Keyifli okumalar...
Her insan hata yapardı. Kimisi pişman olur, kimisi de yaptığı hata ile gurur duyardı.
Gurur duyan için sıkıntı yoktu, ucu kendine dokunana kadar hatalara devam ederdi. Ama pişman olan için böyle değildi.
Düzeltmek için elinden geleni yapardı. Bunlardan bazıları geri dönülmez bir hata olmadan geri dönerdi ama bazıları düzeltmek için geç kalırdı. Ve abim o geç kalanlardandı...
Gerçi yaptığı hatasının üstünden çok zaman geçmemişte olsa, geri dönmek için oldukça geç bir zamandı. Goncagül ablaya geç kalmıştı.
Dizimde konuşurken sızıp kalmıştı. Ben ise bir süre daha oturmuş ardından kafasının altına yastık, üstüne de battaniye koyarak kalkmıştım ve kendi yatağıma yatarak uzun süre uyumaya çalıştım.
Ama aklımda birbirine giren sorular, merak ettiklerim ve yapmak istediklerim dönüp duruyordu. Ama en baskını yapmak istediğim şeydi. Adem abi ve Goncagül ablayı bir araya getirmek.
Tabi bir başkasının hayatına karışmak ne kadar doğru bilmiyorum. Belki de akışına bırakmalıyım. Hayırlısı neyse o olur böylelikle. Ah bilmiyorum!
Saatler süren düşüncelerim bir sonuca ulaşamazken uyuyakalmış, sabaha karşı da dışarı da havlayan bir köpek ile uyanmıştım. Üstümde ki hafif halsizlik ile.
Sonrası haftasonuna yakışır bir tembellik ile geçmişti. Ertesi gün yani pazar günü piknik için erken kalkmamız gerekiyordu. Ve abim dünden beri mutsuzluktan ölmek üzere gibi görünüyordu.
Ama tek kelime etmeden evden çıkıp gitmişti. Bu normal değildi. Aksi halde kızların öğretmeninin erkek olduğunu öğrendikten sonra bizi ne olursa olsun pikniğe göndermezdi. Yada kendi de gelirdi.
Yapabileceğim bir şey olmadığı için arkasından iç çekip pişirdiğim sarmayı tabağa yerleştirip hazırladım. Ardından çıkmak için beni bekleyen kızlarla evden çıktık.
Önce okula oradan da tüm öğrenci ve aileleri bekleyen servislerle piknik yapılacak yere gittik. Çocukları heyecanlı mutlu ve neşeli sesleriyle geçen bir saatlik yol yemyeşil ormanın girişinde sonlanmış, onbeş dakikalık bir yürüyüş ile de ormanın içindeki piknik alanına gelmiştik.
Seyrek ağaçların olduğu geniş ve mükemmel bir alandı. Yan tarafta ahşap küçük bir kulübe ev vardı. Bir kaç ağaca yapılmış salıncak ve iki tane de hamak vardı. Ahmet elinde ki anahtarıyla kulübe eve girip bir kaç tane de top çıkardığında bir piknik için herşey kusursuz şekilde tamamlanmıştı.
"Herşeyi düşünmüşsünüz." dedim Arzu'ya.
"Yıllardır burada piknik yaparız biz. Zaten bir çok şey buradaydı. Sadece salıncak, hamak ve top kavgası olmasın diye onları çoğalttık, o kadar."
Çocuklar şimdiden ormanın tadını çıkarırcasına eğlenmeye başlamış, aileleri de doğanın huzuruna kendilerini bırakmışlardı.
Bende Arzu'nun yanından ayrılıp üçüzlerin yanına ilerledim ve arkadaşlarıyla top oynayan kızlara uyarı da bulundum.
"Ben şurada olacağım, sizde sakın buradan ayrılmayın. Herhangi bir ihtiyacınızda yanıma gelin. Sakın uzaklaşmayın."
"Tamam abla!" Üçü birlikte beni onayladıklarında sırt çantamı koyduğum ağacın dibine oturdum. Ne yapmam gerektiğini bilmeden durup doğanın huzurunu çıkardım öyle. Biraz gözlerimi kapattım sesleri dinledim, biraz etrafta gözlerimi gezdirdim. Taa ki Ahmet yanıma gelip oturana kadar.
"Kitap okumayı sever misin?" diye bodoslama bir soru sorduğunda gözlerimi kırpıştırarak yüzümün hizasına çıkardığı kitaba baktım.
Kitap okumayı seven biriydim. Tabi bu yıllar öncesinde kalmış olsa da, içimde okumak isteyen o kızın varlığı hiç yok olmamıştı. Sadece bu beş senede elime kitap alacak vaktim yoktu, o kadar. Şimdi ise bakıştığım kitap, Esra ile yıllar sonraki karşılaşmamız gibi duygulandırmıştı beni.
"Evet çok severim." dediğimde bana verdi.
"Keyifli okumalar, o halde."
"Çok teşekkür ederim." deyip kocaman gülümserken, hiç beklemediğim anda elini daha doğrusu işaret parmağının eklem kısmını hafifçe yanağıma sürttü.
Zaman yavaşladı, ortam ağırlaştı sanki etrafta kimse yok gibi ortam sessizleşti. Tuhaf bir zaman parçasında sıkışıp kalmış gibi bir hisse kapılırken, parmağı varlığının farkında olmadığım saçımı kulağımın arkasına sıkıştırıp ayağa kalktı. Sonrada uzaklaşıp gitti.
Hızla yutkunurken bu saçma ânı düşünmemek için kitabın kapağını açıp okumaya başladım. Gözlerim kelimeler arasından geçerken ara sıra kızlara da kayıyor, kontrol ediyordu. Ve itinayla bu olanları düşünmeyi reddediyordum.
Bir, bir buçuk saat kadar bu şekilde zaman geçtikten sonra ilk önce telefonum çalmıştı bu ânı bozmak istercesine. İstemeye istemeye telefonu elime alıp, Barış'ın aradığını gördüm.
Onunla ben hastaneden çıktığımdan beri konuşmamıştım. Kasıtlı değildi aslında. O beni büyük ihtimal Adem abi yüzünden aramamıştı bende son anda tanıdık gelen o an da kaldığım için aramak istememiştim.
"Efendim?" Ayracı kaldığım sayfaya koyup kitabı kapatırken açtım aramayı.
"Nasılsın?"
"İyi, sen?"
"Bende iyiyim, teşekkür ederim." deyip kısa bir sessizlik olurken kızlara baktım. Kahkaha atarak yakan top oynuyorlardı.
"Konuşmadık bayadır. Yaran nasıl oldu?"
"Daha iyi."
"Yarın gelecek misin şirkete?"
"Evet geleceğim. Alp Bey biraz daha dinlenebileceğimi söylese de, iyiyim ben, çalışmak istiyorum. Evde zaman geçirmek çok zor. Hele de yıllarca tatil bile yapmadan çalışmaya alıştıysan."
"O patronunuz çok katıymış."
"Şimdi ki patronum da pek pamuğa benzemiyor." dediğim de, Barış'tan büyük bir kahkaha yükseldi. Onunla birlikte bende kıkırdamadan edemedim.
"Evet, evet haklısın. Aslında Amcam tam anlamıyla pamuk gibidir ama Alp için diyecek bir şey yok." dediğinde bir süredir merak ettiğim konudaki soruyu sordum.
"Adnan Bey, neden şirkete gelmiyor?" Derin bir nefes verdiğini duydum. Ardından hüzünlü çıkan sesini.
"En sonki seyehat sonunda bir kalp spazm'ı geçirdi. Doktorda dinlenmesini, aksi halde daha kötü sonuçlarla karşılaşacağını söyleyince, mecburen dinlenmeye çekildi. Ama fazla duramaz yerinde bir iki haftaya gelir." Sesi sonlara doğru gülümsediğini belli edercesine çıkıyordu.
"Geçmiş olsun o halde." derken Dolunay yanıma bana seslenerek geldi.
"Abla, çişim geldi." Sözlerini duyan Barış kıkırdarken, ben nereye yaptıracağımın derdine düşmüştüm.
"Dolunay, öğretmenin nerede, ona bir soralım." Gözlerim nerede olabileceklerine bakarken Barış'ın sesi tekrar geldi kulağıma.
"Siz neredesiniz ki?"
"Biz okulca pikniğe geldik. Bir ormandayız. Telefon nasıl çekiyor ona bile şaşkınım aslında." dediğim sırada Dolunay kolumu çekiştirip kulübe evden çıkan iki öğretmenini gösterdi.
"Tüm okul mu?"
"Evet, tüm okul ve aileleri burada. Şimdi kapatmam lazım sonra görüşürüz." Telefonu kapatıp Arzu'nun yanına Dolunay ile ilerledim.
"Arzu, Dolunay'ın tuvaleti gelmiş, nerede yaptırabilirim?"
"Eve geçin." diyerek bizimle birlikte kendisi de geldi eve. İçerisi kutu kadar bir şeydi. Küçücük salonu ve salondan açılan dört kapısı vardı.
Arzu bize kapılardan birini gösterip evden çıkarken bende Dolunay'a yardım ederek işinin bitmesini bekledim.
Tuvaletten çıkan Dolunay ellerini yıkadıktan sonra birlikte evden çıktık. Çıkar çıkmaz da Ahmet ile karşılaştık. Şey gibi bir hali vardı, bizi beklemiş gibi...
"Biraz konuşabilir miyiz?" diye bana sorduğu soru da bu düşüncemi onaylıyordu.
"Evet, elbette." Dolunay koşarak diğer kardeşlerinin yanına giderken kalbim hızlanmaya başlamıştı. Yoksa Esra'nın dediği doğru muydu? Ve şuan da itiraf etmeye mi karar vermişti?
Giden Dolunay'ın arkasından gözlerimi kırpıştırarak baktım. Ahmet'te karşımda kıvranıyor gibiydi. Stres ve gerginlik beni sarmaya başlamıştı. Aynısı Ahmet'te de vardı ve bu durum ikimizi daha da geriyordu.
Tam da o anda kahraman gibi yetişen telefonum ile izin istercesine Ahmet'e baktım. O da gülümseyerek iki adım geri geri gitti sonra da arkasına dönüp uzaklaştı.
"Şuan benim kahramanımsın!" diyerek sessizce cırladım telefonda ki Esra'ya.
"Ne oldu?" Sesi heyecanla kısılmış bir şekilde kulağıma ulaştığında, söyleyeceğim şey ile birazdan kendine sövecekti, biliyorum.
"Az önce Ahmet benimle konuşmak üzereydi. Ki sen aradın. Teşekkür ederim canım arkadaşım."
"Ne?!" dedi hüsranla çıkan sesiyle ve uzun bir süre sessizlik oldu. Sabırla tekrar konuşabilecek hâle gelene kadar bekledim deli arkadaşımı. Şuan büyük bir yıkım içinde olduğunu biliyorum.
Gözlerim oyun oynayan kızlardan, arkası dönük Ahmet ile bana dönük duran Arzu'ya kayarken Arzu ile göz göze geldim. Ahmet'in yüzünü görmesem de Arzu'ya bir şeyler anlattığı belli oluyordu. Arzu da bana tebessümle karşılık verip tekrar Ahmet'e döndü.
"Bunu nasıl yaparım ben! Nasıl yuvanın yapımını değilde, kendi ellerimle yıkılışını sağlarım! Kendimi bok gibi hissediyorum!"
"Kendine gel Esra. Böylesi daha iyi oldu hem. Bana itiraf adı altında bir şeyler deseydi, onu reddetmem gerekecekti. Bu da onu kıracaktı. Kardeşlerimin öğretmeniyle böyle bir şey yaşamak istediğim söylenemez."
"Ama Güneş, mutlu olma ihtimalin de var!"
"Ama sana ne düşündüğümü daha önce söyledim."
"Adam karşına geçip seninle konuşmak istiyorum, dediğinde kalbin heyecanla hızlanmadı mı?"
"Evet hızlandı. Ama senin dediğin gibi bir şey itiraf edecek diye korkudan." dediğimde sinirle homurdanarak küfür etti.
"Kapat telefonu, bunun acısını yaşayarak depresyona gireceğim!" dedi ve telefonu kendi kapattı. Bana da iç çekmek kaldı.
Benim için iyi ve güzel şeyler düşünüyordu ama ben istemedikten sonra bir anlamı yoktu. Duygular karşılıklı olduğunda güzeldi. Tek taraflı olması insanı kırar dökerdi.
Düşüncelerimi bi kenara bırakıp kitabı ve çantamı bıraktığım ağacın yanına gidip yere tekrar oturdum. Kitabı elime alıp okuma moduna geçtim.
Normalde söyleyeceği şeyi söylemesi için Ahmet'e gitmem gerekirdi. Ama o söyleyeceği şeyi söylemesini istemediğimden unutmuş gibi yaparak bu pikniğe devam edebilirim, değil mi?
Bence harika bir fikir!
Bir saat daha kitap okurken aileler yavaşça yiyecekleri çıkarıp yere örtüler açıldığını görünce kitabı bırakıp yardım etmeye başladım.
Önce güzelce örtüler açıldı, ardından herkes getirdiklerini açıp ortaya yerleştirdi. Ardından tüm çocuklarla birlikte ellerimizi yıkayıp neşeli sohbetler eşliğinde yemeye başladık.
Yiyecekler, içecekler, sohbetler ve kahkahalar ortamı yumuşacık yaparken zaman su gibi geçmişti.
Çocuklar tekrar oyun oynamaya başladılar, bizde yerleştirdiklerimizi toplamaya başladık. Herkes kabını, tabağını toplarken işini bitiren bazı aileler top oynayan çocuklara katılmıştı. Bir baba, hamakta uyukluyordu hatta. Salıncaklar ise bomboştu.
Örtüler de ortadan kaldırıldıktan sonra salıncaklardan birine geçip oturdum. Yıllardır ilk kez biniyordum. En son bindiğimde yedi, sekiz yaşlarımdaydım sanırım.
Ellerimle halatı tutup kafamı elime yasladım. Ayaklarımla hafifçe sallanırken gözlerimi kapatıp gülümsedim. Gözlerimin önüne annem gelmişti yine. Çocukken beni salladığı o anlar.
Gözlerim dolunca hızla açıp kırpıştırdım ve salıncaktan kalkarak ağacın dibine gittim. Eşyalarımı biraz daha derli toplu hâle getirip oturduğumda Arzu da gelmişti.
"Nasılsın bakalım? Nasıl gidiyor iş? İki gündür okuldan kızları da sen almıyorsun."
"Perşembe günü ayağım kaydı düştüm de kafamı çarptım. Doktor dinlenmemi söylediği için gelemedim."
"Geçmiş olsun canım. Peki senin yerine gelen kimdi?"
"Teyzemin oğlu, Adem abi."
"Hee, kızlarda abim deyip durdu da anlamadık tabi bizde. Diyorum abi'leri yoktu ama. Maşallah Adem Bey'e soru da soramıyoruz. Çok sert bakıyor. Baya ürküttü bizi."
"Biraz fazla korumacı biri. Birde biz yalnız kalınca iyice üstümüze titrer oldu uzakta olduğu için endişe ediyor. Ama özünde iyi bir insan." dediğimde gülümsedi.
"Her abi de olan kıskançlık diyorsun yani."
"Aynen öyle. O konuda elimden bir şey gelmiyor. Barış'ı biliyorsun ya, Adem abi de onu önceden beridir tanıyor, seviyormuş. Ama yanımıza onun bile yaklaşmasını istemiyor. Kızlardan bile uzak tutmaya çalışıyor."
"Bu gidişle sevgiline bile karışır."
"Büyük ihtimalle evet. Neyse ki öyle bir derdim yok." dediğim sırada Gece'nin yanıma gelip kulağıma eğilmesi sohbetimizi bölmüştü.
"Abla tuvaletim geldi."
"Bize müsaade Arzu," deyip ayaklandım ve Gece ile kulübe eve girdim. Tuvalete girince bende kapının önünde onu beklemeye başladım. Gece çıktığında ise ellerini yıkayıp evden çıktık.
Tam da o sırada bir dejavu olur gibi Ahmet çıktı karşıma ve Gece kardeşlerinin yanına gitti.
"Konuşmak istediğim bir şey vardı." dediğinde yutkunarak kafamı onaylamak amaçlı salladım. "Güneş ben," deyip derin bir nefes alıp verdi ardından gözlerini kapattı.
"Ben senden hoşlanıyorum. Aslında hoşlanmaktan çok daha öte. Sadece senden emin değilim bu yüzden çekindim. Biliyorum aslında," Kalbim deli gibi atarken sözlerine gözleri kapalı devam ediyordu ki birden konuşmayı bırakıp gözlerini açtı ve ellerini kollarıma koydu.
"Belki hazır değilsin, belki de erken olduğunu düşünüyorsun. Belki kalbinde olmayabilirim. Ama benim duygularımı bilmeni istedim. Bir gün geldiğinde seni bekliyor olacağıma emin olabilirsin."
"Ben," deyip boğazım da oluşan yumruyu yok etmek için yutkunurken, konuşmaya çalışıyordum. Ne diyeceğimi bilmiyordum ama konuşmam gerektiğini biliyordum.
"Ben," dedim tekrardan. Ellerinden kurtulmak için bir adım geri gittim. Elleri iki yanına düşerken, ormanda bir çığlık sesi yankılandı. Ve bu ses üçüzlerden birine aitti...
***
"Aklım çıktı Gece!"
"Abla gerçekten böyle olacağını bilmiyordum. Sadece düştüm ve dizim acıdı. Öyle aniden bağırdım ama o kadar yüksek bağırmadım."
"Güneş ormanda sesler yankı yapar o yüzden yüksek çıkmıştır." diyen Arzu ile kaçamak bir bakışı ona atıp, tekrar kucağımda oturan Gece'ye döndüm. Kafasını yorgunlukla omzuma yasladı. Diğer kızlarında bakışlarından yorgunluk akıyordu.
"Artık evlere gitsek mi? Çocuklar da yoruldu iyice." dedim Ahmet ile göz göze gelmekten itinayla kaçarken.
Bir kaç aile de benimle birlikte onaylarken herkes toplandı ve minibüslerde ki yerlerimizi aldık. Diğer aileler kendi aralarında, güler yüzle konuşuyor geldikleri için ne kadar memnun olduklarını belli ediyorlardı.
Küçük kardeşlerim de bu piknikten memnunlardı. Arkadaşlarıyla geçirdikleri ilk piknikti sonuçta. Sanırım bir tek ben mutlu değilim. Son anda Gece düşmeseydi eğer Ahmet'e ne diyeceğimi bilmiyordum. Canı yandığı için üzülsem de aslında beni kurtardığı için rahatlamıştım.
Aman Allah'ım nasıl bir abla oldum ben?
Kafamı iki yana sallayıp düşüncelerimden uzaklaştım. Daha doğrusu uzaklaşmaya çalıştım. Çünkü düşüncelerim daha üçüncü saniyesinden tekrar aklıma doluşuyorlardı.
Neyse ki daha çok düşünmeme gerek kalmadan okula gelmiştik. Herkes gibi bizde indik ve Arzu'ya ağzımın içinde teşekkür edip, okul bahçesinden çıkmak için ilerlemeye başladık. Ahmet ile nasıl olduğunu bile anlamadan ani bir şekilde göz göze geldim. Kafamı önüme eğip, kızların elini sıkıca tuttum ve okuldan ayrıldık.
Yol boyu kızlar sürekli olarak konuştuğu için düşünceler kafamdan uzak durdu. Ama eve girip kızlar yorgunlukla uyuyakaldığında kendimle başbaşaydım. Birde düşüncelerim ile...
Bir bardak kahve yapıp kapalı duran televizyonun karşısına oturdum. Ve Ahmet'in sözlerinin kulağım da çınlamasına izin verdim.
Umut verecek bir şey yapmamıştım. Gidip kardeşlerimi bırakıp, alıyordum. Durumun bu hâle gelmesi hoş olmamıştı. Sonuçta kızların öğretmeni olduğu için tekrar ve tekrar yüz yüze gelecektik.
Hadi bir şekilde Ahmet ile gelmedik diyelim. Arzu da diğer öğretmendi ve Ahmet'in kız kardeşiydi. İyice boka sarmaya başlamıştı bu durum.
Kahveyi orta sehpanın üstüne koyup elimi kalbime yasladım. Ne istiyordum, ne düşünüyordum, öğrenmek için öylece gözlerimi kapatıp bekledim. Ve o an kararımı verdim...
***
"Ne yani bu akşam mı gidiyorsun?"
"Evet komutan aradı."
"Hayırlı yolculuklar o halde." Kızların ellerinden çekiştirerek Adem abiyi geride bıraktım.
"Güzelim, asma hemen suratını."
"Aylarca olmuyorsun ama geleli ne kadar oldu da hemen gidiyorsun?"
"Dedim ya komutan..."
"Abi, karşında çocuk yok senin. Bilmiyor muyum gitme sebebini!" derken sinirle ona dönmüştüm.
"Güneş,"
"Tamam abi, git sen! Hazırlanmaya başla. Bırak Dolunay'ı da. Ben giderim kızlarla okula. Sen geç falan kalırsın."
Gece'nin elini bırakıp Dolunay'ın elinden tuttum ve kendime çektim. Söylememe gerek kalmadan Gece de Yıldız'ın elini tutmuştu.
"Sana hayırlı yolculuklar." deyip arkamı döndüm ve yoluma kırılan kalbimle devam etmeye başladım.
Kızları hazırlayıp okula gitmek için yola çıkarken Adem abi gelmiş ve bize katılmıştı. Tabi boşu boşuna değildi katılmak istemesi. Bu akşam geri döneceğini söylemişti.
Goncagül ablanın parmağında gördüğü o yüzükten sonra aklı başına gelmiş, boş olmadığını anlamıştı ama geç kalmıştı. Şimdi ise Goncagül ablayı evlenirken görmekten tavuk gibi korkuyordu. Kazanmak için geri dönmek için bir şey yapmıyor, gidiyordu.
Okula gelene kadar sinirden kendi kendimi içten içe yiyerek yürüdüm. Okula geldiğimde ise öğretmenlerden kimseyi görmeye niyetim yoktu, bu yüzden okul bahçesine girdiğimize dair o demir kapıdan girer girmez kızların önünde eğildim.
"Kızlar ben işe geç kalmamak için hemen gidiyorum. Sakın yaramazlık yapmayın, öğretmenlerinizin sözünden çıkmayın."
"Tamam abla!"
"Seviyorum sizi."
"Bizde seni!" dediklerinde hepsine küçük öpücükler koyup kızlar okula giderken kimse gelmeden geri çıktım. Hızlı adımlarla durağa gelip otobüsü beklemeye başladım. Bu bekleme yalnızca bir dakika kadar sürmüş ikinci dakika tamamlanmadan Barış gelip korna çalmaya başlamıştı.
Ayaklanıp arabaya bindim ve Barış'ın gülümseyen yüzüyle karşılaştım.
"Günaydın,"
"Günaydın." deyip kemerimi bağlarken araba çoktan yola koyulmuştu.
"Nasılsın bakalım? Piknik nasıl geçti?" Barış sohbet konusu açtığını sanırken sadece kısa bir süreliğine aklımdan uzaklaşan olayı tekrar aklıma getirmişti.
Yüzümü camdan tarafa çevirirken ağzımın içinde iyi olduğunu mırıldandım. Aslında ben hariç herkes için iyiydi. Ahmet'te itiraf edecek zamanı bulmuştu. Ne var sanki başka zaman etseydi?
'Kalbine bir başkası girmeden işini sağlama almak istemesi çokta akıllıca aslında.' İçimde ki çok bilmiş kızın mantıklı sözlerine göz devirdim.
"İyi misin sen? Bir sorun mu var?" Barış'ın sesiyle ona döndüm ve dünden beri içimde tuttuğum şeyi salmamak için direndim.
"Abim, bu akşam geri dönüyormuş, ona canım sıkkın." Son anda aklıma gelen konuyu Barış'a söyleyip, aklımı Ahmet'ten uzaklaştırdım.
"Ama bir kaç gün daha kalması gerekmiyor muydu? Hatırladığım kadarıyla bu kadar kısa sürmüyordu izinleri."
"İzni bitmedi zaten." diye sinirle homurdandım.
"İyi ama neden gidiyor o halde?"
"Sorun, Goncagül abla,"
"Ne alaka?" diye sorduğunda bilmediği olanları anlattım. Barış'ta şaşırdı, kızdı ama ilişkiye karışmamak gerektiğini söyledi. Haklıydı bir ilişki iki kişilik olurdu. Üçüncü bir kişinin araya girmesi demek o ilişkinin temelinde sarsıntıya sebep olurdu.
Tamam abimin ve Goncagül ablanın bir ilişkisi yoktu ama onların bir ilişkisi olması için yine üçüncü bir kişinin araya girmesiyle o ilişkinin temeli zaten sağlam olmaz.
Bir ilişki için sadece iki kişi çabalaması gerekiyor. Yıllarca Goncagül abla yalnız başına çabaladı abim istemedi. Şimdi ise durum ortadaydı. Tek başına da hiç bir şey elde edilmiyordu maalesef.
Aynı konu üzerinden sohbet dönerken şirkete geldik. İkimiz de işlerimize bakmak için ayrılıp alanlarımıza ilerledik. Ben mutfağa girdiğimde Adem abiden biraz daha büyük birini çay demlerken gördüm. Kılık kıyafeti burada bir çalışan olsa da biraz daha değişik yani daha rahat giyinmiş gibiydi.
"Geç kaldım sanırım, kusura bakmayın." deyip çantamı kolumdan çıkarıp masanın üstüne koydum. Sesimle birlikte bana dönen adamı daha önce görmediğime emindim.
"Yok bacım, ben erken geldim." Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken, adam güldü ve çayın altını kapattı.
"Ben İsmail, buranın çaycısıyım. Ben gelene kadar idare eden biri olduğunu söylemişlerdi, sen olmalısın." Açıklaması ile yerine oturan taşlar ile birlikte bende gülümsedim.
"Kusura bakmayın İsmail Bey, geldiğinizi söylememişlerdi bana. Ben de Güneş." Tokalaşmak için uzattığım ele baktı önce. Sonra da yüzüme bakıp güldü.
"Bana abi, amca yada dayı diyebilirsin bacım. Bey, bizim sözlükte yok." dedi gülerek. Ardından omzuma dostane şekilde yavaşça vurup gülümsedi.
"Anlaşılmıştır, İsmail abi."
"Ha şöyle! Gelirken taze simit, poğaça aldım. Oturda çay ikram edeyim. Yalnız başına içmeyi de yemeyi de hiç sevmiyorum ya. Daha herkes gelmedi. Millet gelene kadar bana eşlik et bakalım."
"Tamam olur."
Ben masanın üstünden çantamı alıp kucağıma koyarak oturdum. İsmail abi de çayları masaya koyup simit, poğaça tabağını da ortaya koydu.
Yiyip, içerek sohbet ettik. Çaylarımız bardağın dibini görürken Barış'ta kahve almak için gelmiş İsmail abiyi görünce bize katılmıştı.
Birer bardakta üçümüz bitirdikten sonra ben kalkıp şirkette ki işlerle ilgilenmeye başladım. İsmail abi çay ve kahveleri yapıyor, Barış'ta kalkmış odasına gidiyordu.
Bir kaç dosya getir götür yaptım, bir kaç fotokopi çektim. İsmail abinin asansör korkusu olduğu için yakın yerlere kendi götürse de asansörle gidilecek yerlere, üç beş kişiye çay kahve götürdüm.
"Güneş, Alp Bey kahve istiyor. Soğumadan çıkarıver şunu."
"Tamam İsmail abi." Elindeki tepsiyi alıp asansöre bindim. Alp Bey'in katına basıp o kata çıkana kadar binen ve inen şirket çalışanları ile kısa süreli yolculuk ettim.
Kata gelip asansörden indim ve sekreter masasında gördüğüm Amy ile yüzümü sabit tuttum.
"Alp Bey kahve istemiş odasında mı?"
"Evet odasında." dediğinde arkamı dönüp ilerlemeye başladım. "Güneş, o gün için özür dilerim. Aslında daha önce dilemem gerekirdi ama hiç fırsatım olmadı."
Kaşlarım kendiliğinden çatılırken durup ona döndüm. "Eminim bir özür mesajı saatlerini almazdı. Bir dakikanı ayırman yeterdi. Ama şu dakikadan sonra buna gerek yok Amy. Seninle olan arkadaşlığım daha o akşam benim için bitmişti zaten."
"Güneş,"
"Dinlemek istemiyorum Amy. İyi günler." Tekrar yoluma dönüp hızlı adımlarla yürüdüm ve Alp Bey'in odasının kapısına bir kez tıklatıp, gir emriyle içeri girdim.
Alp Bey masasının arkasında dosyalarıyla ilgileniyordu. Eren ise yere serilmiş halının üstünde elinde ikili logo oyuncaklarıyla uyuyakalmıştı. Halının üstünde ise logo oyuncaklarından, arabalara kadar onlarca oyuncak dağılmıştı.
"Kahvenizi getirdim, Alp Bey."
"Tamam koy şuraya." Eliyle masanın boş kısmını işaret ederken bile gözlerini dosyalardan çekmemişti.
Masaya yaklaşıp kahve kupasını yerleştirdikten sonra tepsiyi de masaya koyup Eren'in yanına ilerledim ve kucağıma alarak pusetinin içine koydum. Üstüne battaniyesini de kapattıktan sonra oyuncaklarını çantasının içine toplayıp, yerleştirdim.
"Başka bir isteğiniz yoksa ben gidiyorum, Alp Bey." Tekrar tepsiyi elime alıp sorduğumda önce Eren'in olduğu yere kısa bir bakış attı sonra bana dönüp elindeki bir kaç dosyayı bana uzattı.
"Tepsiyi burada bırak bunları karıştırmamaya çalış. En üstteki mavi dosyayı Şeyma Hanım'a, altında ki sarı dosyayı Barış'a, yeşil dosyayı yeni muhasebeciye, kırmızı dosyayı da Burhan Bey'e götür." dediğinde gözlerimi kırpıştırarak dosyalara baktım.
"Birde bundan beş fotokopi çekip bana getirmen gerekiyor." Bir başka dosya daha elime verirken karıştırmamak için tekrarlamaya başladım.
"Tamam Alp Bey." Elimdeki dosyaları tekerleme gibi tekrarlarken odadan çıkıp koridorda ilerlemeye başladım. Gözlerim dosyalardayken ayağım tökezleyince dosyaların karışmaması için dua ederek kafamı kaldırdım. Ve o sırada asansörden inmiş bana doğru dönük siyah saçlarına kır saçlar karışmış, mavi gözlü, ilerlemiş yaşına rağmen dinç duran bir adamla göz göze geldim.
Kim olduğunu bilmesem de nezaket amaçlı gülümseyip, dosyaları göğsüme yaslayarak kafamı öne eğdim.
Asansörün kapısına yaklaştığımda adamın hâlâ aynı yerinde durduğunun farkındaydım. Bir kez daha baktığım da gözlerini kapattığını farkettim. Elini kalbine yaslarken beyaz teni sararmaya başlamıştı sanki.
"İyi misiniz?" diyerek hızla yanına gittiğimde yavaşça gözlerini açtı. Bir kez daha göz göze gelmemizle yere yığılması bir oldu.
Ani bir şekilde çığlık atıp yanına çökerken dosyaları yere attım. Amy de yanıma gelirken Adnan Bey, iyi misiniz, diyordu.
Diğer patronum Adnan Karahanlı olabilir mi?
Etrafımız kısa sürede kalabalıklaşırken son bir kez daha gözlerini açtı Adnan Bey. Soğuk elleri ellerimi gözleri de gözlerimi bulurken bir şey mırıldanıyordu. Ama uğultu çok fazla olduğu için anlaşılmıyordu. Alp Bey'in ambulansı aradığını belirten sesi yankılanırken, Adnan Bey'in gözleri yavaşça kapanıyordu...
***
Umarım beğenmişsinizdir...