17.bölüm

3245 Kelimeler
Keyifli okumalar... Her insanın bir hikayesi vardı. İyisiyle, kötüsüyle bir hikayesi mutlaka vardı. Mesela az ilerde ki bankta sakince oturan yaşlı amcanın, yada hemen yanında oturan, sürekli saatine ve etrafına bakan takım elbiseli adamında. Onlardan elli metre kadar uzaklıkta ayakta bekleyen genç kadının da. Yere düşen yaramaz çocuğunu ayağa kaldıran o ablanın da. Herkesin bir hikayesi vardı burada. Kimi işi için gidiyordu, kimi aile ziyareti için. Kimi gezmeye gidiyordu, kimi sevdiklerini uğurluyordu. Ama bir çoğu kırk dakika sonra kalkacak uçağa binecekti. Benim ise burnumun direği sızlıyordu. Boğazıma oturan yumruyu ne kadar yutkunursam yutkunayım gideremiyorum. "Ah be abisinin küçük kardeşi, hâlâ alışamadın." dedi yıkılmaz gibi duran koca adamın sesi titrerken. "Her gidişinde, ailem gidiyormuş gibi hissettiğimden abi." "Yapma sarı cadı. Ağlatacaksın beni. Sonra karizma falan kalmayacak." "Ben ağlarım senin yerine de." Sesim ağlamamak için kendimi zorlamaktan öyle kısık çıkmıştı ki, abimin kollarını sıkılaştırmasına sebep olmuştu. "Biliyorsun güzelim, bu son gidişim. Bir sonraki gelişimden sonra asla böyle bir ayrılık olmayacak." "Bugünkü olanlardan sonra bir daha gelmezsin diye çok korkuyorum abi." Derin bir nefes çekti içine. Derin yutkunmasını duydum ardından. Kafamın üstüne koyduğu öpücükten sonra sımsıkı sardığı kollarını gevşetti. "Bu hayatta ne olursa olsun dimdik duranlar kazanır Güneş. Ne olursa olsun yılmayanlar. Eğer bir kez kırıldığını gösterirsek ezer geçer bu hayat. Bir daha ne olursa olsun toparlanmana izin vermez. O yüzden sakın yılma, yıkılma. Kırılsan bile gülümse. Güçlü dur." "Senin gibi mi?" "Benden daha fazla." deyip bir şey dememe izin vermeden alnımı öpüp geri çekildi. Beni boş banklardan birine bırakıp, bizi rahatsız etmeyecek kadar uzakta ama duyabilecek kadar yakında duran Barış'ın yanına gitti. Elini Barış'ın omzuna atıp kafasıyla benden uzak bir yeri gösterdi ve birlikte ilerlediler. Burnumu çekerek arkalarından baktım. Yalnızca abim konuşuyor Barış ise dinliyordu. Barış ne zaman konuşmak istese izin vermiyordu. Zaman zaman yutkunarak, bazen de kaşlarını çatarak konuştu. Arada konuşmakta zorlanır gibi olmuştu. Ama devam etmişti konuşmaya. Bir ara gözleri şefkatle bana değdi. Durmayan gözümden bir damla daha aktı. Dakikalar su gibi geçti. Abim, Barış ile benden daha uzun konuştu. Anons verildi. Dudaklarımdan eş zamanlı hıçkırık kaçtı. Az ağlamışım gibi ağlamalarım daha da çoğaldı. "Ben gidiyorum meleğim ama unutma bu son." "Bu son." Abimle son kelimelerimiz gibi son kez sarılıp ayrıldık. Ardından onun gidişiyle benim ayakta durmaya çalışmam oldu. Her gidişinde buraya kadar gelip uğurlamıştım. Her defasında böyle darmadağın oluyordum. Ama nedense saatler önce şahit olduğu manzaradan sonra daha bir umutsuzdum. Kim sevdiği kızı başkasının kollarında görmeye dayanabilir ki? Önüne durmasak abim de dayanamazdı ya. Gider hiç hakkı olmadığı halde kıskandığı için döverdi. Ama izin vermemiştik Barış ile. Evde teyzemin uğraşıp hazırladığı o sevdiği yemekleri yiyememişti, bu durum hepimizin daha çok canının sıkılmasına sebep oldu. En çok teyzemin ama. Barış elime peçete verene kadar abimin dakikalar önce çıkıp gittiği kapıdan bakıp ağlamaya devam ediyordum. "Hadi Güneş, gidelim." Kafamı sallayarak onaylayıp peçeteyi burnumu silmek için kullandım. Ağladığımda, grip olmuşum gibi akan burnumdan nefret ediyorum. Barış elini, beni rahatsız etmeyecek ama yönlendirecek şekilde belime koyup ilerlemeye başladığında bana ayak uydurmak kalmıştı. Dışarı, arabayı bıraktığımız yere ilerlerken serin hava çarpmış, ürpermeme sebep olmuştu. Ama ağlamama iyi gelmişti. Anlık gözümü kapatıp serin havayı içime çektim. Aklım hâlâ giden abimde olsa da, sanki soğuk beynimi uyuşturuyor gibiydi. Bu durum arabanın açılan kapı sesini duyana kadar devam ettiğinde gözlerimi açtım. Buraya Barış'ın yönlendirmesi sayesinde takılmadan, tökezlemeden gelmiştim. Sadece farkında değilim. Beni binmem için bırakıp kendi yerine geçerken bende açık kapıdan içeri girdim. Barış biner binmez önce arabayı çalıştırdı sonra da bir düğmeye basıp bana döndü. "Her ne kadar iyi gelmiş olsa da dışarısı soğuktu. Şimdi ısınır araba." Yine konuşmak yerine kafamı sallayarak onaylayıp cama döndüm. Gece yarısını çoktan geçmişti. Abimin uçağı zaten gece yarısı kalkıyordu. Kalkmıştı ve gidiyordu. Son kez, diye mırıldandım kendi kendime. Bu son gidişi diye... Gözümden tekrar yaş akarken bu defa izinsizdi. Benden habersiz düşmüş, intihar etmişti. Barış'ın dediği gibi araba ısınmıştı. Yolda hızla gidiyordu. Kızlar teyzemin evinde uyuyordu. Muhtemelen teyzem benim gelmemi bekliyordu. Ama gidesim yoktu. Sessizlik içinde süren yolculuk Barış'ın arabayı durdurmasıyla son bulmuştu. Yüzüm, gözlerim dışarıya dönük olsa da dalgınlıktan farkına varamadığım alanda durdu ve arabadan indi. Ne olduğunu merak ederek akan son damlayı da silip bende indim. Arabaya binmeden önce ki serinlik en başta eteğin açıkta bıraktığı bacaklarımı üşütmeye başladı. Üstümde ceket olduğu için şanslıydım. Ama eve uğramadığım için şirket kıyafetlerimden olan etek giymiş bacaklarım için aynı şeyi söylemek mümkün değildi. Bu soğuk serinlik yalnızca beynime iyi geliyordu. Yada ağlamama... "Neden burada durduk?" diye sordum arabanın kaputuna oturup denizi seyreden Barış'a. "Öyle içli içli ağlamana dayanamadım. Serinlik seni durduruyor. Biraz hava alalım, sakinlersin diye düşündüm." Buruk gülümseme kondu dudaklarıma. Ellerimi birbirine kenetleyerek yanına ilerleyip, onun oturduğu yere ben kalçamı yasladım. Deniz kokusunu derince içime çekip kapattım gözlerimi. Ama bu defa soğuk hava bana engel olamamıştı. Burnum sızladı dolan gözlerim akmaya başladı. Barış'ın anlamaması için alt dudağımı ısırdım. Ama sesini duyduğumda başarısız bir girişimde bulunduğumu anladım. "Adem abi ile böyle konuşmamıştın." "Kendimi durduramıyorum." dedim ardından çıkan hıçkırık sesi ile birlikte. "Bir yerde okumuştum. İnsanlar tek bir nedenden ağlamazlar, herşey birikir, sonra taşarlar. Hatta ağlama sebepleri öyle küçücük bir olay gibi görülenlerde varmış. Ama kimse içten içe dolduklarını farketmez." Barış sustu ben sessizce ağlamaya devam ederken düşündüm. Doğru muydu? Evet doğruydu... O kadar çok sebebim vardı ki ağlamak için. Abimin her gidişinde evet ağladım. Ama bu derece şiddetli olması ilkti. Bunu Barış fark etmese asla farketmezdim. Yada en iyi ihtimalle bu gerçeği umursamazdım. Ama şimdi ağlamama sebep olan her neden neon ışıklarıyla beynimin içinden yanıp sönüyordu. "Gel buraya." diyerek elini kafama koyup, omzuna yaslamamı sağladığında, itiraz etmedim. Omzuna yasladım ve ağlamaya devam ettim... *** "Panda gibi görünüyorsun." "Sağol ya çok moral veriyorsun!" "Ben ne yaptım ya? Olanı söylüyorum yine suçlu oluyorum!" "Sus ve peçete ver bana!" "Peçete kurtaracak mı, bence tiner anca söker o karayı yüzünden." dediğinde bakışlarımı araba aynasından Barış'a çevirip en kötü bakışlarımdan birini attım. "Hey şampiyon tamam, sakin ol. Demedim bir şey." dedi gülmemek için kendini sıkarken. Bu haline göz devirmeden edemedim. "Islak mendil torpido gözünde." Uzanıp aldıktan sonra aynaya baktım. Gözlerimin altına inen rimel adlı boya tamamen gözyaşlarıma eşlik etmişti. Yanağımda oldukça nasiplenmiş görünüyordu. Bence oldukları yerde durmaları daha mantıklıydı. Ama onlar inmeyi tercih etmişlerdi. Yapacak bir şey yoktu. İç çekip yanaklarımdaki izlerden kurtulana kadar sildim. Uzun süre uğraşmanın sonucunda temizlenmişti yüzüm. Yalnızca bir süre ağlamanın izleri olan şişkinlik ve kızarıklık vardı. Barış'ın omzunda kendimi durdurana kadar ağlamış, sonrada durulmuştum. Durulduktan sonra eve gitmek istediğimi söyleyerek arabaya binmiştim. "Şimdi de kırmızı bir balona benziyorsun." dediğinde anlık boşluğuma gelerek güldüm. "Beni rahat bırak Barış." "Aslında sen gülene kadar rahat bırakmaya niyetim yoktu ama güldürdüğüme göre, bir sürecik bırakabilirim." Sözlerine karşılık suratımı buruşturup göz devirsem de, kafamı yana çevirdiğimde gülümsemeden edemedim.  Yol boyunca Barış bana sataşmalarına devam ederek eve gelmiştik. Araba teyzemin evinin önünde durduğunda derin bi nefes alıp verdim ve Barış'a dönerek burukça gülümsedim. "Herşey için teşekkür ederim." deyip kapıyı açarak inmek için hamle yaptığımda kolumdan tutarak durdurdu beni. "Güneş ne yeri nede zamanı değil biliyorum ama merak ediyorum. Sabah neden öyle çıkıştın bana? Tabi Ahmet olayını da merak ediyorum ama o soruyu başka zamana bırakacağım." Ne demek istediğini anlık olarak anlamasam da birden hatırlamış bakışlarımın odağında ki Barış'a bakmıştım. "Dediğin gibi, şimdi ne yeri nede zamanı. Sonra konuşuruz. Kendimi fazlasıyla yorgun hissediyorum." "Tamam ama bir sorun yok değil mi benimle ilgili?" Barış'ın sakladığı bir şey olduğuna düşünüyordum. En azından daha önce karşılaşmış olduğumuzu. Ve Barış'ın benden bunu sakladığını. Sebebini bilmediğim gibi yalan söyleyerek bunu saklamaya çalışması can sıkıcıydı. Ve yalandan haz eden biri değilim. Barış'a cevap vermeyip omuz silkerek karşılık verip arabadan indim. Abimin bana bıraktığı ev anahtarıyla sessizce kapıyı açıp içeri girdim. Bu saate kadar teyzemin uyuduğunu düşünüyordum. Kapıyı çalarak uyandırmak istemem. Kızları abim kendi odasına götürüp bir güzel güreşmişlerdi. Sonra yorgunlukla mayışan kızları uyutmak çok kolaydı. Hâlâ da orada uyuyorlardı. Bende odaya girip yatağın karşısında duran çekyata, yüklükten aldığım battaniye ile uzandım. Sabah erkenden iş yerinde olmam yani her şirket çalışanı erkenden şirkette olması gerekiyordu. Bugünkü yaşadığım duygusal çöküntüler yeterince fazlaydı. Hâlâ aklıma geldikçe titremeye başladığım Adnan Bey, ardından gidişini izlediğim abim aklıma geldikçe ağlama isteğimi zorla bastırıyordum. Ahmet'i dile getirmeye bile yok diye düşünüyorum. Gözlerim yorgunlukla kapanırken battaniyeye sıkıca sarınıp kendimi uykuya bıraktım... Olduğum odanın kapısı gıcırdayarak aralandığında uykumdan uyanmam kaçınılmaz bir sondu. Ama odanın karanlık olması ve yorgunluğumun olduğu yerde durması, daha çok bir zamanın geçmediğini gösterirdi. Uyandığım için kendimden nefret ederek gözlerimi sıkıca yumdum. Teyzemin, annemin kokusuna benzeyen o kokusu burnuma dolarken, yumuşacık eli saçımı okşadı. Uykunun verdiği sersemlik üstüne yorgunluğum da olunca sanki teyzemin eli değilde annemin eli gibi gelmişti. Bende 20 yaşında değildim sanki. Hâlâ okula giden küçük kızdım. Tükenmek bilmeyen yaşlarımdan bir damla daha aşağı kayıp düşerken teyzemin uzaklaşan adım seslerini duydum. Ardından gıcırdayarak kapanan kapıyı. Gelip gelmediğimi kontrol etmeye gelmiş olmalı. Oda tekrar sessizliğe kavuşurken hazırda bekleyen uykumunda tekrar beni ele geçirmesi uzun sürmemişti... *** "Akşam seni baya bekledim Güneş. Beklerken uyuyakalmışım. Geç mi geldin o kadar?" "Abimin arkasından uzun süre toparlanamadım teyze. Toparlandıktan sonra gelmek istedim. Kaçta geldiğimi bilmiyorum." deyip teyzemin boşalan bardağına çay doldurdum. Teyzem kahvaltı hazırlayıp seslenene kadar bir daha uyanmamıştım. Şirkete de buradan direkt olarak geçecektim. Teyzem kızları bırakacağını söyleyerek erkenden şirkete gitmemi sağlamış oluyordu. Hem gitmeden önce eve uğramam gerekiyordu. Dünkü kıyafetlerimle duruyordum. Kızlar gibi. Hızla kahvaltı yapıp kızları öpüp uyardım. İlk kez okula ben bırakmayacaktım. Teyzem bırakacağı için gözüm arkada kalmamalıydı ama aklım rahat etmiyordu. "Teyze, önce eve uğrayıp kızların kıyafetlerini değiştir sonra okula giderken de pastaneden de simit poğaça al olur mu?" deyip elimi çantaya atıp para çıkaracakken, hızla elimden çantamı kaşlarını çatarak aldı. Ardından elini koynuna sokarak bir miktar para çıkardı. "Terbiyesiz kız, aldığın iki kuruş maaşından bi de paranı alacak değilim." Elinde ki parayı çantama koyarken, çantayı geri alıp engel olmaya çalıştım. "Tamam teyze benden alma ama verme de." "Maaşını almana var daha. Lazım olur kızım." "Teyze," "Aa Güneş, kızıyorum ama. Bırak kardeşimin emanetlerine yardımcı olayım. Zaten fazla bir şey gelmiyor elimden." Omuzlarım yenilgiyle düşerken dolan gözlerime mani olamadım. "Sen elinden geleni de fazlasını da yeterince yaptın zaten." diyerek boynuna sıkıca sarıldım. Teyzemde elinde çantayla bana sarılıp saçımın üstüne öpücük koydu. Sonrasında küçük bir tartışma olurken kazanan teyzem parayı çantama koyup beni evden postalamıştı. Teyzem yıllarca bana, kızlara ve eve baktığı için evimizin anahtarı onda vardı. Bu yüzden anahtarımı ona vermem gerekmeden evime hızlı adımlarla ilerledim. On beş dakikalık yürüme sonrasında eve vardığım da kapıyı açmak için eğildiğim sırada Halime yengenin sesini duydum. "Güneş, nerden geliyorsun kız?" "Akşam teyzemde kaldım." "Kız valla seni konuşmaya başlamış mahalle." dediğinde açılmayan kapıyı bırakıp gözlerimi kırpıştırarak Halime yengeye döndüm. "Ne konuşuyorlarmış?" "Hani şu Adem'in yanında bir çocuk var ya, onunla senin dedikodunu yapıyorlar. Yok neymiş Adem seni onunla evlendirecekmiş. Yok efendim sen o çocuğu bulmuşsun da Adem'in onayını almışsın. Ya birde geçenlerde gece bir araba gelmiş buraya. Onunda o yeni çocuk olduğunu söylüyorlar. Yeminle akşam buraya gelmeyince sokak karıları toplandı o çocuğun evinde falan kaldı kesin, diye konuştular." Kanımın çekildiğini hissederken nasıl olupta mahallelinin böyle konuşabileceğini unutmuştum? Yanımda abim bile olsa, uyduracak bir şey buluyorlardı. "Halime yenge, Barış benim işten arkadaşım. Adem abiyle eskiden tanışıyorlarmış o kadar. Hiç bir şekilde evlenme, sevgili olayı falan yok. Bu gece teyzemde kaldım. Birazdan kızlarla buraya geldiğinde de sorup kesinleştirebilirsin. Benim şirkete yetişmek için acele ettiğim için onları bekleyemedim. Şimdi de gidiyorum. Ama arkamdan konuşanlara söyle, beni iki günde bu şekilde satanlar bir daha bana selam vermesin. Ben burada doğup, büyüdüm. Bugüne kadar tanıyamayıp, hiç bilmediğiniz birinin evinde kalacak biri gibi görüyorlarsa selamını sabahını kessinler benden." diye bağırdım yolun ortasında. Duyanların zaten duymayanlara söyleyeceğinden içim rahattı bu konuda. "Herkes istediğini konuşsun. Ama konuştuktan sonra da benimle konuşmayı aklından bile geçirmesin." Sinirle kapıya ilerleyip aynı sekilde anahtara yüklendim. Halime yenge bana hak veren cümlelerini savururken bende içeri girdim. Sabah sabah çok mükemmel bir haberdi gerçekten. Dünkü olaylar içimde sıcaklığını korurken bunları duymam harika olmuştu. Sinirle odaya girip kıyafetlerimi çıkarıp kirliye attım. Temiz atlet, pantalon ve gömlek çıkarıp giyindim. Üstüme aldığım ceket ile hazırlanmamı bitirip saçlarımı tarayıp, topladım. Çantamı alıp herşeyin tam olduğuna emin olduktan sonra kapıdan çıkarken ayakkabılarımı giydim. Çantayı koluma takıp kimseyi umursamadan durağa ilerlemeye başladım. Dik duruşum, sabit yüzüm durağa vardığımda değişmişti. Mahallede başlayan dedikodular can sıkıcıydı. Bir kez başlayınca da ardı arkası kesilmezdi. Mahalleli arkamdan annemin öldüğü zamanlar çok konuşmaya başlamıştı. Onlar için zavallı bi kızdım ben. Sonrasında olan bir kaç olay da konuşmaya devam etmelerine sebep olmuştu. İlla ki konuşmak için herşeyi buluyorlardı ama hiç beni bu şekilde aşağılamamışlardı. Barış gelir giderken böyle tahmin yapmaları zor değildi ama geçen akşam Alp Bey'in Eren'i eve getirirken görmeleri iyi olmamıştı. Kimin geldiğini görmedikleri için gelenin Barış olduğunu sanmışlardı. En kötüsü de gecenin bir yarısı olması işi çıkmaza sokuyordu. Elimi ağrımaya başlayan alnıma yaslayıp ovalarken bineceğim otobüsü yola girerken gördüm. Çantamı koluma takıp ayaklanırken Barış'ın arabası otobüsten önce gelip önümde durmuştu. Halbuki görünürde bile yoktu. "Son dakika da kazanmış gibi hissediyorum." diye seslenen Barış oldukça keyifli görünüyordu. Bende öyle olmayı ne kadar çok isterdim.  "Barış gelmesen daha iyiydi." "N'oldu?" Yüzü anında düşerken ben Barış'ın arkasında duran otobüse kısa bir bakış atıp tekrar Barış'a döndüm. "Şimdi anlatamam ama şirkette anlatırım. Ve otobüsle geleceğim şirkete. Orada konuşuruz. Kusura bakma." dedim ve bir şey söylemesine izin vermeden otobüse bindim. Barış'ın beni duraktan alması da eminim bu dedikodulara temel oluşturmuştur. Aslında en başından biliyordum böyle olacağını ama bir anlık aklımdan çıkması işi bu hâle getirmişti. Boş ikili koltuklardan birine oturup kafamı cama yaslarken otobüs harekete geçmişti. Derin bir nefes verip gözlerimi dışarı çevirdiğimde gözlerimi büyütmeden edemedim. Barış'ın normalde çoktan bizi geçmesi gerekiyorken otobüsle aynı hızda yanyana gidiyordu. Ve camdan bir bana bakıyor bir yola bakıyordu. Kaza yapması olası bir durumdu. "Sen ne yapıyorsun?" Cama iyice dönüp dudaklarımı oynatarak sorduğum soruya telefonunu göstererek cevap verdi. Gözlerimi kırpıştırarak ne demek istediğini anlamaya çalışırken titreyen telefonumu farkedip kendime sessizce küfür ederek çantadan telefonu çıkardım. Mesaj bildirimi yanarken nasıl mesaj attığını düşünmek bile istemiyorum. 'İyice dengesiz oldun, farkında mısın?' Mesajdan sonra gözlerimi büyüterek Barış'a bakıp, kaşlarımı çattım. 'Ben miyim dengesiz olan? Sen kendinin farkında mısın acaba?' Barış'ın gözleri attığım mesajdan sonra anlık bana dönerken kaşları şaşkınlıkla havalanmıştı. 'Benim neyimi gördün ki?' Alaylı bir bakış atıp cevap yazdım. 'Bir anın bir anını tutmuyor! Bir de gelmiş bana laf atıyorsun! Sana şirkette sebebini söyleyeceğimi söyledim! Ama senin yaptığına bak!' Barış mesajdan sonra hayret bakışı atıp camını açtı. Anlık bakışını önüne çevirip tekrar bana döndü. "Benim bir sebebim olmadığını ne biliyorsun?!" diye bağırdığında inanılmaz bir şekilde ne dediği net bir şekilde anlaşılmıştı. Bu da otobüste ki bir kaç kişinin dikkatini çekip bize bakmalarına sebep olmuştu. Cam kapalıyken bu kadar ses gelmesi normal değildi. Şüpheyle bakarken baktığım camın üstünde ki küçük bölmenin açık olduğunu farkedip yerimde doğrularak sertçe Barış'a baktım. "Ne bağırıyorsun gerizekalı! Herkes bize bakıyor senin yüzünden!" "Senin şuan yaptığın ne peki?!" "Dedim ya, senin yüzünden!" dediğim sırada otobüs durağa gelmiş ve durmuştu. Henüz ineceğim durak değildi ama bu şekilde yolculuk yapamayacağımı bildiğim için indim. Otobüsle birlikte duran Barış'ın arabasına binerek hiç acımadan kapıyı sertçe çarparak kapattım ve çantamı arka koltuğa aynı şekilde attım. Barış'ta hızla gazı kökledi. "Kırsaydın, bir daha lazım olmazdı zaten!" "Sende az dedikodumuz çıkmış gibi biraz daha çıkmasını sağlasaydın! Çünkü ayaklar altına alınan benim gururum! Sana giren çıkan olmaz!" dediğim anda arabayı anında durdurduğunda emniyet kemerini yeni takabilmiştim. "Ne demek bu?" "Yarım saat kadar bekleyebilseydin zaten anlatacaktım Barış. Ama sen ikimizi de tanıdığım tanımadığım insanlara rezil etmeyi tercih ettin!" "Güneş, uzatmada anlat! Ne oldu?" Barış'ın bu hali iyice beni sinir ederken, emniyet kemerini çıkarıp iyice ona döndüm. "Ne gerek kaldı ki? Sabahımı el birliğiyle bir güzel bok ettiniz zaten! Öğrenip ne yapacaksın?!" "Güneş, pek sabırlı bir insan değilim ben! Ne olduğunu anlat korkutma beni!" "Umrumda değil! Şuan itibariyle vazgeçtim! Anlatmıyorum!" "İyi ama neden?!" "Beni otobüstekilere rezil etmeden önce düşünseydin!" Barış, sinirle gözlerini kapatıp eliyle sertçe yüzünü sıvazladı. Aynı sertlikte saçlarının arasından geçirdikten sonra arkadan korna çalanları farkedip arabayı çalıştırarak, kenara çekip tekrar durdurdu. Eğilerek önüme doğru uzanıp torpido gözünü açarak bir kaç saniye karıştırıp sigara paketi çıkararak arabadan indi. Arkasından göz devirip kollarımı göğsümde bağlayarak arkama yaslandım. Sonra yaptığım şeyin saçmalığını farkedip çantamı da almak içinden arkaya döndüm. Bir taksi bulup gitsem iyi olacaktı. Barış o şirketin sahiplerinden birinin oğlu, diğerinin yeğeniydi. Geç kalması elbette kimse için sorun değildi. Ama benim geç kalma gibi bir lüksüm yoktu. Çantamı alırken dağılan beyaz çizim kâğıtlarını farkettim. Barış ani bir sekilde durunca dağılmış olmalıydılar. Umursamadan önüme dönerken yere düşen çizim dikkatimi çekti. Normalde dikkatimi çekenin çizimdeki elbisenin olması gerekiyordu ama çizimde ki manken daha çok dikkatimi çekmişti. Yüz hatları acayip bir şekilde tanıdık geliyordu. Bu da yalnızca bir çizimdi ve bu kadar tanıdık gelmesi saçmaydı. Kendime engel olamayıp diğer çizim kâğıtlarını da elime alarak baktım. Hepsinde aynı yüz vardı. Sadece bazılarında gülümsüyor, bazılarında ciddi duruyordu. Bildiğim kadarıyla elbise çizimi yaparlarken mankenin yüzü çizilmiyordu. 'Sen ne bilirsin ki aptal!' İçimdeki alaycı kız benimle alay ederken haklıydı. Ben ne bilebilirdim ki? Demek ki yapılması gerekiyordu da yaptı. Ama asıl nokta beni bunların ilgilendirmemesi. Kâğıtları yerine biraz daha düzgün bir şekilde bırakıp arabadan indim. Yolda ilerlerken Barış'ın sesini duyuyor ama umursamıyordum. "Güneş! Allah aşkına bir dur!" "Ne var Barış?!" diye sertçe konuşup tuttuğu kolumu savurarak elinden kurtardım. Tutmasaydı daha cevap vermeyi de, beklemeyi de düşünmüyordum. "Nereye gidiyorsun?" "Bak Barış benim senin gerginliğinin geçmesini bekleyecek zamanım yok. Dün Alp Bey herkes erkenden şirkette olacak dedi. Biner bir taksiye  giderim." "Güneş farkında mısın? Beni geren de sinir eden de sensin!" "Ben ne yaptım ya? Sabah sabah elli tane şey duyduğum yetmiyormuş gibi şuanda da suçlanıyorum! Hem de hiç bir suçum yokken! Herşeyin suçlusu sensin asıl!" "Ne yaptım ya ben, ne yaptım?!" diye bağırırken anlık saçlarına da asıldığında ileri atılıp saçlarından kurtardım elini. "Ne yapıyorsun ya sen? Salak salak şeyler yapma!" Barış bu son olandan sonra durulup eliyle yüzünü sıvazladı. Saçlarının arasından geçirip derin bir nefes bıraktığında daha iyi gibi görünüyordu. "Tamam bak özür dilerim. Sabah otobüsün yanında yaptığım salakçaydı. Şuanki de öyle. Ama senin halin tavrın bu ara bana karşı değişiyor. Ve ben bir bilinmezlik olduğunda geriliyorum. Önce gülümseyerek yanıma geliyorsun, sonra surat asarak. Ne olduğunu da söylemiyorsun. Anlamak, bilmek istiyorum." Söylediklerine hak vermeden edemiyordum. Ama aynısını kendi de yapıyordu. Anladığım kadarıyla kimse biri söylemedikçe dengesiz davrandığının farkında değildi. Çünkü Barış söyleyene kadar dengesiz göründüğümün farkında değildim. "En azından ben sana sonra söyleyeceğimi söyledim Barış. Sen onu da yapmıyorsun! Bir şey yok deyip geçiştiriyorsun! Sadece şirkete kadar beklemen yeterliydi sabahki halimin neden olduğunu öğrenmek için." "Söyledim ya Güneş sabırsız biriyim." derken ellerini ceplerine sokup omuz silktiğinde çocuksu havası yüzünden hafiften yumuşar gibi olmuştum. Gülümsememek için kendimi zorluyordum. "Of Barış! Akşam teyzemde kaldıktan sonra üstümü değiştirmek için eve gittim. Karşı binadaki Halime yenge mahallenin dedikodumu yaptığını söyledi. Neymiş seni Adem abi bulmuş benimle evlendirecekmiş. Yok ben akşam sende kalmışım. Geçenlerde gecenin bi saati Alp Bey, Eren'i bana getirmişti. O arabayı da görmüşler, sen sanmışlar. Boktan boktan konuşmuşlar." "Alp neden sana geldi ki?" diye sorduğunda dedikodulara değil de bu konuya takılması sinir bozucuydu. "Eren sürekli ağlıyormuş. Neden olduğunu anlayamamış. O yüzden getirmiş. Düşüp kafasını çarpmış bir yere. Şişmiş baya o yüzden ağlıyormuş." "Sen doktor değilsin, annesi de öyle. Neden hastane yerine sana?" "Ay ne biliyim ben Barış? Ayrıca konumuz bu değil farkında mısın? Bizim arkadaşlığımızı mahalle yanlış anlamış." "Arkadaşlık mı?" diye sorması üzerine anlık duraksadım. Kalbim teklerken neden böyle bir tepki verdiğini anlamaya çalışıyordum. "Arkadaş değil miyiz?" Sesim fısıltı gibi çıkmıştı. Ama benim aksime onun sesi oldukça yüksek çıkmıştı. "Değiliz!" Sonra mı? Sonrasında aramızdaki boşluğu kapatıp elini belime koyması olmuştu. Dudaklarını ise dudaklarıma. Zaman durdu, beynim işlevini kaybetti. Ne olduğunu anlayamaz oldum. Barış geri çekildi, alnını alnıma yasladı. Ardından şok olacağım o cümleyi söyledi. "Ben seni altı yıldır seviyorum Güneş, seninle nasıl arkadaş olabilirim? Hem de bu kadar çok severken."... *** Umarım beğenmişsinizdir... Eveeett bunun olacağını tahmin edenler? Bende son ana kadar tahmin etmiyordum bana da sürpriz oldu 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE