tepsi ile içeri giren İsmail abi bana merakla baktı. Sonra ayağım dikkatini çekmiş olacak ki kaşları çatıldı. "Bu ayaklarının hali ne böyle?" "Ufak bir dikkatsizlik diyelim. Bir şey yapabilir miyiz ayaklarıma? Gerçekten dayanılmaz bir hâl almaya başladı." derken inlemeden edemedim. "Şurada ilkyardım çantası vardı. Ne yapabiliriz bir bakalım. Ama bana sorarsan bir hastaneye git." "Olmaz abi, bu ilk ay işe gireli fazlasıyla izin almak zorunda kaldım. Maaşımın kesilmesini istemiyorum. İhtiyacım var." "Sarı kız, valla canından kıymetli değil ya. Ben falan yardımcı olurum." İsmail abi çantayı çıkarıp ayağımın dibine koyarken çoraplarıma uzanmıştı ki, elini tutup durdurdum. "Abi ben yaparım. Saçmalama." "Saçma ne var bacım. Bir şey yok. Sakin ol." Ben engel olmaya çalışırken İsmail abi ise bana kızıyordu. Tam da o sırada telefon çalmaya başladı. "Kalk abi, telefona bak." dediğimde sinirli bir şekilde ayaklandı. Bende eğilip çoraplarımı yavaşça çıkardım. Ayaklarımın altına birkaç yara ve morartı vardı. Bunların haricinde bir şey yoktu. Bu da bir kaç gün yarayla ilgilendiğim de kapanacağı anlamına geliyordu. Morarma için yapabileceğim bir şey yoktu. Çantayı yerden alırken İsmail abi elimden aldı. Kaşlarını çatarak ayaklarıma bakıp çantayı açıp içini karıştırmaya başladı. "Abi git kim çay kahve ne istediyse götür. Ben hallederim." "Hayır Güneş! Şu haline bak. İzin almayacaksan ben yapacağım bunu." "Ama abi," "Sen işine bakabilirsin İsmail abi, ben hallederim." diyen Barış'ın sesiyle yutkundum.  "Heh bunu kabul ederim işte. Sarı kız sana kalsa, ayağın kopsa yerinde duruyor diyeceksin he!" diye söylenerek ayağımın yanından kalkan İsmail abinin yerini Barış aldı. Sıcak eli ayak bileğime dokunurken sabah o elinin yanağımda olduğunu hatırlamak nefesimin teklemesine sebep oluyordu. İsmail abi kahve yapmaya başlarken Barış çantanın içinden pamuk ve oksijen suyu çıkarıp yaraları temizlemeye başladı. Böyle canımın acımasından korkar gibi yavaş yavaş ve üfleyerek yapıyordu. "Nerdesin lan sabahtan beri?" İsmail abi Barış'a yönelik sorduğu soruya Barış hiç olduğu halini bozmadan cevap verdi. "Bir kaç işim vardı. On dakika önce kadar geldim." "Sarp ana avrat giriyordu sana." deyip güldüğünde Barış'ın da dudağının kenarı kıvrıldı. "Ben onun gazını alırım abi." Barış elindeki pamuğu bırakırken temiz başka alıp üstüne batikon sürdü. Ayağıma sürerken refleks olarak geri çektiğimde beni durduran hâlâ bileğimde ki eliydi. Acımamıştı ama acıdığını düşünmüş olacak ki biraz daha üflerken İsmail abi de kahveyi götürmeye gitmişti. Mutfakta başbaşa kalmıştık. Ben sustum, Barış yaralarıma bakmaya devam etti. Temizledi, kremledi. Daha sonra da sargı beziyle sardı. Artık sargı bezi çorap gibi duruyordu. Sadece parmaklarım açıktaydı. Barış yere bir kaç kat peçete sererken ayaklarımı da üstüne koydu. Kafasını kaldırırken bakışlarımı kucağıma koyduğum ellerime indirip parmaklarımla oynamaya başladım. "Ben böyle olmasını istemedim. Ne sana zarar vermek, ne de bu hâle gelmemizi istemedim. Bu hayatta isteyeceğim şeyler arasında bile yokken oldu herşey. Güneş, özür dilerim." dedi ve ellerini ayaklarımdan çekip yerdeki dağılan eşyaları toplayıp ayağa kalktı. "Birde o ayakkabıları giyme hemen, biraz dursunlar böyle." Barış bir şey dememi beklemeden giderken İsmail abi geldi. Ben ise boğazımdaki yumru ile baş etmek için uğraştım. İsmail abi ilk yardım çantasını yerine koyarken çay yapıp bir bardak bana verdi. Kendi de alıp karşıma oturup içmeye başladı. "Ee anlat bakalım sarı kız, neden bu haldesin?" diye sorduğunda çayımdan bir yudum alıp etrafta gözlerimi gezdirmeye başladım. Anlatmak istemiyorum... İsmail abi çayı bitene kadar aynı şekilde bekledi. Bende çay bardağımı ağzımdan hiç çekmeden öyle çayı bitirdim. Konuşmadım. Tekrar bir şey diyeceği zaman telefon gelmiş ve çay yapmıştı. Ama bu defa gitmemiş, çayı almalarını söylemişti. On, onbeş dakika kadar bir şekilde zaman geçmiş, Barış gittikten sonra ağzımı açıp tek kelime etmemiştim. "Eeh yeter bacım ama. Benim hatun olsa iki dakikadan sabredemez konuşmaya başlardı. Seni görse şaşar kalır valla. Ne olduğunu anlatma, tamam ama bi konuş." "İnan abi kendimi çok yorgun hissediyorum. Konuşmaya bile mecalim yok gerçekten." "İyi bakalım öyle olsun." deyip mutfak camına gidip açtı. Sonrada cebinden çıkardığı sigarayı yakıp içmeye başladı. Dirseğimi masaya, elimi de kafama yasladığım sırada mutfağa Barış'ın tekrar geldiğini gördüm. Elinde bir de poşet ile birlikte. Bir şey demeden hemen yanıma gelip tekrar yere oturdu ve poşetten kan bulaşan çoraplarıma benzeyen kısa çorap -sanırım babet çorap deniliyordu- çıkarıp yavaşça ayağıma giydirmeye başladığında şaşkındım. "N-ne yapıyorsun Barış?" "Ayakların biraz daha çıplak durursa üşüyecekler." deyip aynı poşetten birde babet ayakkabı çıkarıp onu da giydirdiğinde artık diyecek bir şey bulamıyordum. "Bunlarla daha rahat edersin. Ayakların iyileşene kadar topuklu giymesen iyi olur." "Teşekkür ederim." derken sesim fısıltı gibi çıkmıştı. Ama ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Bu gerçekten çok boktan bir durumdu. "Benim yüzümden oldu. Sadece hatamı telafi etmeye çalışıyorum. Teşekkür etme bana." Bu son konuşmamız olmuştu. Sonrasında yavaş hareketlerle iş yapmıştım. Sonra da akşam olduğu için şirketten çıkıp otobüse bindim. Otobüs beni bıraktığında okula gidip kızları aldım. Sadece Arzu vardı kızların yanında. Sabah kızları ben bırakmadığım için Ahmet beni büyük ihtimal yanlış anlamıştı. Arzu ile genel ayaküstü sohbeti edip vedalaşarak kızları alıp okuldan çıktım. Kızların şen şakrak halleri ve bıcır bıcır konuşmaları eşliğinde eve geldik. Sonrası bilinen genel şeylerdi... Önümüzde ki bir kaç günde aynı geçmişti. Şirkette Eren'e ve işlere bakarken Barış ile karşılaşıp birbirimizi görmezden gelerek. Daha çok görmezden gelen bendim sanırım. Çünkü ne zaman karşı karşıya gelsek, Barış konuşmak ister gibi bana yöneliyor ben ise onu yok sayıp arkama dönerek gidiyorum. Ahmet olayı çok farklıydı. Bana itiraf ettikten sonra sadece sabah ve akşam karşılaşmaktan korkuyordum. Ama Barış her an karşıma bi yerlerden çıkıyordu. Esra ile son konuşmamızın üstünden bir hafta geçmişti. Şirkette son işleri yapıyordum ve bu akşam için Esra'yı aramak planlarım arasındaydı. Sadece bugün başımı bile kaşıyacak zamanım olmadığı için arayamamıştım.  "Güneş, bana bir taksi çağırır mısın?" diyen adama elimdeki fotokopi kağıdını bırakarak baktım. "Evet elbette. Elimdeki işim bitsin hemen ararım." "Tamam kolay gelsin." "Teşekkürler." deyip diğer dosyaya geçtim. "Güneş, Halkla İlişkiler Müdürünün cep mumarasını verir misin? Şirkette değil sanırım." "Evet yarım saat önce kadar çıktı." Elimi cebime atarak telefonumu çıkardım ve Halkla İlişkiler Müdürünün numarasını bulup isteyen kadına verdim. Numarayı aldığı gibi gitti. Bu işte dün ortaya çıkmıştı. Dün de bir adam şirkette çalışan birinin numarasını istediğinde İnsan Kaynaklarına yani Şeyma ablanın yanına gidip bulmuştum o numarayı. Sonra Şeyma abla bana iki sayfa dolusu telefon numarası verip kaydetmem gerektiğini, sürekli isteyebileceklerini yada ben lazım olduğunda kolayca ulaşabilmemi sağlayacağını söyleyince akşam sabaha kadar numara kaydetmekle uğraşmıştım. Zaten uykum da yoktu. O günden sonra ne zaman gözlerimi kapatsam, Ahmet'i bana duygularını açarken görüyor daha bir tepki veremeden Barış'ın dudağıma yapıştığı o an yaşanıyordu. Sonrasında bas bas bağırıyordu. 6 yıldır seni seviyorum... Doğru düzgün uyku düzeni olmayan biri için gerçekten çok boktandı herşey. Artık bazı geceler hiç uyumadan sabah ediyordum. Uyumadığım gecenin diğer gecesi de en fazla iki saat uyuyabiliyordum. Alkol aldığım zamanlarda daha uzun uyuduğum ve ufak bir sese hemen uyanmadığımı göz önüne alırsak bu akşam içme planlarım vardı. Tabi mahalleli dedikodularının arasına bunu da katabilirler. Belki de bana artık, dayanamadı babası gibi ayyaş olma yolunda bile diyebilirler. Hiç şaşırmam. Çünkü o günden beri arkamdan demedikleri kalmamıştı.  Orospu, fahişe, evde kalmış ve niceleri. Bitmiyordu. Bir erkek ev adresi sormak için yolda beni durdursa aniden onunla adım çıkmaya başlamıştı. Ne oldu, nasıl oldu, anlamadan birden bire oluveriyordu. Benimle daha önce hiç bu kadar uğraşmamışlardı. İlla ki konuşuyorlardı ama bu şekilde, gerçekten bu kadar aşağılamıyorlardı. Kızlar bir şeyler duyacak diye aklım çıkmaya başlamıştı. Yaptığım bir şey yokken böyle olması çok boktandı. Herşey o gece Alp Bey'in gelmesi ile başlamış, içten içe gizlice büyümüş sonra Adem abinin gidişiyle patlak vermişti. Ah birde Amy ve kardeşiyle giderken giydiğim elbise vardı. Yine akşam ve bizim mahalle için uygunsuz bir saatti. Ben kardeşlerim ile ilgilenmekten ve onlar için bir şeyler başarmaya çalışmaktan mahallenin uzun dilini ve sınır bilmez hayal gücünü unutmuştum. Benimle ilgili ağır dedikoduları da hiç olmadığı için ve diğer dedikodulara kulak asmayıp dinlemediğim için unutmuştum. Herşey o kadar ortada ki. Çekilmesi biten fotokopileri Alp Bey'e çıkarırken telefondan taksi durağını arayıp taksi çağırdım. Yarım saate geleceğini öğrenince taksi isteyen çalışanı kısa bir mesajla bilgilendirip telefonu cebime koyarak kapıyı çaldım ve gir sesiyle içeri girdim. "İstediğiniz fotokopileri getirdim Alp Bey." "Yanında birde kahve getirseydin harika olurdu." derken kollarını geriye doğru kastı. Elinin birini ensesine atarak ovalarken dosyaları masaya koydum. "İsmail abiye haber vereyim hazırlasın." "Gerçekten iyi olur." "Nasıl içmek istersiniz?" "Sade olsun. Bu akşam ki mesaiyi anca paklar." "Nasıl isterseniz." deyip arkama dönerken Eren'i görüp gülümsedim. Dudakları öne doğru büzülmüş uyuyordu. "Birde Güneş, bu dosyayı Barış'a ver." Anlık duraksayıp yutkundum. "Tamam Alp Bey." Elinden dosyayı alırken farkında olmadan elimin titrediğini farkettim. Alp Bey'in fark etmemesi için hızla alıp odadan çıktım. Asansöre binerken İsmail abiye Alp Bey'in kahve istediğini söylemiş ve asansöre binip Barış'ın katına basmıştım. Saniyeler içinde kata inip Barış'ın odasının önüne geldim ve derin bir nefes vererek kapıyı çaldım. Gir sesiyle birlikte kapıyı aralayıp içeri girdiğimde Barış'ı kaşları çatık bir şekilde önündeki kağıda bakarken gördüm. Yanında ise Sarp vardı ve elinde buruşmuş bir kâğıt tutuyordu. Sanırım herkes çok gergin... "Alp Bey bu dosyayı göndermişti." dediğimde ikisi de çoktan kapının çaldığını unutmuş gibiydi. İkisininde gözleri bana dönerken elimdeki dosyayı masaya bırakıp çıktım. "Sizin aranızda bi sorun mu var?" diye soran Sarp'ın sesini kapattığım kapının ardından duydum. Ama önemsemeyip Alp Bey'in kahvesini almak için önce mutfağa sonra kahveyi alıp tekrar Alp Bey'in katına çıktım. Kahvesini verirken aklıma gelen bir şeyi konuşmak için kendi kendime cesaret verici sözler söyleyip derin bir nefes aldım. "Alp Bey, kısa bir zamanınız varsa, bir şey konuşmak istiyorum." dediğimde kahvesinden bir yudum alırken laptopuna bakıyordu. Belki de bu konuyu konuşmak için mesaiye kalmayacağı başka bir zaman kendime cesaret vermeliydim. Ama bunu düşünmek için geç kaldığımı Alp Bey'in gözleri bana dokunduğunda anladım. "Seni dinliyorum. Otur şöyle." Anında ellerim titremeye başlarken kendi kendime verdiğim cesaret çoktan buhar olup uçmuştu. Neredesin lanet olası özgüvenim? "Ben şey diyecektim, beni yanlış anlamanızı istemiyorum. Ama," kelimeleri toparlayamadığım gibi gerginlikten boğazımda kurumuştu. "Öncelikle sakin ol. Derin bi nefes al, ondan sonra konuş." Dediğini yapıp derin bir nefes alıp verdim. Sonunda yutkunduktan sonra içimdeki alaycı kızın sözlerini duydum. 'Battı balık yan gider, koyver gitsin!' Bende dediğini yaptım... "Alp Bey biliyorsunuz ki bu benim işe girdiğim ilk ay. Ve ben daha bu ay dolmadan bir kaç kötü oluşan durumlardan dolayı izin kullandım. Bu durumda maaşımın kesileceğini de biliyorum. Ama şöyle bir şey düşündüm ben. Malum hem oğlunuza hemde şirket işlerine bakarken iki iş birden yapıyorum. Asla Eren'den şikayetçi değilim. Ama yaptığım bakıcılığı da göz önünde bulundurup o izinli günleri kullanmamışım gibi maaşımı kesmeseniz, olur mu?" Alp Bey beni dikkatle ve sözümü kesmeden dinledi. Ama aynı zamanda eline aldığı bir kalemi sürekli evirip çevirdiği için biraz daha gerilmedim değil. Ve konuşmam bittiğinde ağzımın kuruluğu artık tek kelime dahi edecek hâl bırakmamıştı. Aynı zamanda Alp Bey de elinde ki kalemi durdurdu. "Güneş," dediği an önünde açık duran laptoptan bir bildirim sesi yükseldi. Şimdi olacak şey miydi? Karnıma da gergin bekleyişten ağrı girdiğinde kendi kendime içimden söverek beklemeye devam ettim. Kaşları yukarı kalkarken parmakları önce fare de sonrada hızla klavyede dolaştı. Fincanından bir yudum kahve alırken bir bardak soğuk su da kendime almadığım için bir küfür daha yolladım. Beş, altı, yedi dakika geçerken tükürük bezlerim susuzluğumu giderirken Alp Bey benim varlığımı unutup kahvesini de içerek bitirmiş ama laptopta ki işi bitmemişti. Şuradan şimdi kalksam, ne ara geldin, diye soracağına eminim. "Alp Bey," deyip kendimi hatırlatmama sebep olan şey, saatti. Çıkış saatim gelmişti ve kızları okuldan almaya gitmeliydim. "Ah Güneş unuttum seni. Bahsettiğin konu hakkında daha müsait bir zamanda konuşacağım seninle. Ama şuan durumu görüyorsun işte." Bana cevap verirken hâlâ gözleri ve parmakları laptopundaydı. En azından azarlamadı diyerek kendi kendimi teselli edip ayaklandım. "Elbette Alp Bey, size kolay gelsin." dedim ama cevap alamadım. Beni duyduğundan da süpheliydim. Tekrardan beni unutması kaçınılmazdı zaten. Odadan çıkacakken Eren'in açılan üstünü görüp ona ilerledim. Üstünü kapatırken kendime engel olamayıp eğilip boynunu koklayarak öptüm. Eren'in bebek kokusu üçüzlerin bebeklik kokularını andırıyordu. Geri çekildim ve hızla odadan çıktım. Asansörle mutfağa inip çantamı aldım. İsmail abiye iyi akşamlar diyerek oradan da çıkıp girişe indim. Sonunda şirketten çıkıp durağa yürüdüm. Otobüs benden önce durağa gelmiş olduğunu gördüğümde bir dakika daha geç kalmış olsam bir sonraki otobüsü beklemek zorunda kalacağımı anladım. İnsanlar sırayla binerken en arkada sıramın gelmesini beklemeye başladım. Durak kalabalıktı. Gökyüzünde kara bulutlar vardı. Yağmur gelecek sanırım. İnsanlarda yağmur gelmeden kendilerini evlerine atmak istiyor olabilir. Otobüse binme sırası bana geldiğinde binerken gözüm durağın karşısında çaprazında duran araba dikkatimi çekmişti. Çünkü Barış'ın arabasına benziyordu. Ama bu araba yalnızca Barış'ta yoktu ya. Bir başkasının olma ihtimali daha yüksekti. Bakışlarımı arabadan çekip hızla otobüse binerek kartı bastım. Arkaya baktığımda ise oturacak bir yer kalmadığını farkedip ayakta duran bir kaç kişinin yanında durmaya başladım. Sırtımı arkamda ki cama yaslarken cebimde telefonu çıkardım. Otobüsten indikten sonra fırsatımın olmayacağını bildiğim için Esra'yı aradım. O sırada otobüste ayakta duran birinin yaklaştığını fark edip bir adım ileri giderek o adama arkamı döndüm ve tek elimle askılığa tutundum. "Gün Işığım?" diyerek burnunu çektiğinde gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. "Depresyondan çıkamadın mı hâlâ?" "Nasıl çıkabilirim ki? Diyorum kendi kendime bir on dakika geç arasam ne olurdu sanki? Hiç! Koca bir hiç! Sen bekle, bekle. Sonra hoop adamın cesaretini toplayıp konuşmaya karar verdiği an ara! Ah aptal kafam ah! Seni nerelere vuram?" Esra soluksuz bir şekilde konuşup aynı anda nasıl ağlamayı başarıyordu hiçbir zaman anlamayı başaramayacağım bir şeydi. "Esra, bu akşam bana gel." dediğim an bir sessizlik oldu. İç çekmeleri, ağlamaları ve söylenmeleri birden bire bir düğmeye basılmış gibi kesilivermişti. "Birşey oldu?" "Hayır, bir kaç şey." "Şuan acayip heyecanlandım!" derken sesi çok mutlu geliyordu. Keşke bende mutlu olabilseydim. "Hani geçen gece biz bizeydik ya," "Eee?" "Aynı öyle olsun ama." "Gelirken getiririm biraları. Hemen hazırlanıyorum." diye çığlık atarak telefonu kapattı. Kapanan telefona buruk bir gülümseme atıp cebime koyarken ensemde hissettiğim nefes ile yutkundum. Evet bir tacize uğramadığım kalmıştı. Esra ile konuşurken bu kadar dibime geldiğini anlamamıştım. "Biraz geri çekilir misiniz?" deyip bir adım daha ileri gittim. Daha gidecek bir yerim kalmamıştı. Tek duam istediğimi yerine getirmesiydi. Ama olmamıştı. Adam inat yapar gibi yine dibime kadar girmişti. Üstelik bedenini arkamda tamamen hissediyordum. Çantamı elimle sıkıca kavrayıp hızla arkama dönüp sapığın kafasına geçirdim. Adam sersemleyip bir adım gerilerken tamda bu anı bekler gibi kapüşonlu biri oturduğu yerden kalkıp sapığın üstüne uçarak tek yumrukla yere serdi. Tek sorun otobüste olmamızdı. "Ulan it gel birazda ben sana sürtüneyim, bakalım nasıl bir şeymiş?" Birden uğultular çoğalırken oturan birkaç adam daha kalkmış sapığı dövmeye başlamıştı. Otobüs şoförü ne olduğunu sorup öğrenmiş, sonra bir çevirmenin yanında durmuştu. Sonrası biraz sıkıntılıydı. Çünkü karakola gitmem gerektiğini söyleyen polis memurları vardı. Beş dakika izin isteyerek hızla Arzu'yu aradım ve bir işimin çıktığını kızları almaya kendim gelemeyeceğimi söyleyip, ardından Esra'yı tekrar aramıştım. Detaylarını sonra anlatacağım bir şey olduğunu ve kızları onun almasını rica etmiştim. Kabul etmişti. Polis memurlarının yanına giderken sapığı bileğine takılmış kelepçelerden anladım. Otobüs çoktan gitmiş; ben, sapık ve o kapüşonlu adam kalmıştık. "Bende bundan şikayetçiyim!" diyen sapığın sesini duyduğumda kapüşonlu adamın hâlâ neden burada olduğunu anlamıştım. "Haklısın kızı taciz ettiğin için alnından öpüp madalya vermeliydim." diyen kapüşonlunun sesini duyduğumda tanıdık gelmesi ile yüzünü hiç görmediğimi farkettim. Otobüste konuşmuştu ama otobüste herkes kendi arasında konuşmaktan uğultu sesi vardı. Bu nedenle farketmemiştim. Telefonumu cebime koyarken bana arkası dönük olan adamın omzuna dokundum. Anlık bana dönerken kafasında kapüşon olmasına rağmen yüzünü görmüştüm. Tabi aniden onu gördüğümü gördüğü anda önüne dönmesi geç kalınmış bir hareketti. "Ne zaman gideceğiz?" diye dönerek sorduğum polis memuru saatine bakıp bana döndü. "Birazdan arkadaşlar burada olacaktır." Kafamı sallayarak onaylarken gökyüzünden o günün ilk yağmur damlası düştü. Ve ardından devamı da gelmeye başladı. Üstümü saran ürperme ile ceketime sıkıca sarılırken arkamda hissettiğim hareketlilik ile omuzlarıma bırakılan kapüşonluyu fark ettim. "Nasıl olsa beni gördün." diyen Barış'a kısa bir bakış atıp tekrar önüme döndüm. Ama omuzumda ki hırkaya da sarıldım. Gurur yapacak hava yoktu şuanda ve gerçekten üşüyordum. "Diğer polis arkadaşlar gelene kadar araçta beklemesi sorun olur mu?" diyen Barış'ın sesiyle ona döndüğümde beni işaret ederek konuştuğunu görüp utandım. Beş polis memurundan yaşlı olanı araçlardan birinin arka kapısını açıp bana gelmem ile ilgili el işareti yaptığında daha da utandım. Of Barış! Utana sıkıla aracın yanına ilerlerken binmeme gerek kalmadan diğer polis aracı gelmişti. Sonrası karakola gidip ifade vermek ile ilgili sancılı saatlerdi. Eve gelirken Barış'ı atlatmak çok zor olmuştu. Epey geç olduğu için beni yalnız yollamak istememişti. Ama sonunda kalbini kıracak bir söz söyleyip öylece bırakıp gelmiştim. "Sen benim hiç bir şeyim değilsin! Bana karışamazsın!" Bu sözleri Barış'a söylerken yalnızca onun değil benimde kalbim kırılmıştı. Barış benim için Esra'dan sonra en yakın arkadaşımdı. Şimdi onu bir hiç yerine koymak çok zordu. Hiç bir şekilde otobüs bulamayıp taksiye binmek zorunda kalarak evin yoluna girmiştim. Taksici evin sokağına girerken inmek istediğimi söyleyerek inip ücretini vermiştim. Sokakta evime doğru yürürken çantamı açıp anahtarı ararken yanından geçtiğim evin camı aralandı ve komşu olan kadın göründü. "Kız, nerden geliyorsun bu saate? Mahalleye geldiğini de görmedik bu saate kadar. Bu kadar geç kalmazdın sen." "İşlerim uzadı biraz. Malum yeni işim mahallenin kafesi gibi değil. Büyük bir şirket." Evet iş konusunda yalandan nefret eden ben söylemiştim ama şimdi gerçeği söylemek demek, başka dedikoduları doğurmak demekti. Ne uğraşacak nede duyacak gücüm kalmamıştı. 'İşine gelince yalandan nefret et, işine gelmeyince yalan söyle. Ooh, ne güzel hayat!' İçimdeki alaycı kız gerçekleri yüzüme vururken gelen ağlama isteğimi zorla bastırıp yoluma devam ettim. Arkamdan seslenerek bir şeyler diyordu ama dinleyecek halim kalmamıştı. Bir an önce uyumak istiyorum. Eve sert hareketlerle girerken ayakkabılarımı çıkardığım anda kızların sesi duymam ile birlikte bacaklarıma sarılmaları bir oldu. "Abla seni çok merak ettik." "Senin için korktuk." "Bir daha gelmeyeceksin sandık." Çantamı vestiyere atıp kızlara eğildim ve kızlara sımsıkı sarılıp hepsini tek tek öptüm. "Canlarım benim, ben siz öyle kolay kolay bırakır mıyım hiç? Sizi çok özlerim ben." Kızların her biri onaylama cümleleri kurarken hepsini odaya götürüp pijamalarını giydirerek yatırdım. Saat gece yarısı olmak üzereydi. Ve kızlar beni beklemişti. Uykuları oldukları için kolayca uykuya daldıklarında üstlerini sıkıca örtüp odadan çıktım. Oturma odasına girdiğimde Esra'yı telefonunu karıştırırken gördüm. "Teşekkür ederim Esra gerçekten çok yardımcı oldun." diyerek kendimi çekyata atarken ceketimi çıkarmak için üstüme uzandığımda elime gelen hırka ile alnıma vurdum. "Dur şimdi bir." Esra hızla bir şeyler yazmaya devam ederken üstümde ki hırkayı da ceketi de çıkardım. "Ne oldu şimdi en baştan anlat." dediğinde gözlerim etrafta gezindi. "Biralar nerde? İçerken anlatacağım. Ama bir kaç lokma yemem lazım karnım aç." Esra hızla kalkıp mutfağa girerken bende arkasından girip küçük bir ekmek arası yaparak yemeye başladım. Bira poşetlerini ve cipsleri çıkaran Esra göz kırpıp içeri gitti. Bende ekmeğimi yiyip girdim. Sonra Esra şişeleri açtı. İlk yudumu içtikten sonra başladım anlatmaya. Son bir haftada olanları tek tek anlattım. Barış'ın arkadaşım olduğunu ve ona anlatmadığımı duyunca kafamda şişe kıracaktı neredeyse. Ama sonra vazgeçti... İçtikçe anlattım. Anlattıkça içtim. En son ağlayarak cümlelerime son verirken Esra da bana eşlik ediyordu. Yorulmuştum. Uyumak istiyordum. Bu içki sayesinde saatlerce uyumayı diliyerek gözlerimi kapattım... *** Bam bam bam! Duyduğum ses ağrıyan başımın ağrısına iyi gelmezken, ellerimi kulaklarıma kapattım. Bam bam bam! "Aah lanet olsun! Hayır ev kira da değil ki kiracı geldi alacaklı gibi kapı çalıyor desem?" Homurdanarak gözlerimi aralarken gördüğüm ilk şey, bir dudaktı. Gözlerimi birkaç saniye kırpıştırdıktan sonra küçük bir çığlık atıp geri çekildim. Esra surat buruşturarak kafasını diğer tarafa çevirirken ağzının içinde homurdandı. "Bu pis kokuda ne?" Gözlerim sözleri ile kafasının olduğu yere kayınca Barış'ın hırkası olduğunu farkettim. Elime alıp burnuma götürürken aslında kötü kokmadığı dikkatimi çekti. Aksine çok güzel kokuyordu. Bam bam bam! Tekrar aynı sesi duyarken gözlerim saate kaydı. Sabahın yedisiydi. Ve biri kapıma dayanmış alacaklıdan hallice kapımı çalıyordu. Ağrıyan başımın üstüne yaşayacağım şoktan habersiz kapıyı açtım ve karşımda ki Alp Bey'in sözlerine anlam vermeye çalıştım. "Hadi hazırlan gidiyoruz."... *** Umarım beğenmişsinizdir
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE