Keyifli okumalar...
Zaman hızlıydı.
Yaşam kısaydı.
Ömür bir kaç günlük gibi bir bakmışsın tükeniveriyordu.
Adnan Karahanlı, dinç görüntüsüne rağmen karşımda yıkılıvermiş, sağlıklı yüzü hastalıklı bir sararmaya dönmüştü.
Barış, kalp spazmı geçirdiğinden bahsetmişti. Dayanamayıp geleceğinden de. Ama kimse bu kadar erken gelmesini beklemiyor olacak ki, geldiğinden kimsenin haberi yoktu. Ama geldiği gibi rahatsızlanması ardından hastaneye gitmesi hiç iyi olmamıştı.
Çünkü Alp Bey, Barış ve şirkette ki bir kaç kişi daha ardından hastaneye gitmiş, ben karıştırdığım dosyalarla birlikte elim ayağım titreyerek kalakalmıştım. Bedenime gelen ürperti aklıma annemi o son gördüğüm zamana götürmüştü.
Soğuk bedenine olan bakışıma...
Sanki Amy'e sert çıkmamışım gibi, önce dosyaları topladığını gördüm. Sonra da koluma girip beni kaldırdığını farkettim.
Kollarımı kendime sararken Amy'nin yardımıyla asansöre binip mutfağa indik. İsmail abi ne olduğunu sorsa da titreyen bedenimi zaptetmekle uğraşmaktan cevap veremedim. Benim yerime Amy konuşup açıkladı. Ama Amy aklıma doluşan annemin görüntülerinden bi'haber olduğu için bu halimin adına korku dedi. Korktuğumu söyledi.
İsmail abi dudağıma yasladığı bardaktan su içmeme yardımcı olurken yalnızca bir kaç damla içebilmiştim. Bir kaç damla da eteğime dökülmüştü.
Biraz öncesine nazaran biraz daha iyi olsam da, titremelerim henüz geçmemişti. Amy dosyaları alıp giderken ruhsuzca arkasından bakmaktan başka bir şey yapamamıştım.
Aradan bir saat kadar süre bu şekilde geçerken telefonumun çaldığını söyleyen İsmail abi ile daldığımı farkettim. Çünkü çaldığını duymamıştım.
Telefonuma baktığımda Barış'ın aradığını gördüm. Ne zaman geçtiğini bilmediğim titremelerim yeniden kendini gösterirken o tanımadığım adamın ölüm haberini almaktan korktuğumu farkettim.
"Bacım, cevap vermeyecek misin?"
"Ya öldüyse?"
"Takdir-i ilahi sarı kız. Olmuşla, ölmüşe çare yok. Kaçış yok." İstemesem de söylediklerinde haklıydı. Korka korka telefonu açarken sessizce kulağıma yasladım telefonu.
"Nasılsın Güneş? Amy, Alp'i aramış şimdi. Senin korktuğunu söylemiş." Sorusunu duymamış gibi yaparak, cevabından korktuğum soruyu sordum.
"O nasıl? Yani amcan, Adnan Bey nasıl Barış?"
"Amcam iyi de senin sesin iyi gelmiyor." Ani bir şekilde gözlerim mutlulukla dolarken tanımadığım o adam için sevinç yaşları döktüm.
"Amcanın iyi olduğunu duyunca rahatladım Barış. Şuan iyiyim. Merak edecek birşey yok. Sadece ölecek diye korktum," dedim sesli sesli. Ama elimde olmadan sesim kısılırken son cümleyi mırıldandım. "Annem gibi..."
Telefonda bir sessizlik olurken bir kaç saniye sürdü bu durum. Ardından boğazımı temizleyip burnumu çektim.
"Neyse benim işlerim var, kapatıyorum. Konuşuruz sonra." Cevap vermesini beklemeden hızla telefonu kapatıp son bir saattir korkuyla çarpan kalbime yasladım elimi. Bana bakan İsmail abiye dönüp gülümsedim.
"Ölmemiş!"
"Çok şükür bacım. Daha çekeceği çile var demek ki." dediğinde gözlerimi kırpıştırarak kalakaldım. Ardından İsmail abi ile kahkaha attık.
Resmen dengem bozulmuştu...
***
Şirkette işler o gün için durmuştu. Adnan Bey'in rahatsızlanmasının ardından herkes ne yapacağını saşırmış vaziyetteydi.
Alp Bey'de böyle olacağını tahmin etmiş gibi şirkete gelip bu günlük erken eve dağılmamızı ama ertesi gün erkenden şirkete gelmemizi tembihleyip odasına çıkmıştı. Bende herkes gibi toparlanmış taksi isteyen çalışanlardan birine durağı arayarak, aşağı iniyordum.
"Evet evet, Karahanlılar Holding. Tamam teşekkürler." deyip telefonu kapatıp dışarı çıktım.
Telefonu çantama atıp kafamı karşıya çevirdiğim de Barış'ı arabasına yaslanmış bir şekilde beni beklerken gördüm. Beni beklediğini, anında göz göze gelmemizden anlamıştım. Gülümseyerek el salladığında yavaşça ona doğru ilerledim.
Barış ile ilgili de kafamda eksik yerler vardı. Bir kaç hafta öncesinden nerede tanıştığımızı bilmek istiyordum. Barış'ın bunu neden sakladığını da öyle.
Düşünmek istediğim her seferinde bir şeyler olduğu için düşünmemiştim. Şimdi düşünmek istesemde bir kaç saat sonra abimin gidişinin burukluğu, sabah yaşanan dramatik anın üzüntüsü derinlemesine düşünmeme engel oluyordu.
"Kendim gidebilirim." dediğimde gülen yüzü asılsa da gülümsemeye devam etti.
"Adem abiye bende veda etmek istiyorum. Hem kızları da özledim."
Cevabına karşılık kafamı onaylar şekilde sallayıp gelen taksiyi işaret ettim.
"Çalışanlardan biri taksi istemişti. O gelene kadar taksiyi tutayım gideriz."
"Tamam." dediğinde taksiye ilerledim ve taksi isteyen, şirketten çıkıp gelene kadar bekledim. Kadın gelip taksiye binerken de beni beklemeye devam eden Barış'ın arabasına ilerleyip bindim.
Barış vakit kaybetmeden arabayı çalıştırıp yola koyulurken hafif kısık sesli bir şarkı açmıştı.
"İyi görünüyorsun." Barış'ın sesini duyana kadar camdan dışarı bakıyordum.
"Amcan, Adnan Bey yere yığıldığında yanındaydım. Aklıma... annem geldi. O yüzden bir süre kendime gelemedim. İyi olduğunu öğrendiğimden beri, iyiyim." Tıkanan nefesimle, kısılan sesimle zorla konuşup cama döndüm yine. Belki sadece iyiyim demem yeterliydi. Ama nedense bu şekilde açıklamam gerekiyormuş gibi hissetmiştim.
Bir süre sessizlik oldu. İkimiz de sessiz kalmayı tercih ettik. Ben yalnızca yola baktım, Barış ise arabayı kullandı. Sonra durduğunu koluma dokunduğunda farkettim.
"Geldik."
Kafamı kaldırıp baktığımda okulun bahçesinde olduğumuzu farkettim. Kızları almak için erken bir saatti. Barış'ta biliyordu. Ama ona rağmen okula gelmişti.
Sorgulayan bakışlarımla ona döndüğüm de gülümseyerek omuz silkti.
"Madem Adem abi akşama gidiyor, birlikte akşama kadar eğlenelim." dediğinde içimde Adem abiye olan kırgınlığım aklıma gelince göz devirmeden edemedim.
"Bence gerek yok."
"Sadece Adem abiye kırgın olduğun için böyle söylediğinin farkındayım. Yapma böyle. O kendi kararını verebilecek yaşta öyle değil mi? Bize de kararına saygı duymak kalıyor." Gözlerimin dolmasına engel olamadan sertçe gözlerine baktım.
"Ama hiç savaşmadı ki! Öylece kabullendi ve gidiyor! Ne anlamı var o zaman sevmesinin?! Bak Goncagül ablaya, 15 yılını verdi abime! 15 yıl! Sonunda dayanamadı yorgun düştü o kadar! Pes etmekte sonuna kadar haklı! Ama abim..."
"Güneş, sakin ol. Biliyorum, haklısın da. Her kelimen de doğru. Ama elimizden bir şey gelmez, değil mi?"
Sözlerinin ardından kabullenişle vazgeçtim. Omuzlarım çöktü ve kafamı onaylar şekilde sallayıp arabadan indim.
Barış'ta vakit kaybetmeden inip yanıma geldiğinde birlikte okula ilerlemeye başladık. Arabadan inene kadar herşey iyiydi ama şuan okula ilerlerken hiç bir şey iyi değildi. Çünkü içerde Ahmet'in olduğunu bilmek fazlasıyla geriyordu. Sabah bir şekilde sıyrılıp kaçmıştım. Ama şimdi kendi ayaklarımla gidiyordum. Gerçi şimdi olmasa da bir kaç saat sonra zaten gelmek zorunda kalacaktım. Hem de o zaman Barış yanımda olmayacaktı.
Derin bir nefes verip Barış'a kısa bir bakış attığım da bana olan bakışıyla karşılaştım.
"Güneş, dün piknikte bir şey mi oldu?" diye sorarak önüme geçip beni durdurdu. "Farkındayım, sabahta pikniği sorduğumda tuhaf davrandın ama sonra Adem abiye getirdin konuyu. Şimdi ise okula gelirken tedirgin gibisin. Dalgın duruyorsun. En önemlisi ayakların resmen geri gitmek için fırsat kolluyor. Bir adımı zorla atıyorsun. Ne oluyor?"
Gözlerimi kırpıştırarak birkaç saniye Barış'a bakıp of'lar gibi nefesimi dışarı verdim.
"Barış," deyip söylemeye karar verdiğim anda kızların sesini duyar duymaz bacağıma sarıldıldığını hissettim. Kafamı eğip baktığımda Dolunay'ı gördüm. Yıldız ve Gece de anında gelip sarıldıklarında gülümsemeden edemedim.
"Abla, erken gelmişsin!"
"Hem de Barış abiyi de getirmişsin!"
"Bizi okuldan alacak mısınız?"
Kızlar her zaman ki gibi sırayla sorularını sorarken, Barış'ın kahkahası ulaştı kulaklarımıza.
"Kızlar çok tatlı." deyip kolunu omzuma attığında kızlar ellerini dudaklarını kapatıp kıkırdadı.
"Sen daha tatlısın Barış abi."
"Hem de gülümsediğinde daha tatlı."
"Yanaklarındaki çukurlarla çok daha tatlı."
Barış kolunu omzumdan çekip kızlara eğildi ve hepsini tek tek öpüp kocaman gülümsedi. Kızlarda Barış'ın yanağına öpücük koydular.
"Vay be, bu kadar çok ve güzel kızdan öpücük almamıştım hiç. Önceki öpmelerinizi saymazsak tabi." dediğinde Barış, kızlar utanarak ellerini dudaklarına kapatıp kıkırdadılar. "Ayrıca sizin yanınızda bir başkasının tatlı olması mümkün dahi değil."
Barış doğrulurken ağzının içinde bir şeyler mırıldansa da, anlayamadım. Ama önemsemedim.
"Hadi gidelim, tabi bittiyse." deyip Gece'nin elini tuttum. Barış bir kez daha kahkaha atarken bu defa göz devirdim.
"Sen beni kardeşlerinden kıskanıyor musun yoksa?"
"Evet! Hatta birazdan kıskançlık krizine gireceğim!" Yalandan abartarak konuşurken, attığım ölümcül bakışlara Barış kaşlarını kaldırdı.
"Tamam tamam, fazla oyalandık, çokça saçmaladık. Şimdi gidelim."
"Aynen öyle, hadi herkes arabaya!" Kızların binmesi için arka kapıyı açıp beklerken Barış yanıma geldi.
"Güneş öğretmenlerine haber vermemiz gerekmez mi?"
"Kızlar gibi onlarda bizi görmüşlerdir bence. Gerek var mı?" Sesim titrerken anlamaması için kızların kemerlerini bağlamaya uzandım.
"Güneş,"
"Evet gördük ama kızların öğretmenleri olarak merak ediyoruz." diyen Ahmet'in sesiyle anlık gerilsem de işimi bitirip geri çekildim.
"Bugün erken gitmek istiyoruz eve. O kadar." Ahmet'in bakışlarıyla kesişen bakışlarım arasında elle tutulur bir gerilim vardı. Kendimi engelleyemeyip gözlerimi kırpıştırdım.
"Peki bir kaç dakika ayırabilir misin bana?"
"Ahmet,"
"Güneş, yalnızca bir dakika istiyorum senden." Sözümü kesip konuştuktan sonra arabadan uzaklaşarak okul kapısına yaklaştı. Bende Barış'a ve kızlara gergin bir bakış atıp yavaş adımlarla yanına ilerledim.
Karşı karşıya geldiğimizde yüzüne kaçamak bir bakış atıp, yere indirdim. Ahmet ise sesini normalden biraz daha kısık tutarak konuşmaya başladı.
"Güneş, senden bir cevap beklemediğimi dün zaten söyledim. Bana karşı bir şey hissetmediğine de eminim. Ama benden kaçmana gerek yok. Sadece bilmen için söyledim. Ben yanlış bir şey yapmadım ama sen kaçtıkça, kendimi suçlu hissediyorum."
Ahmet'in pişmanlıkla çıkan sesiyle gözlerimi gözlerine çıkartıp yutkundum.
"Senin yaptığın yanlış değildi ama bende sana hiç umut ışığı vermedim ki." dediğimde gülümsedi. Ardından yutkunup kalacağım cümleyi söyledi.
"Beni sana çeken de umut ışığın değil, gün ışığındı zaten."...
***
"Güneş söylemeyecek misin hâlâ?"
"Barış, üstüme gelmeyi keser misin? Sinirleniyorum." diyerek dik bakışlarımla baktım.
"Ne var ki söylemek istemediğin?"
"Konuşmak istemiyorum sadece o kadar! Neden anlamak istemiyorsun?"
"Merak ediyorum!"
"Benimde başım ağrıyor Barış!"
"Güneş,"
"Ne oluyor burada?" diye soran abim Barış'ın sesini kesmesine sebep olurken sevinsem mi, üzülsem mi, bilemedim. Şimdi bir de abimin hesap sormasıyla uğraşacak halim yoktu.
Sabah Adnan Bey'in olayı, üstüne Ahmet'in sözleri, Şimdi de Barış. İyiden iyiye daha da kötüleşmeye başlıyordu günüm. Saatler sonra gidecek olan abimi saymıyorum bile.
Ahmet'in son sözlerinden sonra kaçar gibi uzaklaşmış, yol boyu ne konuştuğumuzu öğrenmek isteyen Barış'ın tacizine maruz kalmıştım. Tek kelime öğrenemeden Adem abinin evine gelmiştik. Kızlar eve koşup Adem abiyi çağıracaklarını söyleyerek bizi arabada bırakmış, Barış ile arabadan indikten sonra kaldığı yerden tacize devam etmişti. Taa ki Adem abi kızlarla birlikte gelip Barış'ın sözlerinin arasına girene kadar.
"Bir şey yok abi. Hadi hazırsan, son saatlerinin tadını çıkaralım."
"Hazırım ben. De bu bir şey olmadığına inanmadım ama gitmeme son saatler kala tadımızı bozmamak için sessiz kalıyorum."
Barış ile sessiz kalırken Adem abi bir kaç saniye bize bakmış ve göz devirip kızlarla birlikte yürümeye başlamıştı.
"Önce yemek yiyelim ama hafif olsun, akşama anam benim sevdiğim yemekleri yapıyor. Esas yemeklere yer kalsın istiyorum. Ondan sonrasına ortak karar veririz." Adem abi konuşarak önden, biz arkadan arabayı evin önünde bırakarak yürümeye başladık.
Ne yapacaksak, son bir kaç saatte ne yaşayacaksak, doyasıya yaşamak en güzeliydi.
Bizim mahallenin küçük lokantasına gelene kadar aynı şekilde yürüdük. Arada birbirimize attığımız laflarla, ufak tefek gülüşmelerle, kısa sohbetlerle birlikte hem de.
Önce lokantada altı kişilik bir masaya geçtik. Birer tabak çorba söyleyip sohbete devam ettik. Çorbalar geldi ve yendi. Ardından Adem abi bizim isteyimizi sormadan pilav üstü kuru istemişti. Benim ve kızların şikayeti yoktu. Ama akşama kadar eritmemiz gerekecek ve teyzemin yemeklerini yemeliydik. Yoksa teyzem bizi kapının önünde süpürge ile döverdi.
Yemeklerimizi de yedikten sonra tatlı söylemeye kalkan abimi durdurmuş ve hesabı ödeyerek çıkmıştık. Gece benim elimi, Dolunay abimin elini, Yıldız ise Barış'ın elini tutarken, kaldırımda yürümeye başladık.
"Ee şimdi ne yapacağız?" Abim anlık duraksayıp sorarken, soran bakışlarımı Barış'a çevirdim. Omuz silkerek cevap vermesiyle kızlara bakış attım.
"Park?"
"Kızım hem daha geçen gün gittik, hem de ben yokkende götürebilirsin." diyerek önerimi savuşturdu. Bende omuz silkerek karşılık verdim.
"Deniz kenarına gidelim bence, hem sizin yediklerinizi sindirmeniz gerekiyor. Oraya kadar koşalım." Barış'ın konuşmasıyla abim ona döndü.
"Dur şuan aklıma gelmişken, akşam havaalanına sen bırak beni. Taksiyle uğraşmayayım şimdi. Yani annemin yemeklerinden seninde yemen gerekecek. Sende sindirsen iyi olur." diyen abim bugün nedense hiç kıskançlık yapmıyordu. Belki de dediği gibi tadımızı kaçırmamak içindi. Bilemiyorum.
"Tamam Adem abi. O halde, koşuyor muyuz?"
Altı kişi dönüp birbirimize kısa bakışlar atarken, Gece'nin elini daha sıkı kavradım ve kocaman gülümsedim.
"Kızların ellerini sakın bırakmayın," Konuşurken küçük adımlarla farkettirmeden önlerine geçtim. "Deniz fenerine ilk varan ikili kazanır!" dediğim gibi Gece ile koşmaya başladım.
Küçük kardeşim anın heyecanıyla kahkaha atarken, ben düşmemesi için içimden dualarımı sıralıyordum. Sadece Gece için değil, geride kalan kardeşlerim içinde ediyordum. İnşallah ellerini tutan erkekler iyi tutuyorlardır.
Kaldırımda koşarak köşeyi dönünce anın hızıyla kendimi tutturamayıp biraz yola doğru savrulsam da çabuk toparlandım. Gece de deniz fenerine yaklaştığımız bir zamanda taşa takılıp dengesini kaybederken tuttuğum kolu sayesinde hiç bir şey olmadan yola devam ettik.
Gece ile deniz fenerine vardıktan sonra, yanından geçtiğimiz insanların tuhaf bakışları arasında ulaşarak geride bıraktığımız erkekleri görmek için gülerek arkaya döndük. Ama gezmek için gelen insanlar haricinde kimseyi göremedik.
"Neredeler ki?"
"Bilmiyorum ki abla."
"Koşarken dönüp arkama da bakamadım düşeriz diye. Yoksa birine bir şey mi oldu?" Aniden kalbim korkuyla çarpmaya başlarken gözümün önüne Adnan Bey'in yere yığılan görüntüsü geldi. Artık korkum ikiye katlanmıştı.
"Abla elimi acıtıyorsun." diyen Gece'nin sesiyle farkında olmadan sıkılaştırdığım elimi gevşettim.
"Özür dilerim canım. Diğerleri için endişe etmeye başladım. Hemen arayayım."
"Abla merak etme kardeşlerim iyi, hissediyorum." dediğinde rahatlamayla gülümsedim. Onlar üçüz olduğu için birinin canı yandığında diğeri de hissediyordu. Gece'nin söylemek istediği buydu. Yine de arayıp nerede olduklarını öğrenmek için cebimden telefonu çıkardığım da duydum Barış'ın sesini.
"Hadi ben bilmiyorum abi ama sen ya sen!"
Barış, elini sıkı sıkı tuttuğu Yıldız ile gelirken yüzleri yorgunlukla kızarmışlardı. Arkada da Dolunay ve Adem abi geliyordu. Dolunay da kızarmıştı ama abim alışkın olduğu için olacak ki, tek kızarmayan oydu.
"Ne var lan, aylardır gelmiyorum mahalleye. Hem gelsem de benim sahilde, deniz fenerin de ne işim olacak ki, unutmuşum işte yolu!"
"Ya tamam insanlık hali, unutulur. Bir şey demiyorum ona. Ama sen burası kısa yol deyip bizi çıkmaz sokağa soktuğuna kızıyorum! Madem unuttun sen, yolunu niye değiştiriyorsun? Gitsene işte kızın peşine!"
"Barış ben mi dedim peşime takıl diye! Gelmeseydin peşimden lan."
"Bir dahakine sana uymam zaten."
"Uyanı..." diyerek küfür edeceğini hissettiğim an izlemeyi bırakıp yanlarına ilerleyip aralarına girdim.
"Nerede kaldınız ya siz? Kardeşlerime bir şey oldu sanıp çok korktum!"
"Hep bunun yüzünden oldu ya! Adem abi çıkmaz sokağa sürükledi bizi!"
"Oğlum gelmeseydin peşimden! Ben mi dedim lan?!"
"Tamam bir şey demedim, sakin olun biraz." diyerek kızlara eğildim ve kızaran yüzlerine bakıp, pişmalıkla iç çektim.
"Keşke koşmasaydık ya. Terledi çocuklar."
"Güneş onlar daha çocuk. Bir şey olmaz. İlla ki terleyecekler. Hadi gezelim biraz."
Ama abi,"
"Sus kız!" deyip beni susturdu ve boşta kalan kolunu omzuma attı.
Birlikte yürümeye başlamıştık ama içim rahat değildi. Terleri kızların üstünde kuruyacak, zaten gelmek üzere olan kışın üstüne de mevsim değişikliğiyle kesin hasta olacaklardı.
Abim ve Barış sohbet ederken kafamın içinde bir saniye olsun durmadan ne yapabileceğim ile ilgili teoriler dönüyordu. Ter kurumadan yapabileceğim bir şey...
Ani bir şekilde aklıma gelen fikirle durup abime döndüm ve elini tuttuğum Gece'yi abimin eline bıraktım.
"Benim beş dakika lavaboya gitmem gerekiyor." Abim şüpheyle kaşlarını kaldırdı.
"Halka açık yerlerdeki lavaboya mı?" Suratımı buruşturmadan edemedim. Burası pis bir yerdi. Özellikle halka açık olan yerler daha bir pis oluyordu. Kimse de umursamıyordu.
"Beş dakikaya döneceğim." dedim ve koşarak yerini bildiğim halka açık lavaboya ilerledim. Girişte küçük pencerenin ardında bekleyen yaşlı kadına bozuk para uzatıp içeri girdim. Ve girerken de burnumu buruşturmadan edemedim. Pis koku her yerdeydi. Ama şimdilik mecburdum.
Üç kapı vardı. Üçünün kapısı da açıktı. Hepsi birbirinden daha pisti ve kimse yoktu. Kimsede gelmeden hızla aklımdakini yapmaya koyuldum.
Üstümdeki siyah gömleğin düğmelerini hızla açıp temiz bir yer olmadığı için belime sıkıştırdım. Ardından altına giydiğim atleti çıkardım ve hızla gömleği giyerek atlete baktım.
Kenarındaki dikiş yerinde ki ipin ucunu dişimle koparttıktan sonra geri kalanı elimle söktüm. Artık elimde uzun bir parça vardı. Kuvvet uygulayarak atletin ince askılarını da kopardıktan sonra onları çöpe attım. Şimdi geri kalan parçayı üçe bölmek gerekiyordu...
Biraz uğraşarak, biraz zorlayarak istediğimi elde etmiş zafer gülümsemesiyle dışarı çıktım. Pis kokudan denizin mis kokusuna ulaşmak mükemmeldi.
Elimde ki parçalarla fazla ilerlemeye gerek kalmadan arayacağım kardeşlerim, abim ve arkadaşımı beni olduğum yere biraz uzaklıkta beni beklerken gördüm.
Gülümseyerek yanlarına vardığım anda kızların önünde diz çöküp elimdeki eski atlet parçalarını ayarlayıp kimse ne olduğunu anlamadan kızların sırtlarına yerleştirmiştim. Neyse ki daha terleri kurumamıştı.
"E yuh ama Güneş. Nerden buldun o kumaş parçalarını?" diye soran abime kaçamak bir bakış atıp omuz silkerek yerimden doğruldum.
"Konu biz olunca,"
"Ne yaptığını ablamın da,"
"Bildiğini sanmıyorum."
Kızlar kıkırdayarak sırayla konuşurken onlara çocuk gibi dil çıkardım. Ama bu konuda gerçekten haklıydılar. Kimin aklına gelir ki, içimde ki atleti parçalayıp kızlara getirdiğimi. Neyse atlet tek renkliydi ve hiç bir süsü yoktu da tahminlerini kısıtlıyordu.
"Aman ya size ne benim ne yaptığımdan! Hadi gezmeye devam edelim. Şuan içim rahat en azından."
"Tamam sarı cadı, hadi." deyip iki kardeşimin elini tuttu ve yürümeye başladı. Ardından ben tek kalan Yıldız'ın elini tutup yürürken arkada kalan Barış yanıma gelmiş ve Yıldız'ın diğer elinden tutup bana dönmüştü.
"Zamanı gelince kusursuz bir anne olacaksın." dediğinde adımlarım aniden aksamıştı. Gözlerimi kırpıştırarak Barış'a bakış atıp önüme döndüm.
Kusursuz bir anne mi? Ben mi?
Abla olmam bana yetiyordu. Anne olmayı bırak, aklımın kıyısından, köşesinden geçmemişti. Hem anne olmadan önce bir eş olmam gerekiyordu. Eşimin olması. Ve onunda babam gibi biri olmaması...
"Güneş, öyle düşüncelere dal diye söylemedim ben. Ama şurada fazla bir zamandır birlikte olmasakta, olduğumuz zamanlar da kardeşlerin için ne kadar endişe ettiğinin farkındayım. Ne kadar ilgilendiğinin, onların üstlerine nasıl düştüğünün. Tanıdığım bazı anneler senin yaptığının yarısını bile yapmıyor. Benim demek istediğim de bu."
"Ben elimden geleni yapıyorum kızlar için. Annemin yokluğunu hissettirmemek için. Bu benim için yeterli." Barış gülümseyerek ellerini kollarıma koyup hafifçe sıktı.
"Emin ol elinden gelenden en iyisini yapıyorsun. Sen bırak hissettirmemeyi, annelerinin yokluğunun farkına varmalarına bile izin vermiyorsun." Gözlerimi kırpıştırarak yüzüne baktım bir kaç saniye. Ardından kaçırarak kafamı diğer tarafa çevirdiğimde üç kız kardeşimin de abimin yanında olduğunu ve hepsininde durup bizi izlediğini gördüm.
Yıldız ne ara elimi bırakıp abimin yanına gitti, abim ve kızlar bizi ne kadar zamandır izliyor, peki biz ne zaman durduk, hiçbirinin cevabını bilmiyorum.
Barış'ta farketmiş olacak ki ellerini kollarımdan çekti. Abim ise ikimize de sert bakışlarıyla bakmaya devam ediyordu.
"Bence Barış abi, ablama aşık oldu."
"Ablamın da gönlü var gibi."
"Ayy çok tatlı değiller mi?"
Kızlar olayı her zaman ki gibi yanlış anlayıp değerlendirirken itiraz dolu bir şey çıkarıp abime baktım.
"Abi yok öyle bir şey. Kızları biliyorsun. Diziler de izliyorlar sonra bir bakmışsın tamamen yanlış anlamışlar." Kalbim sebepsiz yere korkuyla çarparken abime ve kızlara yaklaştım. Kaşlarımı sertçe çatıp işaret parmağımı kızlara doğrulttum. "Bir daha dizi izlemenize izin vermeyeceğim!"
"Ama abla, ne yaptık ki?"
"Biz gördüğümüzü söyledik."
"Dizilerde de hep böyle oluyor."
"Yok öyle bir şey!" deyip abime döndüm. "Bu gerçek hayat sonuçta, değil mi? Hiçbir şey öyle dizilerde ki gibi olamaz."
Abim kafasını sallayıp beni onaylarken kızlar omuz silkip dudak büktüler.
"Ya bu diziler zaten yedi yaş ve üstü için uygun ki, bazı dizileri yedi yaşındakilerin bile izlemesi uygun değilken sizin bu kadar üstüne düşmeniz hiç uygun değil. Neyse ki okula gidiyorsunuz da bu sene fazla izlemiyorsunuz."
"Annem de ne yapsın kızlara bakarken de hiç bir dizisini kaçırmazdı. Ve sonuç." diyen abime kafamı sallayarak onay verdim. Kızlar bizi umurmayıp aynı küs ifadesiyle dururlarken Barış yanımıza geldi. Ve Barış'ın bana söylediklerinden sonra bir daha konuşmadığını o an farkettim. Şuan hariç...
"Ama güzeller, size küs durmak hiç yakışmıyor."
"Ama Barış abi, biz ne dedik ki?"
"Bi sadece izlediğimizi söyledik."
"Ama siz kızdınız!"
"Kızlar benim kızdığımı gördünüz mü hiç? Ben size kızabilir miyim?"
Kızlar kafalarını olumsuz şekilde sallarken abim sessizce homurdandı. İşte yine kıskançlık krizi tutuyordu.
"Hadi size dondurma ısmarlayayım da suratınızı düzeltin."
Kızların sevinç çığlığı ile olduğumuz yerden dondurmacıya ilerledik. Barış hepimize dondurma alırken bir süre kızların şakımalarını dinledik. Sonra sahile inip denizin kenarında dolaştık. Yavaş yavaş akşam çökmeye başlıyordu. Geri dönmeye karar vermiştik ki abimin öylece durup sadece bir noktaya baktığını farkettim.
Bakışlarım baktığı noktaya kayarken gözlerimi büyüttüm. Çünkü bakış açımız da, Goncagül abla vardı ve yalnız değildi. Elini sıkıca tutan bir adam vardı. O adam da bizim mahalledendi. Sadece fazla samimiyetim olan biri değildi.
Goncagül abla ve o adam yani nişanlısı el ele çıplak ayak sahilin serin suyunun içinde yürüyerek bize doğru geliyorlardı. Goncagül abla yere bakarken adam gülümseyerek ona bakıyor bir şeyler anlatıyordu.
Sonra durdular. Abime temas etmiyordum ama gerildiğini aramızdaki mesafeden bile fark ediyordum.
Goncagül abla, nişanlısına döndü. Bir şeyler dedi. Adam ise cevap vermek yerine şu klişe film sahnelerinden biri olan Goncagül ablanın öne gelen saçını kulağının arkasına sıkıştırdı. Sonra iki eliyle yanaklarını kavrayıp alnına öpücük koydu. Ardından ne mi oldu?
Kırmızı görmüş bir boğaya dönüşen abimi tutmaya çalışmak...
***
Umarım beğenmişsinizdir...