18.bölüm

3325 Kelimeler
Keyifli okumalar... Bir nefes kadar uzağımdaydı duyduğum cümleler. Beni kaskatı kesen kelimeler. Bir erkekle ilk kez bu kadar yakındım. Ama bu da benim rızamla değildi... "Altı yıl boyunca hep seni sevdim." diye mırıldandı nefesi yüzüme esip giderken. Hâlâ çok yakındı. Yaşadığımız o an, söylenen cümleler... Ahmet'in söyledikleri benim için ilkti ama Barış'ın söyledikleri daha başkaydı. Ve... ve beni öpmesi... Yanaklarımda duran ellerinden tutup hızla iterek kendimi geri çektim. Barış'ın gözlerinde korku belirmişti. Bana adım atmak istediğinde konuşamayan dilimi kullanmak yerine kafamı iki yana sallayarak durdurdum onu. Bu benim bekleyeceğim son şey bile değildi. Ve hiç aklımın ucundan bile geçmeden başıma gelmişti. Çantamın kulplarını sımsıkı tutarak kaldırımda ilerlemeye başladım. Adımlarım sarsaktı. Nereye yürüdüğümü bildiğimi de sanmıyorum. Bu olanlar fazlaydı. Çok fazla. Altı yıl... Barış'ın sesi kafamın içinde çınlıyordu. Elimle kulaklarımı kapattım. Sertçe elimi bastırdım. Seni seviyorum... Nasıl arkadaşın olabilirim... Altı yıl... Altı yıl... Altı yıl... "Altı yıl mı?" diyerek birden durdum. Bu gerçek kafama birden dank etmişti. "Ama nasıl?" Kulaklarım da o an başka bir zaman söylediği cümle yankılandı.  "Güneş, bu kolye lise de yaptığım ilk tasarımım. Ve onu sana hediye etmek istiyorum. Çünkü kolye sensin."... Çünkü kolye sensin... Çünkü kolye sensin... Parmaklarımın altında hissettiğim kolyeyi tutup çekerek kopardım. Ne olduğu ne olacağı umrumda değildi. Gözlerim güneş simgesine dokunurken içindeki çıkıntının ne olduğunu o an anladım. G harfiydi. Güneş simgesi yuvarlak olduğu için bu bilmeyenler için anlamsız gelse de, şuan anlıyordum. Bu benim adımın ilk harfiydi ve simgesi de benim adımdı. Güneş... Bana ilk andan beri tanıdık gelmesi, o kapının önünde yaptığı hareketten sonra dejavu hissetmem, lisedeyken aynı okuldaydık. Ve okula gittiğim son gün bana Esra'nın söylediklerinden sonra Barış'ı görmüştüm. Bir ağaca yaslanarak beni izlerken yakalamıştım. Elini ensesine götürüşü, utangaç gülümsemesi... Başım çatlayacak gibiydi ama yerine oturan taşların ardı arkası kesilmiyordu. O an farklı bir soru belirdi kafamda. Ben devlet lisesine gidiyordum. Barış ise koskoca holding sahibinin oğluyken neden kıytırık bir devlet lisesindeydi? Kafamda ki soruyla birlikte arkamdan gelmiş olan Barış'a döndüm. Arabayı almamış olduğu yerde bırakarak arkamdan gelmişti. Benimle birlikte durmuş sessizce beklemişti. "Senin devlet lisesinde ne işin vardı ki? O kadar zenginken hem de?" "Lise birincisi sınıfın sonunda kolejde bir öğretmene beni sınıftan geçirmesi için rüşvet vermem okuldan atılmama sebep oldu. Babam da ceza olarak devlet okuluna verdi." diyerek omuz silktiğinde utanmış görünüyordu. "Ama sonunda seni tanıdığım için bu yaptığımdan asla pişmanlık duymadım." "Tamam sus." dediğim gibi kolyeyi göğsüne attım. Eli refleks olarak yakaladığında arkama dönüp aynı hızla ilerlemeye devam ettim. "Güneş yalvarırım beni dinle. Böyle olmamalıydı zaten. Hepsi Alp piçi yüzünden!" diye bağırdığında şaşkınlıkla kaldım. "Alp Bey ne alâka şuanda?" "Ondan uzak dur, Güneş. Çünkü sana kapılıyor." demesiyle kafamdan aşağı kaynar su dökülür gibi olmuştu. "İki yıl önce senden başkasını sevebileceğimi düşündüm ben. Bir kadından hoşlanır gibi oldum. Bunu ilk Alp'e söyledim. Ve bir sonraki görüşmemiz o kadınla karşıma çıkmasıydı. Kadın hamileydi ve evlenme kararı almışlardı. Şimdi yine aynısı oluyor. Ama bu defa izin vermeyeceğim. Çünkü o zamanki gibi basit bir hoşlanma değil bu. Seni seviyorum ben." Nefesim kesiliyordu. Bu öğrendiklerim, yaşadıklarım, duyduklarım ağır geliyordu bana. Daha fazlasına katlanabileceğimi sanmıyorum. Elim deli gibi çarpan kalbimin üstünde baskı uygularken gözlerimi yere çevirip yürümeye başladım. Bugün işe gidecek halim kalmamıştı. Yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Yapayalnız... Uzun süre yürüdüm. Ayakkabılar ayağımı ağrıtınca birazda çıkarıp öyle yürüdüm. Yoruldum, dinlenmedim. İsyan etmek istedim, etmedim. Barış'ın, Alp Bey konusunda kuruntu yaptığına emindim. Bir kez başına geldiğinde tekrar geleceğini sanmış ve korkmuştu. Ama Barış... Barış benim içim bugün başlı başına bir dönüm noktasıydı. En büyük salaklığım. Söylenen sözler, olan herşey bu kadar göz önündeyken nasıl farkedemedim, bilmiyorum. Barış'ın her hareketi bunu gösteriyordu zaten. Yakınlığı, bahaneleri, sözleri, hareketleri... Ve daha niceleri. "Aahh!" diye bağırıp ayakkabıları ve çantamı yere attım. Olduğum yere çöküp ağlamaya başlamam ise kaçınılmaz bir sondu. Dağılan saçım önüme dökülerek yüzüme perde oluşturuyor, ellerim kaldırım taşlarını avuçlamaya çalışır gibi sıkmak için uğraşıyordu. Ve ben bağıra bağıra ağlamamak için kendimi zor tutuyor sessizce ağlıyordum. Beni bu kadar üzen şey neydi? Beni bu kadar yıpratan? Ağlamama sebep olan? Bunları kendime soruyor ama cevap bile veremiyordum. Herşeyin üst üste gelmesi yormuştu beni. Sanki kafamı soğuk kaldırıma koysam uyuyacak gibi hissediyordum kendimi. O kadar yorgun, o kadar bitkin. Yalnız kalmak istiyordum ama arkadan gelen Barış'ın varlığıyla bunun mümkün olmayacağını biliyordum. "Kızım, bir sorun mu var? İyi misiniz?" diyerek önümde beliren bir adam ile kafamı kaldırdırıp burnumu çektim. "Gitmek istiyorum." Çatlak sesimle söylediğimi anlayacağına dair umudum yoktu ama kafasını sallaması anladığını gösteriyordu. "Yolun kenarına taksiyi park ettim kızım. Gel seni götüreyim." Kafamı yola çevirip bahsettiği taksiye baktım. Yolda bir kaç araba daha durmuştu. Hepsi de bana mı bakıyordu? Yoksa bana mı öyle geliyor? Tekrar önüme dönerek çantayı ve ayakkabılarımı alıp sarsak bir şekilde ayaklandım. Taksici amca düşmemden korkar gibi tetikte bekliyordu. Taksiye ulaşıp kapıyı açtım ve tam binerken sağ tarafımdaki hareketlilik gözüme çarptığında baktım. Barış hızla yaklaşıyordu... "Hemen gidelim." Taksiye binerek kapıyı kapattım. Taksici amca da hızla hareket ettirdi. Taksi yola çıktığı anda taksinin arkasından ses geldi. Yetiştiği anda hareket etmiş olmalıydı taksi ki durması için de vurmuştu. Neyse ki taksici amca durmamıştı. Arka cama dönüp baktığımda Barış'ın geldiğimiz yola dönüp hızla koştuğunu gördüm. Arabayı bıraktığı için şuanda pişman olduğuna eminim. Önüme dönüp iç çekerek ayaklarıma baktım. Sızladığını da o an farkettim. Umursayacak halim kalmamıştı. Ayakkabılarımı yere bırakıp giydim. Topuklu olmaları bugün ağzıma edip bırakacaktı ama yapacak bir şey yoktu. Zaten yeterince ağzıma edildi bugün. Birazda ayakkabı etse ne olur ki? "Kızım nereye götüreyim seni?" diye soran amca ile kafamın içinden çıkıp ona baktım. Şirkete gidip kafa dağıtmam gerekiyordu. Barış oraya gideceğimi tahmin edemezdi büyük ihtimal. Ederse de o kadar insanın içinde konuşmasına fırsat vermemek daha kolay olurdu. Şirketin adresini verip çantamın içinden ıslak mendil çıkararak avuçlarımda ki tozları sildim. Ardından dizlerimde ki tozları da. "Kızım boynunda kanamış." Taksici amcanın sesi ile kafamı kaldırınca anlık dikiz aynasından göz göze geldik. Elim boynuma giderken kolye zincirini çekip kopatırken oluşan çizik değdi parmağıma. Parmağımın nemli olmasından dolayı sızlamıştı. Bir ıslak mendil daha çıkarıp boynuma sürttüm. Aynı işlemi diğer yanıma da uyguladım. Ve bu süre zarfında yaralar ıslak mendilin, köpüğünün acımasızlığına maruz kalmıştı. Bunu bekler gibi gözyaşım akıp gitti. Hızla sildiğimde duran taksi ile bakışlarım dışarı döndü. Şirkete gelmiştik bile. Bileğimde ki saate baktığım da işe geç kaldığım gözler önüne seriliyordu. Bu olanların üstüne birde Alp Bey'den azar dinlemek gerçekten harika olacaktı. Çantadan taksi ücretini ödemek için çıkardığım para ile taksimetreye baktım. Kapalıydı. "Ücret ne kadar?" diye sorduğumda kafasını boşver der gibi salladı. "İstemiyorum kızım ücret falan. Ben içimden gelerek getirdim." "Teşekkür ederim amca ama olmaz öyle şey." diyerek bir miktar parayı olduğum koltuğa bırakıp taksiden indim. "Hayırlı yolculuklar amca. Tekrardan teşekkür ederim." Bir şey demesini beklemeden taksiden uzaklaşıp şirketin bahçesine girdim. Hızımı arttırıp içeri girdiğim anda telefonumun melodisini duydum. Çantamı açıp elime aldığım telefonun ekranında Barış'ın adı vardı. Titreyen ellerimle kapattım. Ardından tekrar aradı. Sonra tekrar ve tekrar. En son numarasını engelleyerek önüne geçebildim. Asansör doluydu bu yüzden merdivenleri kullanarak mutfağa çıktım. Bir bardak çay iyi geçebilirdi belki. "Güneş nerede?" Soruyu soran ses Alp Bey'e aitti. Beni şuanda sorduğuna göre yokluğumun anca farkına varmıştı. Yada lazım olmuştum. Bilmiyorum. "Buradayım Alp Bey." diye cevap verdiğimde İsmail abinin de, Alp Bey'in de gözleri beni bulmuştu. Durumumun içler acısı olduğunu biliyordum ama bakışlarını gördüğümde düşündüğümden daha kötü olduğunu anlamak zor olmadı. "Ne bu halin?" Alp Bey her zamanki haliyle sorgularken göz devirmemek için zorladım kendimi. "Özel bir mevzu." Beni baştan aşağı süzdükten sonra kaşları havaya kalktı. "Ne o, Ayı yavrusu seni terk mi etti yoksa?" Bu defa benim kaşlarım harekete geçerken, çattım. "Adem abi ne bizi nede ailesini terketmez. Sadece bir süreliğine gitmek zorundaydı ama kısa zaman sonra geri gelecek." derken sesimin sert çıkmasına engel olamadım. "Abi mi?" Ağrıyan başımı hiçe sayarak kaşlarımı biraz daha çattım. "Ayı yavrusu olarak isim taktığınız adam benim abim! Sizin ne düşündüğünüzü umursayamayacak kadar kötü bir gün geçirdim. Şimdi izninizle." diyerek yanından geçip kahve makinesine yaklaşıp kendime bir bardak kahve yapmaya başladım. Arkamda duran iki adamdan ses soluk çıkmazken minik bebeksi bir çığlık duymamla bacağıma sarılması bir oldu. Kafamı eğip Eren'in ışık saçan gözlerine baktığımda içimin biraz rahatladığını hissettim. O müthiş gülümsemesi, parlayan ela gözleri huzur saçıyordu sanki. "Eren'i iki saatlik sana bırakıyorum. Toplantı çıkışı alırım." dedi ve gitti. İsmail abi, Eren ve ben kaldık. "Merhaba küçük adam, özledin mi beni? Ben çok özledim." Konuşurken kucağıma alıp sarıldım. Boynuna gömdüğüm burnum cennet kokusunu içine çekerken kendimi saatler sonra ilk kez daha iyi hissediyordum. Ama yüzüm için aynı şeyin mümkün olmadığına emindim. Kahveyi hazır edip sandalyeye Eren ile birlikte oturdum. İsmail abi de merakla karşıma oturdu. Ama anlatmak istemiyorum. Daha doğrusu nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Kahveden bir yudum alırken gözümden bir damla daha yaş düşüp gitti. Yanağımda hissettiğim sıcak, minik el bana fırsat vermeden silmişti yaşımı. "Ne oldu bacım sana böyle?" İsmail abinin sabırsız sesi ile gözlerim ona sabitlendi. Baktığım yere dalıp gidiyordu gözlerim. "Abi, anlatabilecek durumda değilim. Lütfen sorma." dediğimde kafasını onaylayarak sallayıp ayaklandı ve çalan mutfak telefonunu açtı. Olanları düşündüğüm yeterdi. Artık kafa dağıtma vaktiydi ama önce yüzümü düzene koysam güzel olurdu. Yanımda makyaj malzemeleri taşımadığıma göre yardım isteyebileceğim tek biri vardı. O da müsait mi, Allah bilir. Yine de şansımı denemek için kahvemi bitirip bir bardak daha yaptım ve Eren'in elinden tutarak asansöre bindim. En üst katın düğmesine basarak yukarı çıkmaya başladık. Asansörde olup inenler benimle birlikte en üste çıkanlarla birlikte yolculuk sonlanırken Amy'nin masasına ilerledim. Ama boş olduğunu görünce hüsrana uğramıştım. Bir kaç dakika oyalanmayı planlarken Amy'nin koridorda karşıma çıkması sevindirmişti. Aynı anda beni gören Amy'nin yüzünde dehşet ifadesi oluşmuştu. "Aman Tanrım, ne oldu sana böyle?" "Bu yüzden yardımına ihtiyacım var. Yanımda makyaj malzemesi getirmedim. Sende var mı?" Kaşlarını havalandırarak bileğini çevirip saate baktı ardından hesap yapar gibi birkaç saniye sustu. "On dakika yeter bana." dediği gibi kolumdan tutarak çekiştirmeye başladı. "Amy yavaş ol! Bir elimde Eren diğerinde kahve var." "Kahveyi bana ver, Eren'i kucağına al hemen peşimden gel." Dediğini yaparak arkasından koşar adım ilerledim. Ama ayaklarım isyan moduna geçmişti. Amy masasına vardığı gibi çantasından makyaj malzemeleri çıkarmaya başlarken bana alt çekmeceyi gösterdi. "Çocuğu bırakta şurada rujlar var. Onları çıkarsana." Eren'i kucağımdan indirip gösterdiği çekmeceyi açtım ve onlarca rujun içinden hangisini çıkarmam gerektiğini düşünmeye başladım. "Orada 5 numara olanı çıkar. Altında yazıyor numaraları." dediğinde bakmaya başlayıp 5 numara ruju buldum. Ruju çıkarırken orta boy bir ayna görüp halimi görmek için elime aldım. Baktığımda ise bakmamayı tercih ederdim... Şişmiş ve kızarmış bir surat vardı. Boynumda zincir izlerinin yarası ince olsa da kızarıklığı kendini belli ediyordu. Saçım darmadağınıktı. Kısaca bok gibi görünüyordum. "Geç şöyle." diyen Amy elimden aynayı alarak koltuğuna otutturdu. Bende gözlerimi kapatarak kendimi ona bıraktım. Eli yüzümün her yerinde gezdi. Arada boynuma da dokunarak büyük ihtimal kapatıcı bir şeyler sürerek izleri kaybediyordu. Ama burnuma değdirdiği fırça hiç iyi bir fikir değildi. Çünkü kaşındırıyordu. "Amy," "Sessiz ol," derken hâlâ dokunduruyordu. "Burnumu kaşındırıyorsun." demem ile hapşırmam kaçınılmaz olmuştu. Ama kendim bile farkına varamadığım için ellerimi kullanamamış, tüm mikroplarımı Amy'nin yüzüne boca etmiştim. "Güzel bir intikam şekli." diye dudaklarını büzüştürerek konuştu ve koşarak lavabo olduğunu tahmin ettiğim yere gitti. İsteyerek yapmamıştım ama kendimi kötü hissetmekten alıkoyamıyordum. Makyaj malzemelerini toplayarak Amy'nin arkasından gittim. Eminim şuanda ona da lazım olacaktı. Yüzünü bol su ile yıkarken gördüğüm Amy ile boğazımı temizleyerek geldiğimi belli ettim. "Özür dilerim Amy, gerçekten isteyerek olmadı." "Tamam tamam neyse artık hızlı hareket etmem gerekiyor." deyip bir kaç peçete alıp yüzünü kuruladı. Ardından elimden ruju alıp bi miktar parmağına sürerek, temiz tek eliyle yanaklarımı içe doğru gömüp dudaklarımın öne pörtlemesini sağladı. Ardından parmağına sürdüğü ruju dudaklarıma bulaştırıp gülümseyerek geri çekildi. "İşte bitti. Şimdi kendimi halletmem gerekiyor." deyip lavabonun kenarına peçete koyarak elimde duran malzemeleri oraya yerleştirdi. Bende aynaya dönüp kendime baktığımda dakikalar önce gördüğüm benden eser kalmadığını görerek hayrete düştüm. Şu makyaj malzemeleri bir kadını gerçekten çok değiştiriyordu. Boynumda izler bile gözle görülür bir şekilde yok olmuş gibiydi. Saçlarımı salarak parmaklarımı tarak gibi kullanıp daha düzgün hâle geldiğinde bıraktım. Boynuma yaptığı makyajın silinme ihtimaline karşılık salık dursa iyi olacaktı. "Teşekkür ederim Amy, gerçekten isteyerek yapmadım." "Tamam olan oldu, sorun değil." diyerek bana göz kırpıp gülümsedi. Sonra tekrar aynaya dönerek hızla makyajını yapmaya devam etti. O ana kadar unuttuğum Eren birden aklıma gelirken sağa sola bakındım. Ama yoktu. Hızla lavabodan çıkarak koridorlara baktım. Göremedim ama sesini duydum. Amy'nin masasının yanına geldiğimde Eren'i yerde oturup ruj çekmecesini açtığını ve yüzünü tamamen renkli rujlarla boyadığı gördüm. Benim masaya bıraktığım aynayı da önüne alarak kendine bakıp bakıp şaşırıyordu. Önce şaşkınca kalsam da hızla toparlanıp, Eren'i yerden kaldırdım. Sonra dağılan rujları toparlayıp çekmeceye koyup kapattığım sırada Eren'in çığlığını duydum. Masanın arkasından kalktığımda Eren'i çığlık atarak toplantı odasına doğru koştuğunu görüp beynimde yanmaya başlayan kırmızı alarm ile koşmaya başladım. "Eren, gitme." dediğimde bana bakıp gülerek uzandığı kapı kolunu aşağı indirip içeri girdiğinde yetişebilmiştim Eren'e. Tabi ikimizde içerde olan kişilere rezil olduktan sonra. Babanın toplantı odasında olduğu malum mu oldu, be Eren? "Babba!" Eren çığlık atarak içeri girip dikkatleri üstümüze az çekmişiz gibi, birde baba diye seslenerek iyice kendimizi belli ettirmişti. Masanın etrafında olan beş kişi bize şaşkınca bakarken Alp Bey ilk günkü gibi yine kaşlarını çatarak bakıyordu. "Ben özür dilerim Alp Bey, birden tutamadım Eren'i." derken çocuğu omuzlarından tutup kendime çevirdim. Yüzünü daha fazla görmesine gerek yok bence. "Tamam çık." Sessizce yutkunarak kafamı salladım ve Eren'i kucağıma alarak odadan çıktım. Amy de elinde dosya ile koşar adım toplantı odasına geliyordu. Rujlarının Eren'in yüzünde olduğunu görmemesi için hızla hareket edip asansöre bindim. Şansıma boştu. İneceğim katın düğmesine basarak Eren'e kaşları çatık bir bakış attım. Fakat gözlerini kırpıştırarak attığı bakış ile gülümsemeden edemedim. Ama sonra Barış'ın söyledikleri geldi aklıma. Eren'in babası ile annesi hakkında. Bu gerçekten iğrençti. Eren'in çığlık atması ile aklımdaki düşünceleri uzaklaştırıp ona baktım. Tamam belki yaşanan şeyler iğrenç ve kötüydü ama Eren herşeyden habersiz bir bebekti. Üstelik melek yerine koyulan bir varlıktı. Bunun için o suçlu olamaz ki. Değil mi? Eren'e bakmaya başladığım ilk gün Barış'ın dalgınlığı, durgunluğu... Her anda aklıma gelen Barış'a içimden küfür edip geldiğim katla asansörden indim. Mutfağa girip İsmail abinin Eren'e attığı kahkahaları eşliğinde çantasından aldığım ıslak mendille yüzünü sildim. "İyice maymun olmuştu. Silmemek lazımdı." diyerek burnunda kalan son ruj lekesini de silip Eren'e burnumu kırıştırdım. Elini burnuma koyup sıkmaya başladığında genizden hırlama sesi çıkararak elini ısırmak ister gibi gösterip burnumu bırakmasını sağladım. On dakika kadar hem Eren ile oynayıp hem de İsmail abi ile sohbet ettik. Ama kesinlikle sabahki halimle ilgili konuşmasına izin vermedim. Sonrasında ikimizde işle ilgilenmeye başladık. Yine asansörle gidilecek çayları kahveleri ben taşırken Eren'i İsmail abiye bırakmaya başladım. Herkes öğle yemeğine dağılırken Sarp odasına çay istemişti. Eren İsmail abi ile sohbet ederken çayı götürmek için asansöre bindim. Barış'ın ofisinin katına çıktığımda alışkanlık olarak onun odasına yönelmiştim. Ama aslında onun için değil de Sarp'a çay getirdiğimi hatırlayarak kendime küfür edip Sarp'ın odasına yöneldim. Kapıyı bir kez çalarak gir sesiyle içeri girdim. Sarp anlık kafasını kaldırıp bana baktı ardından önünde ki kağıda çizim yapmaya devam etti. "Gel gel, koy şuraya. Başım çok ağrıyor. Çay içersem belki hafifler." Sarp kâğıda bir kaç çizgi daha attı sonra of'layarak kalemi masaya attığında yanına varmıştım. "Neden ağrıyor ki acaba?" diye sorarken kâğıdın üstündeki çizimleri dikkatimi çekmişti. Sadece vücut ve elbise vardı. Barış'ta olduğu gibi değil yüz, kafa bile yoktu. Ve o an kafamda olan bir şey daha yerine oturmuştu. Barış'ın çiziminde ki tanıdık yüzler bana aitti... "İki gündür Esra bi tuhaf. Depresyon havasında. Durup durup ağlıyor. Üstüne bugün Barış'a ulaşamıyorum. Beyefendi telefonunu açmıyor! Sabahtan beri elli kere aradım." Derin bir nefes verdim. İkisininde sebebini biliyordum. Ve bu can sıkıcıydı. Ama benim Esra'ya ihtiyacım vardı. Bir akşam arayıp geçenlerde yaptığımız geceyi tekrarlamalıydık. Biraz kafayı dağıtmaya ihtiyacım vardı. Ama bu defa telefonumu uzanamayacağım bir yere kaldırıp bir rezillik daha çıkarmamalıyım. "Tamam o zaman sana geçmiş olsun ve kolay gelsin." "Teşekkürler Güneş." dediğinde odasından çıkıyordum. Kapısını kapatıp asansöre ilerlediğimde yukarı çıktığını görerek merdivenlere yöneldim. Ayağımın acısı yavaş yavaş katlanılmaz bir hâl alıyordu. Kaldırım ne kadar düz olsada üstünde ki ufak tefek çakıl taşı ayağımı yaralamıştı. "Mümkünse bir kaç saat ölmek istiyorum." Of'layarak ve söylenerek mutfağa indim. İsmail abi ise Eren'e fıkra anlatıyordu. Bunda sıkıntı yoktu. Anlamasını bekliyor olması sıkıntıydı. "E ama bizim oğlan gülüyordu." "Abi senin oğlan kaç yaşında?" dediğimde cebinden telefonunu çıkardı. "İki buçuk yaşında." Telefonunda açarak gösterdiği fotoğrafta bir kadın ve birde küçük erkek çocuk vardı. Az biraz kiloluydu. Ama kadın taş gibiydi. Çok güzeldi. "Allah bağışlasın. Senin oğlanın maşallahı var. Çok tatlı." derken Eren'in saçlarını karıştırdım. "Ama Eren bir yaşında. Seni anlamasını pek beklememelisin." "Hadi ya ben o kadar küçük olduğunu bilmiyordum. Ama hiç konuşmamasından anlamalıydım." Söylediklerine karşılık gülümsedim ve Eren'i kucağıma aldım. Doyursam iyi olacaktı. "Abi ben yokken diğer katlara asansör olmadan çayı kahveyi nasıl götürüyordun?" deyip Eren'e meyve püresi açtım. "Bu kadar zayıf nasıl kaldım sanıyorsun?" deyip güldüğünde kaşlarımı inanamayarak kaldırdım. "Merdiven kullanarak mı?" "Aynen öyle." "En üst kata bile mi?" dediğimde suratını buruşturdu. "Neyse ki anlayışlı patronlar var. Asistanları gönderiyorlardı. Ama şimdi sen olduğun için umursamıyorlar. Bir Barış gelir kendi alır onun haricinde kimse umursamıyor." deyip çayından büyük bi yudum aldı. "Harbiden aklıma gelmişken Barış'ı görmedim hiç. Gelmedi mi acaba? Yoksa çok mu yoğun?" İsmail abi kendi kendine konuşurken sessiz kalmayı tercih edip hızla Eren'i doyurdum. Barış benim için kötü günde elimden tutan, yardım eden bir arkadaştı. Ona gözüm kapalı birçok konuda güvenirdim. Yaşanan o anlar birkaç saatlik uzaklıktaydı. Bir kötü rüya olması için herşeyi yapardım. Daha günün yarısına kadar elli kere aklıma gelmişti. Varlığına alışmak kolaydı. Yokluğuna alışmak zor olacaktı. Ama yapabileceğim bir şey yoktu. Sabah olanlardan sonra eskisi gibi olabilmemizin imkânı yok. Ki Barış'ın da eskisi gibi olmamızı istediğini sanmıyorum. Of'larken elimde ki boşluk hissi ile farkına vardığım boş boynuma giden elimdi. Farkında olmadan her seferinde kolyeye giden elim bu defa boşlukla karşılaşmıştı. Yalnız Barış'a değil, verdiği kolyeye bile alışmışım... Dolan gözlerimden bir damla yaş daha düşerken bu kadar üzüldüğüm için kendimden nefret ettim. Biten püre şişesini masaya koyarken Eren birkaç saniye yüzüme bakıp sonra teselliye ihtiyacım olduğunu anlamış gibi elini yanağıma, kafasını boynuma koydu. Yanağımda ki eli pıt pıt vuruyordu. Tembelliğim, şirket çalışanları öğlen arasından tekrar işe başladığında sona ermişti. İsmail abi bir alt kata çay ve kahve götürürken ben birkaç kişinin fotokopi işlerine bakmam gerekmişti. Eren de bu defa benimle birlikteydi. Alışkanlık haline getirmiş olduğum fotokopi çektiğim kâğıtları okurken cebimde ki telefona mesaj geldiğine dair bildirim sesini duydum. Kâğıdı yerine bırakırken göç ucuyla Eren'e baktım. Eline verdiğim gofreti yemek için büyük bir savaş veriyordu. Bu hali çok tatlıydı. Telefonumu elime alıp Alp Bey'den gelen mesajı açtım. Ve gelen emir cümlelerine göz devirip telefonu cebime sıkıştırdım. 'Toplantım bitti. Eren'i getir.' Elimde ki fotokopi işlerini bitirip sahiplerine vermem on dakikamı almıştı. Araya giren taşınması gereken bir kaç dosya ve beklemek zorunda kaldığım asansör de bir hayli vakit almıştı. İnşallah Alp Bey kızmazdı. Ama o kadar katı yürürerek çıkabileceğimi Eren varken hiç sanmıyorum. Eren olmasa çıkardım. Mesajdan dakikalar sonra Alp Bey'in odasının katına geldiğimizde Eren'i kucağımdan indirdiğim gibi asansörden koşarak çıktı. Bu çocuk ne zaman yürümeyi geçip koşmayı bu kadar geliştirmişti. Üstelik kapıları açabilecek kadar? Babasının kokusundan nerede olduğunu anlar gibi koşarak toplantı odasına gidip sabah yaptığı gibi kapıyı açtı. Ama oda boş olacak ki bana döndü. "Babba yoh." Kaşlarını çatarak söyledikleri ile kapıyı umursamadan bu defa babasının odasının kapısına gitti. Peki bu arada ben mi ne yapıyorum? Acısı dayanılmaz bi hâl alan ayaklarım ile duvarlara tutunarak yürümeye çalışıyorum. Yarım saat kadar ayakta durup asansörde de boş yer olmadığı için mecbur Eren'i kucağıma almıştım. İyiden iyiye ayaklarım daha çok acımaya devam ediyordu. Eren ile birlikte aynı anda kapıya geldiğimizde tabi ki soluksuz bu kapıya da asılıp açtı. Eren koşarak içeri girerken ben de arkasından girip özür dileme planları yapıyordum ki içeride ki manzarayı görene kadar. Büyük odanın ortasında Barış, Alp Bey'in yakasına yapışmış vaziyette ikisi de Eren ile bana bakıyordu. Barış'ı görmenin verdiği gerginlikle elim otomatikman boynuma giderken, yine boşluğa düşen elim ile hızla indirip Eren'in omzuna koydum. "Ben Eren'i getirdim, Efendim. Sabah ki olay içinde özür dilerim. İnanın herşey birden oldu." derken sesimin titremesinin önüne geçmeye çalışıyordum. Barış ellerini Alp Bey'in yakasından geri çekerken ben Eren'in omzunu bırakıp yürümesi için hafifçe ittirdim. "Şimdi izninizle." Hızla arkamı döndüm. Acıyan ayaklarımı umursamadan yürümeye başladım. Elbette Barış'ın arkamdan gelmesi kaçınılmazdı. Ve benim durumuma göre daha hızlı. "Güneş," dediğinde sesi hemen arkamdaydı. Hızla ona döndüm. "Barış?" "Konuşmak istiyorum." "Ama ben istemiyorum." dedim ve gözlerinde bir şeylerin kırılmasına şahitlik edip arkamda bırakarak yoluma devam ettim... *** Umarım beğenmişsinizdir...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE